Silvan Duvarları, Türk Sorunu ve Barışın Yolu – Sema Günaydın Solaklı -

“Türksen Övün Değilsen İtaat Et!”

Türkiye’nin son 30 yılının siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamının en temel meselesi  devletin güvenlik güçlerinin Silvan’dan çekilirken bıraktığı duvar yazısında bütün çarpıcılığı ile duruyor.

“Türksen Övün, Değilsen İtaat Et!”

Adına “Kürt Sorunu” denilen neredeyse yüzyıla yaklaşan çatışmalı sürecin özü beş sözcükle Silvan sokaklarında tarihi bir belge niteliğinde yüzümüze çarptı. Peki biz bu çarpmanın etkisiyle sorunun aslında Kürt değil de Türk Sorunu olduğunu/olabileceğini görebilecek miyiz?

“Bizim ülkemiz sağır odalar gibi yapılandırılmıştır, yani ses geçirmeyecek şekilde.Duvarlarınız ses geçirmiyorsa bitişiğinizde her tür işkence yapılır, insanlığın dışına çıkılır ve siz bir şey duymazsınız. Ta ki patlamalar başlayıncaya, kan ve can kayıpları her yere sıçrayıncaya kadar.Çoğu kez hakikate yaklaşmaya bunlar da yeterli olmaz.Çünkü hakikat silinmiş, yerine hazır suçlama sözleri konulmuştur.”[1]

Kürtler buna zora dayalı asimilasyon, yani “inkâr ve imha politikaları” adını vermişti. Ana sütü gibi helal anadilleri dilden, kültürleri kültürden, isyanları isyandan sayılmamıştı. Yüzyıllık sorun, otuz yıl süren kanlı bir savaşın ardından; kırk bin can, binlerce failleri meçhul cinayet, “zorunlu göç” adı altında devlet eliyle yerlerinden edilen milyonlarca insanın ödediği bedeller sonucu, inkâr politikalarını bu kez Kürtler yerle yeksan ederek imha ettiler.Çift taraflı ateşkes sağlandı, çözüm süreci ilan edildi.

 

 Devrim yolunun engebeli, dolambaçlı, sarp olduğu iyi bilinir de barış yolunun da Nevski Bulvarı gibi dümdüz olmadığı pek bilinmez.

Hiçbir olgu tarihsel kökleri ve arka planı ile ele alınmadan doğru değerlendirilemez.İnsanlık tarihinde sadece 210 yılın barış içinde geçtiği söylenir. Bu kısa sürenin ifade ettiği anlam ne yazık ki insanlığın savaşlarla malul olmasıdır, bizim gerçekliğimiz budur. Bu yüzden barışı inşa etmenin,  savaşmaktan çok daha zor olduğu kabul edilmelidir.Çünkü barış süreçleri ölülerimizle nasıl yaşayacağımızı, kendi mutluluğuna katlanabilmek için başkasının acısını taşıyabilmeyi öğrendiğimiz yoldur. Devrim yolunun engebeli dolambaçlı sarp olduğu iyi bilinir de Barış Yolunun da Nevski Bulvarı gibi dümdüz olmadığı pek bilinmez.

Oysaki bütün dünya deneyimlerinin de gösterdiği gibi barışı inşa etmek, diyalogdan müzakere ve çözüme geçebilmek sırat köprüsünde yürümeye benzer. Alev alması ve ateş topuna dönmesi bir kıvılcıma bakar. Yüzlerce kez deneyip yeniden başlamak için büyük sabır ve tahammül gerektirir. Muktediri çözüme zorlamak  hiçbir bahaneye sarılmasına fırsat vermemek kelimenin gerçek anlamı ile söylersek akıntıya karşı yüzebilmektir. “Size insanlığı da öğreteceğiz” bunun en çarpıcı ifadesidir.

Kürt halkı sürece sahip çıkma ve barışta ısrar etme samimiyetini göstererek,bütün sınamalardan insanüstü bir çabayla geçti. Roboski’de kaza yapan askerlerin yardımına koşarak hayatlarını kurtarmaya çalıştı. Dağlıca’da asker cenazelerini sırtında taşıyarak güvenlik güçlerine teslim etti.Daha dün büyük acılar yaşadığı Silvan’da askerlerin güvenli bir şekilde şehri terk etmesi için siper oldu.Yaşadığı bütün acıları ve mağduriyeti barışın dilini güçlendirecek şekilde ifade etti. Her can verdiğinde “benim çocuğum barışın son şehidi olsun” umudunu diri tutmaya çalıştı. Öfkesini acısının önüne geçirmemeyi başarabildi. En paslı kalplerin kilidini açmaya çalıştı.Sadece 7 Haziran’dan bu güne yüzlerce çocuğunu kaybeden bu halk hala “barış için ölürüz” diyebiliyorsa orada akan sular durur. Fırat’ın öte yakasındakilere ise, yüksek politikanın güvenli konforunda bu iradeye akıl vermek ve yol göstermek değil, saygı duymak ve elini tutmak düşer.

 

“Kitleler kandırılmadılar, bilerek ve isteyerek faşizmi arzuladılar”

Belki de egemenler için en tehlikeli şey bu olduğu için, atılan bütün adımları adeta bir kan gölüne çevirerek boğmaya çalışıyorlar. Suruç ve Ankara katliamlarının sebebi yıllardır katlettiği Kürde uzanan eli bile değil, bizzat kendisini vahşice yok etmek değil midir? Yıllardır Kürdistan’da sürdürdüğü inkâr ve imha politikalarını batıya taşıyarak yarattığı kaos ortamından iktidarını perçinleyerek çıkmadı mı? “Kitleler kandırılmadılar, bilerek ve isteyerek faşizmi arzuladılar” sözü sanki bugünler için söylenmiş. Bir futbol maçında bile ölülerimize bir dakikalık saygı duruşunun çok görüldüğü günleri yaşıyoruz. Yazının başlığında dile getirilen “Türk Sorunu” tam da budur. Devletin kutsal temeline tek bir dinin, tek bir mezhebini ve etnik aidiyetini koyan ve bu iktidarı sürdürebilmek için en derin güçlerden en sıradan seçmenine kadar herkesi militarize edebilen devasa bir örgütlü güç var karşımızda.Bu güç bütün imkânlarını kullanarak yarattığı kafa karışıklığıyla da teslim almak istiyor halkı.

 

İnsanlar soyut söylemlerle değil, başaracaklarına inandıkları somut fikirlerle ayağa kalkarlar.

Karşılarında en büyük engel ve direnç olarak gördükleri Kürt Özgürlük Hareketi’ni kriminalize ederek, adeta sinir uçlarıyla oynarcasına büyük bir şiddet sarmalına çekmekten başka çareleri yok. Akrebe ip bağlayarak cenaze sürükleyen, öldürülen kadın bedenini çırılçıplak sokağa atan, çocuğunun ölü bedenini buza sararak buzdolabında saklamak zorunda bırakan şiddeti nasıl açıklayabiliriz? İstiyorlar ki Kürtlerin ne istediğini değil, şiddeti konuşalım. Demokratik özerkliği ve özyönetimi değil, hendekleri konuşalım.Bunun için de en etkili yöntem taraflara eşit mesafede duran steril kalemlere tartıştırmak. Yerli yersiz Başkanlık meselesinin pazarlık konusu edildiği imalarında bulunarak aslında devlet şiddetini meşrulaştırmak. Yeri gelmişken hatırlamakta fayda var “O’nu başkan yaptırmamak” Kürtlere ihale edilmiş bir vazife değil, bu toplumda biraz nefes almak isteyen herkesin mecburiyeti. Hiç vakit kaybetmeden gündeme düşecek olan Başkanlık tartışmalarına “istemeyizi” aşan kurucu bir irade ve politik özneleriyle kendini yeniden kuran Demokratik Cumhuriyet – ya da başka bir isim-fikriyle kıyasıya bir mücadeleye hazır olmamız, yığınak yapmamız gerekir. İnsanlar soyut söylemlerle değil, başaracaklarına inandıkları somut fikirlerle ayağa kalkarlar.

[1]Necmiye Alpay, “Sunuş”, Barış Açısını Savunmak: Çözüm Sürecinde Ne Oldu? Necmiye Alpay ve Hakan Tahmaz (Der.), (İstanbul: Metis Yayınları, 2015), s. 13.

İlk olarak Başlangıç Derginin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar