şişecam grevi üzerinden değişenler, değişmeyenler ve görevler – hakan koçak -

                                                                                                                                                                                                          İş Bankası’nın 1930’ların başlarında Türkiye’de cam eşya tekelini ele geçirmek için başlattığı çabaların sonucu olarak 1935’te Paşabahçe’de kurduğu Cumhuriyetin ilk şişecam fabrikası yıllar içinde giderek küresel düzeyde bir cam şirketine dönüştü. Daha ilk kurulduğu sıralarda çok ağır çalışma koşulları nedeniyle işçilerinin şikâyetlerine neden olan fabrika ilerleyen yıllarda önce işyeri çapındaki örtük işçi direnişiyle, ardından 1947’de tanıştığı sendika aracılığıyla örgütlü işçi mücadelesinin mekânı oldu. 1966 yılındaki ünlü Paşabahçe Grevi’nden itibaren şişecam işçilerinin mücadelesi emek tarihi açısından özel önem taşıyan bir örneğe dönüştü. Sonraki yıllarda yapılan grevler, direnişler ve eylemlerle örülen şişecam işçisinin tarihi Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin özgün bir damarını oluşturduğu kadar, karşısında yer alan şişecam tekelinin uyguladığı strateji ve politikalarla sermaye sınıfının işçi hareketi karşısındaki mücadelesinin de rafine bir örneğini sundu.

Geçtiğimiz haftalarda başlattıkları grevle bir kez daha tarih sahnesine çıkan yaklaşık 6 bin şişecam işçisi uzun zamandır örneğine rastlayamadığımız kitlesel bir grevi gündemimize taşıdı. Kristal-İş Sendikası’nın Şişecam Grubuyla yürüttüğü toplu sözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine neredeyse beklenmedik biçimde gelişen grev, başlangıçta öngörülenden çok daha coşkulu ruh hali ve giderek artan eylem temposu ile dikkat çekici bir hal almaktayken Bakanlar Kurulu kararı ile ertelendi. Süreç yukarıda belirtilen tarihsel arka plan eşliğinde okunduğunda ilginç ve öğretici olacak ögeler içeriyor. Aşağıda genel hatlarıyla inceleyeceğiz.

Şişecam imalatı camın romantik imgesiyle tezat oluşturacak şekilde ağır bir üretim sürecidir. Çok yüksek sıcaklıklarda, yoğun gürültülü ortamda sürdürülen bu imalat kolunda güçlü bir işçi direnişi ve örgütlülüğünün çok sağlam temelleri vardır. Nitekim dünyada olduğu gibi Türkiye’de de şişecam işçileri uzun soluklu bir örgütlü mücadeleyi 40’lardan bu yana sürdürmektedirler. Şişecam işçisinin muhatabı ise neredeyse tektir: Şişecam Grubu. İş Bankası tarafından kurulan grup Paşabahçe fabrikasıyla işe başlamış ancak yıllar içinde arkasındaki güçlü sermaye ve devlet desteğiyle bugün Türkiye sınırlarını aşan dünya çapında bir şirkete dönüşmüştür. Kurucusu İş Bankası’nın özel durumu nedeniyle bir kamu kuruluşu olduğu yönündeki yanlış bilgi yaygındır. Hatta 2002’de Paşabahçe Fabrikasının kapatılışını “özelleştirme” olarak aktaran kaynaklara bile rastlanır. Gerçekte İş Bankası tarafından sanayileşme hamlesi içinde, milli sanayiinin örneklerinden biri olarak kurulmuş olması şirkete, etkileri bugün de devam eden, “yarı kamusal” bir imaj kazandırmıştır. Milli kuruluş, kamusal gibi görünen ama sermaye yapısı ve işleyiş biçimiyle kapitalist nitelikte olan kuruluştur. Bir aileye dayanmaması, patronunun olmaması onu tam bir anonim kapitalist organizasyon haline getirir. Bu bağlamda şirket pür anlamda kapitalist rasyonalitenin gerekleri çerçevesinde işleyen ideal bir birikim aygıtıdır. Doğal olarak “oyunu” da saf haliyle oynaması, işçiyle karşı karşıya geldiğinde endüstri ilişkileri sisteminin kuralları içinde, devlet müdahalesi olmadan sorunlarını çözmesi beklenir. Ama öyle olmaz. Tam tersine şişecam işçileri ile cam tekelinin karşı karşıya geldiği her kritik evrede şirket devleti yardıma çağırır. 1966’dan başlayarak büyük grevlerin büyük bölümünde bakanlar kurulu eliyle ertelemeler gündeme gelir. Bunu sağlamak için hem doğrudan şirketin kendisi hem de dâhil olduğu sermaye örgütleri yoğun lobi faaliyetleri yürütürler. Şişecam 1970’lerde Kristal-İş’in ve DİSK’e bağlı Hürcam-İş’in artan baskısı ile karşılaştığında ve uzun grevler yaşadığı dönemde de darbe çağırıcısı bir söylem tutturmuş, 12 Eylül’ü ise coşkuyla karşılamış, hatta iki üst düzey yöneticisini cuntaya bakan olarak vermiş bir kuruluştur. Sözün kısası şirketin tarihi devletin desteğine dayalı grev kırıcılıklarla doludur. Türkiye burjuvazisinin pek çok kez dile getirilmiş olan bağımsız, özerk duruşa sahip olamayan, korkak, devlete sığınan karakteristiklerini taşıyan şirket ile devlet arasında organik bir bütünleşmenin olduğu görülür. Şirketin yayınları ve yöneticilerinin beyanları incelendiğinde öne çıkan sosyal sorumluluk sahibi, milli kuruluş imgesi işçi mücadelesinin sertleştiği her evrede yerle bir olur. Tıpkı son grev erteleme skandalında görüldüğü gibi.

Buraya kadar anlatılanlar “eşyanın tabiatı gereğidir ve doğaldır, niçin uzattın ki” diye soranlar için hatırlatalım ki ülkemizde hala milli ve laik burjuvaziden medet uman, en azından müttefik olarak görebilen, ya da sınıf mücadelesini erteleme, önemsizleştirme yönünde eğilimi olan mebzul miktarda solcu vardır. Öte yandan böylelikle cumhuriyet tarihinin hükümetleri, partileri, rejimleri değişirken değişmeyene de dikkat çekmek istiyorum: 1936’da, Paşabahçe Fabrikası kurulduktan bir yıl sonra çıkan İş Kanunu ile grevi açıkça yasaklayan Kemalist Tek Parti iktidarından, 1950’lerde grev hakkını vermeyen Demokrat Parti’ye; 1966’da Paşabahçe grevini erteleyen (fiilen bitiren) Demirel hükümetinden, 12 Eylül’de, o sırada üç aydır sürmekte olan, büyük cam grevini sona erdiren cunta rejimine ve 2000’lerde, şişecam grevleri de dâhil olmak üzere, art arda yasakladığı birçok önemli grevle, grev hakkını fiilen ortadan kaldıran AKP’nin muhafazakâr neoliberal rejimine kadar uzanan grev düşmanlığına. Grev hakkı bu bağlamda sınıfsal bir turnusol kâğıdı işlevi görür. Bu temel insan hakkına karşı duruş partilerin, iktidarların sınıfsal tercihleri konusunda başka söze gerek bırakmayacak kadar açık bir fikir verir. Aynı şekilde, AKP’nin 12 Eylül referandumunda anayasada yapılacak olan değişikliklerle grev hakkının da sınırlarının genişlediğini propaganda eden solcular için de bu turnusol kâğıdının kullanılabileceğini düşünüyorum. O zaman yaşadıkları bir yanılsama idiyse ya da değişiklikleri yalnızca bir aşama olarak görüyor ama grev hakkının kendisini samimiyetle ve sonuna kadar savunuyorlarsa şimdi sokaklarda olmaları beklenirdi ama sanırım onları gören olmadı.

Söz sokağa gelince yeniden bugünün şişecam grevine dönüp bakmak isterim. Greve çıkan genç ve deneyimsiz işçi topluluğunun çok kısa bir zaman diliminde sokağa ısınmalarının, grevi işyerlerinden bulundukları kentlerin sokaklarına taşımalarının önemli olduğunu düşünüyorum. Günümüzde gerçekten etkili bir grevin olmazsa olmazı olan kamuoyu desteğini alma konusunda genç şişecam işçilerinin de, sendikaları Kristal-İş’in de gösterdiği performans gayet olumluydu. Ya 1966 grevine geri dönüp baktığımızda gördüğümüz diğer aktörler açısından bugünkü durum nedir? Elbette gözlerimiz öncelikle Türk-İş’i arar. Şişecam grevi başladıktan sonra tek bir açıklama yapmayan, sokak eylemlerinde ortada görünmeyen Türk-İş grev erteleme söylentileri yaygınlaştığında ortaya çıkar ve aldığımız duyumlara göre, grevin erteleme olmadan bitirilmesi için kulis yapmak dışında hiçbir şey yapmaz. Grev ertelendikten sonra yapılan açıklamanın göstermelik olduğu ise açıktır. 1966’yla karşılaştırıldığında konfederasyon daha gerilemiş görünüyor. O vakit hiç değilse başlangıçta grevi sıkı biçimde desteklemiş, gazetelere beyanatlar bile vererek patronlara haddini bildirmişti. Epey zaman da işverenle görüşmeler yürütmüş ve sonunda işçileri hiç tatmin etmeyen, benimsemedikleri bir uzlaşmayı dayatmaya kalkınca da aldığı tepkilerle grevin aleyhine bir tavır almıştı. Şimdi bu kadarını bile yapmayan, kendisine bağlı bir sendikanın bu çok hayati grevini ortada bırakan bir çizgi izlediği görülüyor. Türk-İş artık sadece bir tabela konfederasyon, kabuk bir örgüt olduğunu bu olayla bir kez daha tescillemiş oluyor. Malumun ilanı uzatma bu bahsi diyenleri duyuyorum ama hala çok sayıda solcunun başlıca eleştirel, muhalif sendikacılık pratiğinin standart Türk-İş eleştirisi olduğunu anımsatmak istiyorum. Bu kolay ve rahatlatıcı ritüel gazete sayfalarında, sendika toplantılarında sürüp gidiyor ve Türk-İş’i aşan bir perspektifle yeni bir emek odağının oluşumu için kurucu bir irade ve enerji ortaya çıkmıyor ise bunun işçi hareketimizin ve onun içindeki mücadeleci kadroların en önemli zaafları olduğunu tespit etmek gerekiyor.

Böylece geliyoruz 1966 Grevinin diğer önemli aktörlerine: grevi başlangıcından itibaren gerçek bir dayanışma ile destekleyen, Türk-İş’in dönekliğinden sonra da, ona rağmen ve bedel ödeyerek (haysiyet kurulu kararıyla belli sürelerle konfederasyondan ihraç edilmişlerdi) dayanışmayı örgütlü olarak sürdüren sendikalara. Bir bölümü daha sonra DİSK’i kuracak, bir kısmı da Türk-İş içinde muhalif platformlar içinde yer alacak olan bu sendikaların, özellikle de Petrol-İş’in o zamanki tavrı ülkemiz sınıf hareketinde dayanışmanın tarihi açısından yüz akı nitelikte bir tutumdu. Bugünse söz konusu aktörlerin dayanışması son derece zayıf ve büyük ölçüde sembolik düzeyde. Oysa şişecam işçilerinin yaptıkları eylemlere katılımları, birkaç istisna dışında, yöneticilerin katılımı düzeyinde kalan bu sendikalar birkaç yıldır SGBP çatısı altında Türk-İş’e muhalefet yürüten, iddialı bir grup oluşturuyor ve onlara yönelik beklentiler çok daha yüksekti. Aslında bana sorarsanız daha Hava-İş’in THY’deki grevi kırılmaya başladığında Platformun bu grevi kendilerinin grevi gibi sahiplenerek sürdürmemiş olmaları çözülmeyi başlatmıştı. Şişecam grevinde de Platform kendisini dışarıdan bir destekçi gibi gördü ve öyle davrandı. İşte emek tarihi bu noktada önem kazanıyor. Eğer geçmiş olayları sadece bir nostalji olarak okumayacaksak, tarihten ders alacaksak kanımca 1966’nın önemli derslerinden biri o grevin diğer destekçilerce kendilerininmiş gibi sahiplenilmesiydi. Yakın zamanda aramızdan ayrılan Petrol-İş’in o dönemdeki genel başkanı Ziya Hepbir’in başında olduğu grevle dayanışma komitesinin performansı bugün de ders alınacak niteliktedir. Bugün çok daha büyük maddi kaynaklarla, çok daha gelişkin teknolojilerle donanmış sendikaların bu çok kritik grev için yapabilecekleri elbette sembolik eylem katılımcılığından fazlasıydı ama olmadı. Bu noktada aslında tüm sendikalara uyarı ve çağrı yapmak gerekiyor: Tek parti benzeri otoriter, işçi düşmanı bir siyasi rejimde, sermaye diktasının bu denli güçlü yaşam bulduğu bir coğrafyada kendi mücadelenizi kendi olanaklarınızla sürdürmek, kendi gündeminizmiş gibi yaşamak doğru değil. Kristal-İş 6 bin üyesini greve çıkarıyorsa bu SGBP’nin, ilgili kamuoyunun meselesi olmalı, o hale getirilmeli. Geniş katılımlı komitelerle çok güçlü dayanışmalar örülmeli. Bu, sendikaların iç işlerine müdahale değil, sınıf mücadelesinin bu zor evresinin, tarihten de ders alınarak yerine getirilmesi gereken görevidir. Seyitömer’de 500’ü aşkın üyesi bir günde, gösterdikleri sınıf dayanışması yüzünden, kapı önüne konan T. Maden-İş’in durumu da farklı değildir. Bu denli katliam boyutunda bir hak ihlaliyle ulusal düzeyde kampanya düzenleyerek, emek güçlerini desteğe çağırarak başa çıkmaya çalışmamak doğru değil, sonuç alıcı da değil görüldüğü üzere.

Grev ertelemesi sonrası birçok iyiniyetli sosyalistin ve emek aktivistinin aklından, gönlünden geçtiği gibi sendikanın grevi fiilen sürdürme, böylece grev hakkına eylemli biçimde sahip çıkma iradesi gösterememiş olması tüm bu söylenenler ışığında değerlendirilmeli. Bu kadar zayıf bir destek ve dayanışma ile ciddi riskler içeren böylesi bir kararı al(a)madığı için Kristal-İş’e yüklenmenin anlamı yok. Sendikanın ertelemeden birkaç gün sonra Ankara’da Çalışma Bakanlığı’na yürüyüşe katılım da bunu destekler nitelikte. Yürüyüşte Türk-İş hiç yok, SGBP kısmen ve yine sembolik olarak var, diğerlerinin de katılımı benzer nitelikte. Sosyal demokrat CHP yalnızca iki vekili ile (onlar da sendikacı kökenli Süleymen Çelebi ve Musa Çam) temsil ediliyor. Tüm ezilenlerin sözcüsü olmaya aday HDP ise ortada yok. Sosyalist gruplar, partiler son derece cılız bir destek veriyorlar vs. Sözün özü Türkiye sendikal hareketi ve en geniş anlamda sol hareketi bu vakada sınıfta kaldılar. Öncelikle bu tarihsel ağırlığı ve kritik önemi olan grevi sıradan bir olay olarak değerlendirerek ve Kristal-İş’in bir meselesi gibi algılayarak, daha sonra da ertelemeyi (aslında artık herkesçe malum olduğu üzere bu fiili bir yasaklamadır) Türkiye’de grev hakkına çok ciddi bir darbe olarak görüp bu temel hakkı en güçlü biçimde sahiplenmeyerek.

Şişecam grev ertelemesi (yasaklaması) Türkiye’de grev hakkının sadece kâğıt üzerinde olduğunu, aslında fiilen olmadığını gösteren son ve en dramatik örneklerden birisi oldu. Bu noktadan sonra sendikal hareketinde de sol hareketinde önemli gündem başlıklarından birisi bu hakkın yeniden geri kazanılması olmak durumundadır. Dünya işçi sınıfının yüzyılları bulan mücadeleleriyle kazanılan bu hak olağan dönemlerin olağan yöntemleriyle, birkaç sembolik protestoyla, tek tek sendikaların mikro çabalarıyla kazanılamaz. Fiili, uluslararası çalışma hukuku normlarını referansa alan, gerçek, kurumsal dayanışmalarla, kitlesel ve militan çıkışlarla kazanılabilir ve mutlaka kazanılmalıdır. Türkiye ve dünya işçi hareketi tarihine yeniden bakmak, işçi hareketinin taban dinamiklerini doğru rotalarda harekete geçirmek, ilerici sendikal kadroları şikâyetçilikten, günübirlikçilikten bu olağanüstü dönemin kurucu iradesine doğru yöneltmek başlangıç için en gerekli şeyler. Bu daha başlangıçsa mücadeleye de devam o halde…

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında