“siperlerdeydik”: en güzel yazın sonu – foti benlisoy -

 

1914 yazının o devrin en güzel yaz mevsimi olduğu söylenir. İnsanlar mesire yerlerine akın etmiş, sayfiye yerleri dolmuş taşmış, hemen her yer ve fırsatta kır eğlenceleri, geziler… Neşeli, tatlı bir rehavet hali her köşeye hâkim. 1914’ün Haziran ve Temmuz ayları gerçekten böyle miydi bilinmez elbet. Muhtemelen 1914 yazına bol keseden düzülen methiyeler, savaşla yitip gitmiş olan o eski dünyaya dair sonradan duyulan özlemin bir ifadesinden başka bir şey değil. 1914 yazı, her güzel şey gibi, kısa sürer. Ağustos ayının başında savaş başlar. Başlangıçta milliyetçi coşku hâkimdir. Hemen herkes sonbahara, bilemediniz Noel’e kadar sürecek hızlı, tantanalı kahramanlık hikâyeleriyle, bando-mızıka ve madalyalarla süslü bir savaş beklemektedir. Hayatın akışında belki sert ama illa ki kısa sürecek bir kesinti, gündelik hayatın sıradanlığına biraz heyecan, biraz hareket katacak bir hadise olarak görülür belki savaş. Oysa kazın ayağı öyle değildir. Savaşın başındaki milliyetçi şişinme ve coşkunun yerini dünyanın gördüğü ilk topyekûn savaşın dehşetine bırakması çok zaman almaz. Daha ortada ikincisi yokken “Büyük Savaş” diye anılan kıyam başlamıştır ve dünya bir daha eskisi gibi gerçekten olmayacaktır.

Birinci Dünya Savaşı, dünyanın o zamana değin şahit olmadığı ölçekte kitlesel, örgütlü ve kolektif bir kasaplık örneğiydi. Dünyanın en büyük devletlerinin iktisadi-sosyal tüm güçlerini seferber ettikleri savaşta on milyon asker ve yedi milyon sivil hayatını kaybeder.  7 milyon insan sakat kalır, 15 milyon insan ağır yaralanır. Savaş sonucunda Almanya erkek nüfusunun % 15’ini, Fransa % 10’unu, Avusturya-Macaristan ise %  17’sini yitirmiştir. Bunlar sayılar, sadece rakamlar elbet. Büyük Savaş’ın özellikle Avrupa’da yarattığı yıkımı, açığa çıkardığı modern-medeni barbarlığı rakamlara sıkıştırmak göründüğü kadar kolay değil. Birinci Dünya Savaşı, uygarlığın katettiği ilerlemeye dizilen methiyelerin beyhudeliğini, barbarlığın daha modern ve cinai kılıflarla hazır ve nazır olduğunu göstermekle kalmıyor, 20. yüzyılın kalanına damgasını vuracak başka felaketlerin de kapısını aralıyordu.

Malum, birkaç gün sonra savaşın başlamasının 100. yıldönümü… Aslında Büyük Savaş’a dair “sene-i devriye” törenleri bizde bilhassa son dönemde bir hayli popüler. Son yıllarda önce Çanakkale ve yakın zamanda da Sarıkamış milliyetçi böbürlenme vesilesi olarak gündeme geliyor, debdebeli törenler düzenleniyor. Bu törenleri masum anmalar olarak değerlendirmek en yumuşak tabirle saflık olacaktır. Önce devletlû Kemalist cenah Çanakkale üzerinden bir popüler seferberlik günü yaratma gayesinde oldu. Şimdi de AKP hükümeti, kendi militarizm ve yayılma heveslerini geçmiş savaşları ululayarak meşrulaştırmak isteyen I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa radikal sağı gibi, “stratejik derinlik” gibi havalı tabirlerin ardına gizlediği bölgesel güç olma heveslerine, Çanakkale ve Sarıkamışları kutsallaştırarak dolaylı itibar kazandırma peşinde. Sarıkamış’ta ve Çanakkale’de “sıradan askerin”, yani “Mehmetçiğin” kutsanıp azizleştirilmesi, buraların milli bir hac yeri haline getirilmesi, ölen insanlara saygının bir gereği değil. Tam tersine, savaş deneyimini ululayan her militarist milliyetçilik misali, insan hayatını hiçe sayan yeni bir askeri saldırganlığın dolaylı olarak da olsa makul ve popüler kılınması hedefleniyor.

Dolayısıyla “Büyük Savaş” hâlâ bizimle birlikte. Onun nasıl ve ne şekilde anılıp hatırlanacağı da basbayağı siyasal bir mesele. Hele hele dünyanın, kızışan emperyalistler arası rekabet ve sayısı ve şiddeti giderek artan uluslararası krizleriyle 1914’ün dünyasını giderek daha da andırdığı günümüzde. Bu bakımdan, Jacques Tardi’nin “Siperlerdeydik” adlı çizgi albümü (NTV Yayınları, 2011), 1914-1918 yılları arasında yaşanan felaketi hatırlamak, onun bariz absürdlüğü karşısında tekrar tekrar afallamak ve savaşa dair milliyetçi klişelerin ipliğini pazara çıkarmak için çok ama çok iyi bir başlangıç. Baştan söylemek gerek: Tardi’nin çizgi hikâyeleri savaşın bütünlüklü bir tarihini sunmuyor. Onun kısa ve birbirinden bağımsız çizgi hikâyeleri, savaşın anlamsız acımasızlığının tam ortasında ayakta kalmaya çalışan “sıradan” askerleri konu alıyor. Tardi’nin kendi ifadesiyle: “Bu bir tarih çalışması değil. Söz konusu olan Birinci Dünya Savaşı’nın çizgi romana dökülmüş hikâyesinden çok, kandırılarak başları belaya sokulmuş, bulundukları yerlerde mutsuz oldukları her hallerinden belli, tek gayeleri bir saatçik daha hayatta kalmaktan ibaret olan ve evlerine dönebilmekten, kısaca söylemek gerekirse savaşın sona ermesinden başka hiçbir dilekleri olmayan insanların başlarından geçen durumların gelişigüzel aktarılmasıdır. Adına savaş denen bu iğrenç toplu ‘macera’da ne bir ‘kahraman’ ne de bir ‘ana karakter’ bulunmakta. Sahipsiz ve bitimsiz bir ölüm çığlığından başka hiçbir şey yok.”

Gerçekten de “Siperlerdeydik”te, Birinci Dünya Savaşı’nın büyük muharebelerine, stratejik dönüm noktalarına, diplomatik ya da siyasi arka planına dair tek bir şey yok. Tardi, savaşın tarihi dendiğinde çoğu zaman aklımıza gelmeyen başka hikâyeler anlatıyor: No Man’s Land’de ölmüş arkadaşı Faucheux’yi arayan Binet,3. Piyade Bölüğü’ndeki diğer arkadaşları gibi, hepsinin öldürülmesi anlamına gelecek bir taarruzu yarıda bırakıp siperlerine geri çekilen ve bu nedenle de korkaklık ve ihanetle suçlanıp kurşuna dizilen er Desbois, iki yıl önce Belçikalı bir kadın ve çocuklarını vurduğu için vicdan azabından kurtulamayan ve ölmek için kendini Alman topçularının önüne atan er Huet, savaş bittiğinde karısına hediyeler almak için cephede para biriktiren ve para karşılığı devraldığı bir nöbet sırasında dikenli tellere takılıp makineli tüfek ateşiyle ölen Bouvreuil, savaştan kaçıp bir Alman askerle birlikte bir evin kilerine gizlenen ve sonunda kurşuna dizilen Mazure… İşte Tardi, devasa bir askeri-cinai makinenin dişlilerinden başka bir şey olmayan bu insanların saflıktan sinizme, öfkeden adam sendeciliğe, umuttan hayal kırıklığına, coşkudan moral çöküntüye gidip gelen birbiriyle çelişik ve karmaşık duygu dünyasını anlatıyor. Tardi savaşın değil savaş deneyiminin tarihini çiziyor.

Tardi’yi artık yüzyıllık bir geleneği olan savaş karşıtı edebiyat ve sinemadan ayıran, onun savaş karşıtı argümanları ya da örgütlü savaş karşısında asker bireyin duyduğu çaresizliği ele alması değil. Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’undan Kubrick’in Paths of Glory’sine bu hususta çok şey çoktan beridir yazıldı, çekildi zaten. Onun ayırdedici vasfı, bu geleneği çizgi romana dikkat çekici bir özen ve yetkinlikle uyarlaması. Tardi, bağırsakları dışına çıkmış askeri ya da şiddetli patlama sonucu cesedi bir ağacın tepesine konmuş atı öyle bir kesinlikle çiziyor ki, en ince detayına kadar çalışılmış arka planlar öyle bir karabasan hissi yaratıyor ki, çizgi kareleri edebiyat ve sinemanın gücüne meydan okuyan bir kesinlik ve doğrudanlık kazanıyor.

Aslında savaşın tarihi dendiğinde genel olarak savaşı bizzat ve bilfiil yapanların, yani savaşanların tarihinden bahsedilmez. Tarihyazımında genel olarak siyasetçilerle, diplomatlarla, komutanlarla karşılaşırız ama Tardi’nin çizdiği Binet ya da Debois gibi sıradan askerlerin hikâyelerine nadiren rast geliriz. Tarihte savaşın “yukarıdan” tarihini görürüz/okuruz. Sanki bir tepenin üzerine çıkıp muharebeye tutuşmuş askerleri izleyen büyük kumandanlar gibi inceleriz onu. Oysa Tardi, aslında son on yıllarda belli bir gelişkinliğe ulaşan “aşağıdan” tarihi çizgilere aktarıyor, yani savaşan, vurulan, yaralanan, öldüren, hayatta kalmaya çalışan, korkan, kaçan, direnen insanların tarihlerini çiziyor. Oysa bizde hâkim olan tarih anlayışında askerlerin düşleri, özlemleri, hayal kırıklıkları, korkuları, öfkeleri tarihi incelemenin konusu zaten değildir. Tarih milliyetçi şişinmenin bir aracı olduğundan başka türlüsü de düşünülemez zaten. Çünkü askerlerin deneyimlerine odaklanan bir savaş tarihi, mevcut olandan bambaşka bir niteliğe bürünecektir ister istemez. Sıradan askerin nokta-i nazarından bakıldığında savaş, anlam ve bütünlüğünü yitirir çünkü; onu kuşatan milliyetçilik ya da militarizm gibi ideolojik meşrulaştırma biçimlerinin etkisi zayıflar.

Burada bir uyarıya gerek var. Sıradan asker, savaş karşıtı literatürde yaygın olan kanaatin tersine, basitçe bir askeri mekanizmanın etkisiz bir parçasından ibaret değildir. Yani askerler ordu yönetiminin oradan oraya sürdüğü, ölüme gönderdiği pasif nesneler değil sadece. Savaş karşıtı literatürde Birinci Dünya Savaşı, vicdansız siyaset erbabı ve cani komutanların alenen ölüme sürdüğü “pasif kurban” askerlerin trajedisi olarak aktarılır. Tardi de bu geleneğin izinden gider. Ancak bu, hikâyenin ancak bir kısmıdır. Askerlerin de savaşın yürütülme şeklini, hatta bütün kaderini etkileyen bir öznelliği söz konusudur. Onlar savaş ortasında kalmış çaresiz kurbanlık koyunlardan ibaret değildir. Askerlerin savaşa karşı aldığı tutum, onların destek ya da gizli-açık direnişi, savaşı yönetenlerin politikalarını etkileyen temel bir faktördür.

Askerler sadece aldıkları emirleri yerine getirmezler. Onlar sıklıkla, hele hele savaş zamanında, üstlerini kandırmaya, emirlerin etrafından dolanmaya, muvazaa ve “takiyeye” başvururlar. Daha fazla dinlenmek, yemek bulmak ve her şeyden önce hayatta kalmak ve yaşam koşulları üzerinde belirleyici olmak için kendi stratejilerini geliştirirler. Bunlar bazen bireysel düzeyde kalır bazen de kolektif bir mahiyet kazanır. Tardi’nin askerleri de pasifçe emirlere itaat eden makineler değildir sadece. Fırsat bulduklarında Alman askerleriyle kaçıp saklanırlar, asker kaçaklarını yakalayan ya da baskılarıyla askerleri canından bezdiren jandarmaları öldürürler, anlamsız buldukları bir taarruzun çok kayba mal olacağını görünce emre itaatsizlikle suçlanma pahasına geri çekilirler, hemen her fırsatta savaşı ve onu meşrulaştıran argümanları sorgular, onlarla alay ederler. Binet, “vatan uğruna kendini feda etmek için tek bir neden dahi göremez.” Lafont, savaşın başındaki milliyetçi histeriyi ve savaşı eleştiren bir ihtiyarın linç edilişini esefle hatırlar. Üstlerince ölüme gönderilen Desbois, savaş meydanında “Ordusunun da Fransa’sının da canı cehenneme” diye bağırır. Tardi’nin askerleri trajik kahramanlardır. Kendi belirlemedikleri koşullar içerisinde sıkışıp kalmışlardır. Ancak yine de, bazen ümitsizce de olsa ayakta kalmaya, direnmeye, insanlıklarını yitirmemeye çalışırlar. Bazen de hiç değilse kendi ölümlerinin yeri ve zamanını kendileri seçmek isterler. Ancak unutmayalım: Tardi’nin hikâye ettiği askerler, 1917 yılının Nisan ayında ayaklandıklarında neredeyse savaşın sonunu getireceklerdi. Onların yenilgisini bedeli, savaş denen bu kolektif cinayetin bir küsür sene daha devam etmesi oldu.

Savaşların tarihi, savaşa direnenlerin, bazen açık bazen de gizli direnişlerin de tarihidir. Bizde tarihyazımının da siyasetçi esnafının da unutturmaya çalıştığı budur. Her Çanakkale anmasında sosyal medyada yaygınlaştırılan ve cepheye gönderilen asker çocukları gösteren fotoğrafların bir milliyetçi övgü vesilesi kılınmasına karşı o çocukların cephede ne hissetmiş olabileceğini, savaşı nasıl yaşamış ve nasıl ölmüş olabileceklerini hatırlatmak gerekir mesela. Zaten, Birinci Dünya Savaşı’nın bizde (resmi Çanakkale-Sarıkamış güzellemeleri bir yana) esas olarak asker kaçağı-firari türküleriyle hatırlanmasının bir anlamı olmalı. Çanakkale ya da Sarıkamış anmaları vesile kılınarak çoğaltılan militarist-milliyetçi lafazanlık karşısında bizim evvela o türkülere sarılmamız, onlarla direnmemiz, onların direnişini hikâye etmemiz gerekir. Savaşa karşı geçmiş direnişlerin sesini kurtarmak ve çoğaltmak, yarınki muhtemel başka savaşlara karşı direnişin de başlangıç noktası olacak çünkü.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar