sivas: erkek dünyasında büyümenin şiddeti – aslı özgen tuncer -

 

* bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

İzleyicileri köpek dövüşlerinin vahşi dünyasına götüren Sivas, erkek dünyasında büyümenin şiddetine de vurgu yapan çarpıcı bir ilk film. Geçtiğimiz aylarda Venedik Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alarak dikkatleri üzerine çeken Sivas’ın başrolündeki Doğan İzci, Aslan karakterindeki performansıyla Marcello Mastroianni En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülmüştü. Merakla beklenen filmin Türkiye galası geçtiğimiz haftalarda Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleşmişti.

Sivas en genel tabirle, 11 yaşındaki Aslan’ın erkek dünyasına adım atmasını ve bu süreçteki heveslerini, sancılarını, korkularını, öfke patlamalarını, hayatına vahşi bir köpeğin girmesiyle yaşadığı dönüşümü konu ediniyor. Erkeklerin rekabet, şiddet, küfür ve iktidar hırsı dolu dünyalarına ait olmak zorundaymış gibi hisseden Aslan, ilk başta tüm bu vasıflara vakıf olmaya çabalıyor. Bu yöndeki ilk kırılma, okulda oynanacak Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler piyesi için öğretmenin, sevdiği kız Ayşe’yi prenses, muhtarın oğlunu da bizzat muhtarın oğlu olduğu için prens seçmesiyle gerçekleşiyor. Aslan, sevdiği kızı elde etmek için prens olmak istese de ne muhtarın oğludur ne de popüler bir öğrenci. Ümitsiz aşkının önünde böylesi sınıfsal bir engelle karşılaşması, onu büyümeye sevk eden bir hayal kırıklığı olarak sunulur.

Aslan’ın köyün yakınında bir köpek dövüşüne şahit olmasıyla yeni bir evre başlar. Dövüşün sonunda ölüme terk edilen yaralı köpek Sivas’ın kanlar içinde doğrulup ağır aksak yürüyerek bir kuytuya sığınması, yapayalnız ve yara bere içinde yaşamaya devam etme yönündeki o ilk adımları, Aslan’ı derinden etkiler. Sivas’ın yanına çömelir, gece ve soğuk bastırmasına rağmen onun yanından ayrılmaz. Aslan’la Sivas’ın yakınlaşması ve birbirlerini dönüştürecekleri süreç böylece başlamış olur.

Filmin bu izleği “bir köpekle bir çocuğun sıra dışı dostluk öyküsü” gibi klişe bir tabirle özetlendiğinde kuşkusuz hemen akıllara efsane film ve TV dizisi Lassie geliyor. Aslında Lassie filmin esprili bir referans noktasını oluşturuyor. Bir noktada Aslan’ın stereoskopundan gördüğümüz Lassie sahneleri,güneşli bir günde yemyeşil kırların ortasında Lassie ve sahibinin mutluluk portrelerinden başka şeyler değildir. Oysa ne harap haldeki Sivas Lassie kadar mutludur, ne de kış soğuğunun solgun bozkırı öylesine sıcak ve aydınlık. Ama zaten filmin, bu mutluluk tablosuna ulaşmak gibi bir derdi olduğunu söylemek zor. İnsan medeniyetinin tüm değerlerine ve kurallarına uyum sağlayarak takdir gören herkesin sevgilisi, sevimli,uzun tüylü ve güzel Lassie’nin aksine cüsseli, saldırgan, kimi zaman adeta canavarlaşan Sivas,tam tersine Aslan’ı da “vahşi”leştiriyor ve böylelikle film, insanla hayvanın ortaklaştığı gri alanları kurcalamaya koyuluyor. Bu noktada “vahşileşmek” olumsuz bir süreci değil, insan medeniyetinin sınırlarının dışına açılmayı ve doğayla başka türlü ilişki kurmayı ifade ediyor.

Aslan’ın önce büyük erkeklerin dünyasına heves etmesi, ardından da bu dünyaya yabancılaşmasıyla birlikte yaşadığı dönüşüm, köpeği Sivas’la ilişkilenme biçimlerinde ifade buluyor. Ayşe’yi yeni köpeğiyle etkilemeye çalışan Aslan, başlarda hiyerarşik bir yapının gölgesinde ilişki kuruyor Sivas’la. Hayvanı fiziksel kabiliyetleriyle insanın malı yahut kölesi olarak gören, medeniyete vâkıf insanı ise zihinsel kabiliyeti sebebiyle sahip, koruyucu ve lider olarak konumlandıran bu hiyerarşik ilişki modeli içinde Aslan, Sivas’ı sahip olamadığı fakat olmayı arzuladığı şeyler için kullanıyor. Her yönüyle eksiksiz bir“alfa erkeği” olan Sivas, Aslan’ın köyde belli bir statüye erişmesini bir nebze de olsa sağlıyor. Örneğin, muhtarın oğlu olmadığı için prens de olamayan Aslan, Sivas’ın dövüşlerdeki başarısı sayesinde muhtarla yakınlaşıyor. Yine de hiçbir zaman bu düzenin tam olarak parçası hissedemiyor.

Yönetmen Kaan Müjdeci’nin kamerası şiddet dolu dünyada müthiş ustalıkla geziniyor. Kimi zaman ürkekçe saklanıyor, kimi zaman cüretkarca izliyor, kimi zaman bakışını kaçırıyor, kimi zamansa saldırganca ilerliyor. Erkek meclislerinin boğucu atmosferinde veya gergin bir gecede bir araba dolusu adamın içinde sıkışıp kalıyor kimi zaman. Bir ilk film olarak da Sivas’ın en kuvvetli yanı bu cüretkar sinematografisinde yatıyor. Müjdeci’nin, Aslan’la ve Sivas’la aynı göz hizasında konumlandırdığı kamerası, daha önce bahsettiğimiz bu gri alanın haletiruhiyesini keşfe çıkan, insanla hayvan arasında bir perspektif sunuyor.

Aslan’ın erkek dünyasının şiddetini sonuna kadar tadıp ondan aniden uzaklaşmasının dışavurumunda Müjdeci’nin bu sinema dilinin payı çok büyük. Filmde, köpek dövüşlerinin vahşetiyle erkek dünyasının şiddeti arasında kurulan paralellik özellikle sondaki dövüş sahnesinde açıkça vurgulanıyor. Müjdeci’nin kamerası, “esas” sahneye veya aksiyona değil, bu şiddeti izleyen, tekrar izlemek veya izletmek üzere telefonlarına kaydeden, coşkuyla kendilerinden geçen erkeklere odaklanıyor. Dönüş yolunda, Sivas’ın artan para değerinden bahsederken ağızlarının suyu akan muhtar ve ahalisinin, bu erkeklerden bir farkı olmadığı da yine kameranın perspektifiyle açık ediliyor.

Filmin sonunda, arabanın yük kısmında yolculuk ederken, kâr ve iktidar hırsının hüküm sürdüğü bu vahşi erkek dünyasında hırpalanmış ve yorgun düşmüş Aslan’la, yara bere içinde çaresiz iyileşmeyi ve huzura ermeyi bekleyen Sivas’ın mahpuslukları birbirine benzemektedir. İnsanı üstün, hayvanı ise köle kılanhiyerarşik yapı işte burada tamamen yıkılmıştır artık. Arabada çalmakta olan Neşet Ertaş türküsünün sözleri, Aslan’ın ağzından dökülmektedir adeta: “Hata benim, günah benim, suç benim.”

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar