Sivil Darbe: Oksimoron Değilse de Bir Yanlış Anlama – Ali Rıza Güngen -

İşgüder hükumetin başında yer alan Davutoğlu’nun yeni bir hükümet kuramayacağının anlaşılmasından önce de Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini aşması nedeniyle ve seçimlerin ertelenmesi olasılığı arttıkça bir yeni müdahaleden bahsedilir olmuştu. Yakın zamanda Erdoğan’ın, yönetim şeklinin fiili olarak değiştiğini ilan etmesiyle tekrar bir rejim-yönetim biçimi tartışmasının içine girdik. Bu tartışma Türkiye siyasetinde adeta çevrimsel bir nitelik taşıyor. Son zamanlarda bu çevrimin süresi kısaldı, daha sık rejimin niteliği ve hak ettiği sıfatlar tartışılır hale geldi.

Birçok araştırmacının autogolpe[1] (kendi kendine darbe) olarak nitelendirdiği, kendisini hukukun üstüne yerleştirip yasayı tek başına değiştirmenin[2] ya da “anayasal darbe” tanımının yanına son haftalarda daha popüler bir terim ekleniverdi: sivil darbe.[3] Bu terimi hem kendi başına bir hükumet ve iktidar dizaynına girişen tiran namzetinin eylemleri için, hem de bu sefer hükumeti (kurulmasına izin vermeyerek ve kurulma koşullarını ortadan kaldırarak) “devirme”ye kalkışan halk oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı olduğu için ayırt edici bir kavram olarak dolaşıma sokanlar[4] önemli bir yanlışı sürdürüyorlar. Bunun nedeni sivillerin darbe yapamayacak olması değil, Türkiye’de otoriter anayasanın tanıdığı boşlukların ve muktedirlere tanıdığı manevra alanının genişliği. Bu genişliği atlamak sanki anayasa tağyir tebdil ve ilga edilmiş gibi değerlendirmeler yapılmasına yol açıyor (Türkiye’de iktidar anayasayı uygulamaya devam ettiği için şu anki durum için anayasal darbe[5] sözünü kullanmak da uygunsuz).

Yönetim biçimi fillen değişti demek darbe yapmak değildir. Yönetim biçiminin değiştiği anayasada yer almalıdır demek de darbe yapmak değildir. Tekrarlamakta fayda var. Türkiye’de 2007 ve 2010’da referandumlarla önemli anayasa değişiklikleri gerçekleşti. Birincisi anayasada yürütmenin başı olarak nitelenen ve sıradan bir parlamenter rejimdekine oranla oldukça fazla yetkisi olan cumhurbaşkanını halkın seçmesi kuralını getirdi. Bu, verili yetki çerçevesi içinde ve Türkiye siyasetinde “milli irade”nin önemi ve Türk sağının seçilmişler vurgusu nedeniyle, Türk tipi başkanlığa ileride uzanacağı düşünülen bir yarı-başkanlık rejiminin hayata geçirilmesi yönündeki temel adımdı. 2010 referandumu ise özellikle yargıya müdahale planları ile ön plana çıktı ve göstermelik değişiklikler örneğin cuntacıların yargılanmasının önünü açan değişiklik hiçbir şekilde yürütmenin başının yetkilerini tırpanlamaya uzanmadı. Amaç zaten bu değildi, aksine politik kazanımlar nedeniyle AKP’nin ve Erdoğan’ın başkanlık tartışmasını zamanı geldiğinde gündeme getirmesi için gerekli birikim katlandı.

12 Eylül anayasası otoriter devlet biçimi[6] dayatıyor. 1980’lerden bu yana farklı evreler geçirmesine karşın süreklilik arz eden neoliberal devlet-ekonomi ilişkisi nedeniyle Türkiye’deki devlet biçimini (devletin birey ve piyasa ile kurduğu ilişkinin çerçevesi) otoriter-neoliberal olarak tanımlamak uygun. Bu devlet biçimi altında siyasal parti örgütlenmesinin kilit önem taşıdığı, tek adamcılığa meyleden ve 2007 sonrasında anayasada yazmamasına karşın yarı-başkanlık şekline son derece yaklaşan bir siyasal rejimi deneyimliyoruz. Rejim biçimi Cumhurbaşkanı’na, güvenlik ve savaş gerekçeleriyle seçim ertelemekten tutun, seçimden ikinci çıkan parti liderine (yeterli çoğunluğu sağlayamayacağı düşüncesiyle) hükumet kurma görevini vermemeye kadar akla hayale gelmeyecek yetkiler tanıyor. Bu yetkilerin şimdi kullanılması olasılığı bir değişim sürecinin içinde olduğumuzu ima ediyor ancak ortada henüz anayasayı askıya almak gibi bir durum da yok. Aslında birileri tarafından anayasanın ortadan kaldırılması söz konusu olmadan da hukuksal olarak aynı zeminde ancak daha otoriter ve despotik bir yönetim altında inleme ihtimalimizin bulunduğunu söylemek Türkiye’de direniş ve yaratıcı yıkım enerjisinin sevk edileceği mecraların kapsamının tartışılması açısından, başka bir ifadeyle politik olarak önemlidir. Bu politik değişimi kişisel ihtirasların ötesinde tarihsel ve yapısal nedenlere uzanarak açıklama gerekliliğine de işaret eder. Sorun 12 Eylül anayasasının nasıl ve neden ortaya çıktığı, neden bu kadar fazla muğlaklık ve tepedekine yetki tanır bir metin olduğu, neden lafzındaki tadilatlara karşın ruhunun 33 yıldır korunduğudur. Ancak bu vurgular ortalık toz duman olduğundan ve darbenin olasılığını ve zeminini tartışmaktansa tezgahlayıcılarını işaret etmek tercih edildiğinden olsa gerek görünürdeki kamusal tartışmada pek ön plana çıkmıyor.

Kısaca Türkiye’de ne rejim-yönetim biçimi değişti ne de bir darbe oldu. Bunlar yakın zamanda olabilecek ve gücünü koruyan ihtimaller. Ne Cumhurbaşkanı’nın müdahaleleri anayasanın askıya alındığı anlamına geliyor, ne de 7 Haziran’dan bu yana farklı bir yönetim altında yaşıyoruz. Eğer süreci tanımlayacaksak bir autogolpe eşiğinde olduğumuzu söyleyebiliriz, ancak bu dahi deneyimlenmiş değil. Gidişatı engellemek için seçimlerin yenilenmesi de yetmeyebilir. Kendi darbelerini kendileri yapar görünenlere karşı restorasyon ve reform ötesine geçmek zorunlu. Bunu yanlış anlamalar ya da kullanışsız kavramlarla gerçekleştirmekse mümkün değil.

[1] http://gercekgazetesi.net/gundemdekiler/auto-golpe

[2] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat_yetkin/bonapart_secimle_gelip_darbeyle_degistirmisti-1416351

[3] http://www.diken.com.tr/mehmet-y-yilmaz-buna-sivil-darbe-diyoruz/

[4]http://www.zaman.com.tr/politika_basbakana-sordu-sivil-darbe-yapan-erdogana-dava-acacak-misiniz_2311220.html

[5] http://www.diken.com.tr/diken-ozelprof-ibrahim-kaboglu-anayasal-darbe-surecindeyiz/

[6] http://frogthregime.blogspot.ca/2014/02/rejimin-adn-sen-sor.html

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar