Siyasalın Sınırı: Sandık Yahut Sokak Kesinliği -

Türkiye siyasetinin önünde 7 Haziran seçimleri büyük bir dönüşümün habercisi olarak durmaktadır. HDP’nin bu seçime parti olarak girmesi bu seçimi önceki seçimlerden daha da kritik kılmaktadır. HDP’nin barajı geçmesi hem AKP’nin kurulduğu günden bu yana sağlamlaştırmaya çalıştığı hegemonyasını kırabilir hem de sosyalist solun ve diğer ezilen kesimlerin mecliste kısmen de olsa temsil edilebilmesinin önünü açabilir.

HDP’nin bu seçimlerde Batı’da hedef olarak belirlediği kitle, metropollerde yaşayan Kürtler’in yanı sıra Gezi ayaklanmasında siyasal alanın halihazırdaki işleyişine tepki gösteren insanlar. Ayaklanma sırasında parlamenter sisteme yönelik eleştirilerin yoğunluğu akla getirilecek olursa HDP’nin bu insanları ikna edebilmesi pek kolay görünmüyor. Ancak siyaseti sandık-sokak gibi ayrımlarla okumanın da Türkiye siyasal alanında faaliyet gösteren aktörler için iyi bir strateji olmadığı açık.

İlk olarak temsiliyet ilişkilerinin reddi üzerinden kurulmaya çalışılan yapılanmaların inşası zorunlu olarak bu örgütlenmelerin mümkünlük koşullarıyla alakalıdır. Polis baskısı, işsizlik korkusu, ilkokuldan başlayarak bütün öğrenim hayatı boyunca pompalanan girişimcilik rüyası vb. gibi iktidarın makro hamleleri gösteriyor ki, mevcut iktidarın temsil ettiği değerlere karşı olan örgütlenmelerin önü, bir devlet politikası ile kesilmeye çalışılıyor. Parlamentoya olan kurucu olmayan bir karşıtlık ise bu makro politikalara karşı geliştirilebilecek direnişin bir momenti olabilecek meclisi, daha ilk baştan görmezden geliyor. Temsil ilişkisinin kendisinin sorunlu olduğuna dair tespit, politik alana dair strateji üretiminde meclis gibi aygıtların varlığının siyasal alanda ne anlama gelebileceğine dair perspektifi körleştiriyor.

Ancak mecliste çoğunluğa sahip olan iktidar partisi, bir kısmını meclisten aldığı gücü ezilenlerin geliştirdiği mücadele biçimlerine karşı doğrudan kullanıyor. Cam işçilerinin ve metal işçilerinin grevlerinin olağanüstü hal ilan edilerek ertelenebilmesinin imkanı meclis gibi yapıların tüm ülkeyi temsil ettiği varsayımından kaynaklanıyor. Ezilenlerin artan mücadele güçleri, iktidarın sorumsuzca kullandığı yasa yapma ya da yasayı askıya alma gücü sayesinde bozguna uğrayabiliyor. İç güvenlik yasasında bu müdahalenin tüm vatandaşları kapsayabilecek boyuta genişlediğini görebiliyoruz. İktidar partisinin meclisteki çoğunluğu sayesinde yasalaştırdığı bu düzenlemeler sokakta ya da herhangi bir yerde siyaset yapmanın bedelini daha da ağırlaştırıyor. Dünyada da benzer dönüşümlerin olduğu, devletin elinde tuttuğu kolluk kuvvetlerini siyasal alanın yeniden şekillendirilmesine yönelik bir araç olarak sık sık hayatın içine soktuğu elbette söylenebilir ve Türkiye’deki dönüşüm de Dünya konjonktürüyle alakalıdır. Ancak Türkiye özelinde bir değerlendirme, Türkiye meclisinin yapısı gereği bu dönüşümlere karşı bir direniş uğrağı olamamış olması gerçeğinin hakkını vermek zorundadır.

Politik mücadelenin inşa edileceği yerler insanların yaşam alanlarıdır (yani okul, iş yeri ya da mahalle gibi alanlardır). Politik eşitsizliklerin yaşamı şekillendirdiği yerler insanların, üretim ve iktidar ilişkilerinin hem taşıyıcısı oldukları hem de bu ilişkilerin getirdiği ağırlığın altında ezildikleri alanlardır. Ancak bu durum, yaşam alanları ile büyük siyasal yapıların ilişkisiz olduğu anlamına gelmez. Yaşamın örgütlenmesi mevcut güç ilişkileri içinde cereyan eden politik faaliyettir ve politikanın zuhur ettiği hiçbir alanı görmezden gelemez.

Seçim sürecine dahil olma biçimi de bu süreçte önemlidir. Yaşam alanlarının örgütlenmesini ve seçim sürecinde aktif bir özne olabilmeyi birleştiren bir strateji hem seçimlerde elde edilecek herhangi bir başarının yaşam alanlarını örgütlemedeki mücadelede faydalı olmasını sağlayabilir hem de yaşam alanlarını yeniden örgütleyen kurucu özneler bu seçimdeki faaliyetler sonucunda varlık kazanabilir. Seçim süresinde alanlarda oluşturulan örgütler seçim sonrasında meclise ve destekledikleri partiye baskı yaparak kendi varlıklarının ve diğer alan örgütlerinin varlıklarının kolaylıkla güçlenebilmesini sağlayabilirler.

Seçim bütün bir siyasal stratejinin ana eksenine oturabilecek kapasiteye sahip bir araç değildir (bu şekilde tanımlanabilecek bir aracın var olduğunu iddia etmek de pek mümkün değildir). Katılımcılarını oy vermeye yani pasif bir seçiciliğe çağırır ancak siyasal alan da seçimden azade değildir. Yukarıdaki gerekçeler de göstermektedir ki ayağının güçlü tarafı yerellere basan bir seçim faaliyeti siyasal alanın seçim anlarında kazandığı çoklu boyutlar arasında doğabilecek olan stratejik imkanı değerlendirebilecek bir form sunabilir. HDP’nin baraj altı kalması siyasetin sonu değildir. Siyasal anlamda bir sıfır noktası doğurmaz ancak ezilenlerin alandaki örgütlenmelerinin inşasını zorlaştıracağı aşikardır. Ancak ayağını yerellere basan bir örgütlenme HDP’nin kazanabileceği bir zaferi yaşam alanlarının inşasını etkileyebilecek bir güce dönüştürebilir.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar