Siyasal Felcimiz ve Bir Rehabilitasyon İmkânı Olarak Referandum Seçimi -

Sonunda, neredeyse açıkça, Fransa kralı XIV. Louis gibi “devlet benim” diyen Erdoğan, Türkiye’de uzun süredir devam eden devlet krizinin esasen kendi krizi de olduğunu söylüyor aslında. Bu krizi aşmak için stratejisi ise, uzun zamandır,diktatoryal bir Başkanlık rejimi. Böylece her anlamıyla yeni bir Türkiye inşa edilebilecek. 7 Haziran seçimleri bu açıdan çok kritikti. Ama olmadı. Halk ona bu yetkiyi vermeyince bu sefer zaten seçim öncesinde pişirilmiş ve ufak ufak devreye sokulmuş B planı toptan uygulamaya geçirildi.

Seçim sonuçları beğenilmeyince, savaş siyaseti üzerinden gerçekleşen Saray darbesi, bir olağanüstü dönem yaratarak yeni rejimin tesisine soyundu. AKP’nin tek başına iktidar olamayacağı ortaya çıkınca, önce hükümet kurulmaması için her şey yapıldı. Ardından Erdoğan mevcut Anayasayı ve siyasal rejimi tanımadığını ve fiilen değiştirdiği/değiştirmekte olduğu rejime uygun bir anayasa gerektiğini söyledi. Tüm bunlara zemin sağlayacak sosyal, politik, psikolojik ortamı yaratmak ise savaş siyasetinin işiydi. Uzun zamandır iç ve dış düşmanlara karşı bir kurtuluş savaşı verildiği söylemleri bu açıdan kâfi gelmediğinden çözüm süreci buzdolabına kaldırıldı ve gerçekten savaşa girişildi. Bu, hedefinin merkezine Kürt hareketini koyan ve terörle mücadele söylemi üzerinden Türkiye toplumunu ve siyasetini ikiye yaran ve esir alan bir siyaset tarzı. Devlet aktörlerindeki ve Türkiye toplumundaki yaygın Kürt alerjisi ve düşmanlığına hitap eden bu savaş siyaseti Erdoğan’a hem (en azından şimdilik) devlet içinde yeni ittifaklar sağlama hem de (yine şimdilik) geniş bir toplumsal bloku yeniden konsolide etme fırsatı verdi.

Tüm bu siyasi hamlenin ön şartı ise sadece tüm kanatlarıyla toplumsal ve siyasal muhalefete değil, en ufak bir aykırı sese dahi hiçbir alan bırakılmamasıydı. Bu o kadar mutlak bir ön şarttı ki barış için imza atan akademisyenlerden bir eğlence sohbet programına bağlanarak “sessiz kalmayın, insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” diyen Ayşe öğretmene kadar herkesin en ağır şekilde ezilmesi gerekiyordu.

Her türlü toplumsal, siyasal muhalefeti paralize etme hedefi şimdilik tutmuş görünüyor. Kürt illerinde yürütülen açık savaş, ülkenin batısında patlayan bombalar, gece gündüz terör, iç ve dış düşmanlar söylemleri, ağzınızı açsanız iktidarın propaganda aygıtı medya tarafından linç, davalar, hapisler… Bırakın siyaseti, dışarıya çıkmaya korkar hale gelen insanlar her türlü kamusal alandan kabuklarına çekiliyorlar. Bu olağanüstü koşullarda gerçekleşen 1 Kasım’daki “tekrar seçim” de AKP’nin kazandığı zafer de bu durumu pekiştirdi.

Böyle dönemlerde geniş toplumsal kesimler siyasetten gitgide uzaklaştırılır. Kendileri de öyle hissederler. Siyaset artık sadece ve sadece büyük aktörlerin işidir. Sahnede sadece büyük aktörlerin yer aldığı oyunlardan oyun beğenilmeye başlanır.

Maalesef, bu halin yaygınlaşması sola da sirayet etmekte. Darbeden yumuşak restorasyona uzanan çeşitli senaryolar arasında zihinlerimiz mekik dokuyor. Hiç şüphe yok ki iktidar blokunun nasıl şekilleneceği, devletin alacağı biçim vs. çok önemli.  Ve evet, AKP’nin hegemonyası aslında krizde olduğu için Türkiye’nin önündeki olası yollar muhtelif: AKP’yi devirecek bir askeri müdahaleden Erdoğan’ın taca çıkarıldığı ve ehlileşmiş bir AKP veya yeni partiyle yola devam edildiği yumuşak restorasyon vb. Bu senaryolar arasında papatya falları açılmakta tüm sohbetlerde ve tüm bu erken öten darbe ve restorasyon tezleri tamamlanmaya çalışılan diktatoryal rejimin esas panzehiri hakkında suskun: kitlesel siyasal mobilizasyon.

Aslında Türkiye bir süredir bir kitlesel siyasallaşma ardından da bu siyasal enerjinin soğurulması sarkacı içinde. AKP’nin tüm yaşam alanlarını baskıcı yöntemlerle düzenlemeye kalkışması hiç beklenmedik bir anda patlayan Gezi halk direnişiyle karşılaştı. Bu muazzam siyasal enerji iktidarın polis gücü, propaganda aygıtlarının ağır bombardımanı ve kendi mahallesini konsolide etmeye yönelik yeni bir siyasal stratejinin devreye sokulmasıyla bastırılmaya çalışıldı. Diğer yandan solda bir siyasal merkezin, öznenin olmaması da halk direnişinin politik bir alternatif üretememesinde önemli bir etken oldu.

2013 sonbaharında kitle mobilizasyonu artık geri çekilmişti. Gerçek ihtiyaç sahici bir yeniden inşa süreciyle bu siyasal enerjiyi yeniden ortaya çıkarmak iken, Türkiye solunun önemli kesimleri bu dönemi “Haziran ruhu geldiysen tıkla” arayışlarıyla geçirdi. Yolsuzluk, tape siyaseti, ‘basgeççilik’ ve karşısında sandığa karşı sokak vurdumduymazlıkları bu siyasal enerjiyi iyice soğurdu. Sarkacın bir sonraki hamlesinde ise geniş kitleler sandık sokak karşıtlığının aşıldığı 7 Haziran seçim sürecinde yeniden mobilize oldu, hem de AKP’nin tek başına iktidarına son verecek ölçüde. İşte kabul edilemez olan buydu, engellenmesi gereken de bu siyasal mobilizasyondu, hem de her ne pahasına olursa olsun.

Farklı farklı çevrelerde darbeden restorasyon senaryolarına uzanan analizler aslında karşımızda çok güçlü bir iktidar olduğu bizim de hiçbir gücümüz olmadığı hissiyatıyla da perçinleniyor. Şüphesiz böyle hissetmemizi gerektiren bir sürü gerçek sebep var. Şüphesiz Erdoğan’ın ve AKP’nin hedefi belli: diktatoryal bir başkanlık rejimi. Hayaller Osmanlı, gerçeklik Türkiye, unutmamak lazım. Hiçbir aktör kadir-i mutlak değildir. Erdoğan ve AKP hiç değil. Güçlü olduğu kadar zayıf yönleri de bolca. Analizlerimiz güçlü yönleri öne çıkarttığı oranda siyasal etki gücümüzü de zayıflatıyoruz. Aslında inşa etmeye çalıştığı kadir-i mutlak lider imgesine rağmen, Erdoğan birçok açıdan güçsüz, çok fazla sayıda çelişkiyle baş etmek durumunda. Tam da bu yüzden o imgeyi inşa etmek için bu kadar uğraşıyor. Aynen devlet gibi. Kendisini devlet gibi gören Erdoğan, devletin tüm çelişkilerini de kendi bünyesinde topluyor aynı zamanda.

En çok güvendiği nokta en zayıf noktası da olabilir AKP’nin ve Erdoğan’ın: başkanlık referandumu. Tesis ettiği bütün olağanüstü hal ve fiili rejime rağmen, bu de facto durumun de jure hale gelmesi, yani anayasa referandumu kaçınılmaz. Türkiye’de seçimler her zaman geniş halk kesimlerinin siyasallaştığı süreçler olmuştur. Sandık yine bir kitlesel mobilizasyonun, sokakla, kamusal alanla buluşmanın yolu olabilir. Bunun plebisiter bir seçim olacağı ve kazanmak için şiddet, hile dahil her türlü yola başvurulacağı açık. Bir naiflik içinde olmayalım. Ancak ya bekleyip seyredeceğiz ya da “Diktatörlüğe Hayır!” diyerek geniş bir kitle mobilizasyonuna soyunacağız. Sol buna hazır mı?

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar