silahlı isyandan siyasal direnişe, diyalogdan müzakereye – hakan tahmaz ile söyleşi -

  1. AKP’nin geçen hafta Diyarbakır’da düzenlediği konferans, Öcalan’ın öncesindeki açıklamalarıyla beraber çözüm sürecinde yeni bir aşamaya geçiş olarak yorumlandı. Ancak konferans Kürt hareketinin hiçbir siyasal temsilcisi çağrılmadan ve toplantıda hazır bulunan demokratik kitle örgütlerine de söz hakkı tanımadan tamamlandı. Sen bu konferansa katıldın. Bu toplantının anlamı neydi, hükümet neyi hedefliyordu?

Konferans değildi. AK Parti’nin düzenlediği çalıştaydı.  PKK lideri Abdullah Öcalan adına HDP heyetinin 1 Haziran 2014 tarihinde yapmış olduğu görüşmenin sonucu olarak kamuoyuna açıklanan “çözüm sürecinde yeni bir aşamaya geçildi/geçiliyor” anlamına gelen sözlerinin bir devamı olarak örgütlenmedi. Çok önceden AK Parti Ar-Ge Başkanlığı tarafından  planlanan bir dizi çalıştayın ilkiydi. Mayıs ayının ikinci haftası yapılması planlan Çalıştay Soma faciası nedeniyle 6 Haziran’a ertelendi.

Ancak AK Parti çalıştayı doğal olarak Öcalan ile yürüttüğü görüşmelerin yeni bir evreye taşınması için elverişli bir zemin olarak değerlendirilmesine engel oluşturmaz. Bu evrenin yeni ve Kürt sorununun çözümü bakımından bir sıçrama olup olmadığı tartışma konusudur. Çünkü 18 aydır olanı çözüm süreci diye tanımlamadan daha çok “anlamlı görüşmeler” olarak tanımlamak daha doğru gelmektedir. Çözüm süreci müzakereyi gerektirir. Ortada eşit koşullara ve güce sahip bir müzakere söz konusu değil. Olan doğru tanımlanmadığında yapılacaklar da doğru tespit edilemez. Müzakerenin toplumsal zemini, kurulları yaratılmadığı bir süreçte eskinin aşılması isteğinin yaşandığı ama yerine konacak olanının oldukça/belirsiz, silik olduğu dönem yaşıyoruz.  Bu işin başında itibaren böyleydi ve aşılamadı. AK Parti’nin toplumsal algı yaratmada çok becerikli bir yönetim ve yönetişim uyguladığını kabul etmek gerek.

Toplantının da benzer bir sonuca hizmet edecek tarzda düzenlendiğini söylemek mümkün. Toplantı tam anlamıyla bir AK Parti fotoğrafını sundu. Hem 1990’ların iktidar dili ve yaklaşımı çok belirgindi. Hem de eskiyi aşma arayışının ciddi ipuçları sayıla bilecek dil, tarz ve yaklaşım söz konusuydu. Kısacası arayış ve savruluşlar vardı.

Hükümet tarafından ilk kez çok belirgin ve açık bir biçimde kullanılan bazı ifadeler dikkat çekiciydi. Beşir Atalay’ın “Öcalan’ın mesajlarıyla hemfikiriz, görüşmeleri siyaset zeminine de taşıyacağız, siyaseti etkili kılacağız, takvime bağlanmış yol haritası hazırlayacağız” gibi sözleri, dikkat çekici ve umut vericiydi.

Ancak iç tutarlığa sahip,  süreci çözüme taşıyacak bir sonuç ortaya çıkması için daha yolun ne yazık ki başındayız. Çünkü AK Parti idrak problemini aşma doğrultusunda bir yol alamadı. Aksine hâlâ Kürt sorununu esas olarak bir güvenlik sorunu olarak algılamaya devam ediyor. Bu nedenle de muhtemel olarak ortaya çıkacak yol haritası esas olarak güvenlik konsepti kapsamında olacak. Yani PKK’nin silahları bırakması ve eve dönüşler için düzenleme yapma ile sınırlı bir bakışın hâlâ AK Parti’de hâkim olduğunu bir kez daha gördük. Bilinmeyen yeni bir şey yok. Toplantıya katılan bütün konuklar konuştu. Söylenebilecek her şey söylendi. Ama sonuç ne oldu denirse, bir sonuca ulaşmak için daha böylesi çok çalıştay yapılması gerekir. Hem de her kurum ve zemin yapmalıdır. Çözüm bu türden tartışma ve toplantıların sonucunda ete kemiğe bürünecektir.

AK Parti yönetimin çalıştaydan ne derece memnun ayrıldıklarını bilemiyorum. Çünkü birkaç konuşmacı dışında, katılımcılardan yoğun, etkili tenkit yapıldı ve çok net önerilerde bulunuldu. Türkiye Barış Meclisi açısından kendisini ifade ettiği bir çalıştay olduğunu söyleyebiliriz. “Savaş çalıştayı”, gibi belirlemelere ise katılmam mümkün değil. Bu tür belirlemeler, AK Parti’den hiçbir gerçekliği ve siyasal karşılığı olmayan beklentilerin ürünü olabilir.

Çalıştay, izlediği politikayı masaya yatırmak amacıyla bir parti tarafından yapılmıştır. Başka hiçbir parti temsilcisi çağırılmamıştır. Partiler böylesine toplantılara müttefiklerini çağrılar. AK Parti ile BDP/HDP, bildiğim kadar rakip iki parti. Ortada müzakere olsa bu eleştiri anlaşılabilir. Ama yukarda da izah ettiğim gibi böyle bir şey yok. Var olduğunu sananlar da bir süre sonra yanıldıklarını anlarlar. Bu nedenle bu türden eleştirileri anlamsız ve çocukça buluyorum. Kaldı ki DTP Genel sekreteri toplantının katılımcısıydı. Kısa bir konuşma yaptı ve yazılı görüş sundu.

Toplantıya katılan herkes konuştu. Hem de alfabetik sıra ile. Çalıştayda açılış konuşması yapan beş AK Parti’linin her birinin oldukça uzun konuşması yoğun eleştiriye ve tepkiye yol açtı. Bu konuşmalar hem nezaketen uzaktı hem de dil bakımından barış dili değildi. Nitekim bu konu toplantının ezici çoğunluğu tarafından, yani AK Parti’li konuşmacılar tarafından da eleştirildi. Toplantıda kimseye konuşturmamak gibi bir şey olmadı. Olsaydı da bizim toplantıya devam etme şansımız olamazdı

Çalıştaya  yerel STK’lar da çağırılmamıştı. Bu konu da eleştiri konusu yapıldı. İHD ve MazlumDer Genel Başkanları çağrılmıştı ama gerekçe belirtmeden gelmediler. Ama bu türden konular çalıştayın karakterini belirleyen konular değildi. Eğer yerel STK arasında ayrım yapılmış olsaydı bu tartışma konusu olabilirdi. Gerisi AK Parti’nin demokrasi ve katılımcılık anlayışının zafiyetini gösterir.

2.      Aynı gün Lice’de halkın üzerine ateş açıldı ve iki Kürt genci öldürüldü. Bir taraftan çözüm sürecinin ilerlediği açıklaması yapılırken diğer yandan bu saldırıyı nasıl açıklamak gerekir? AKP cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra masayı devirebilir mi?

18 ay gibi kısa sayılamayacak çatışmasızlık süreci geride kalmış olmasına rağmen taraflar arasında güvensizlik azalmamış aksine derinleşerek sürmüştür. Hükümet, sürecin ruhuna uygun politikalar üretmedi ve gerekli adımları atmadı. Bunun nedeni AK Parti’nin, sorun olarak sadece silahlı PKK’nin varlığını görmesidir. Kürtlerin anayasal eşit yurttaşlık gibi bir sorunun varlığını ve egemenliğin paylaşılması sorununu kabul eden bir ufka sahip değil.  Bundan dolayı her şeyi güvenlik eksenli politikalara indirgiyor.

Güvenlikçi politikalarda ısrar, sürdürülemez gerilimlere ve risklere yol açıyor. Kürt siyasal hareketi silahlı isyandan siyasal direnişe/mücadeleye geçişte eski çatışma kültürünün kalıntılarını bünyesinde taşıyor, devletin eski gaddar uygulamaları ateş çocuklarını yarattı.  AK Parti,  alışık olmadığı ya da yabancı olduğu siyasal direnişle, muhalefetle yüz yüzyüze geldi. AK Parti muhalefeti Salı günleri TBMM kürsünde konuşmak, mitinglerde nutuk atmak sanmaya devam ettiği sürece çatışmasızlığı riske atan Lice gibi problemlerle Türkiye daha çok karşı karşıya kalacağa benziyor.

Hükümetin Kalekol yapımında ısrarcılığının yanı sıra 15 gün, Diyarbakır Bingöl yolunu kapalı tutma yaklaşımı da sürece ciddi bir tehdit oluşturmuştu. Bu açıdan Kürt siyasal hareketi de yeni dönemde sürdürülebilir bir direniş hattı, göze alınabilir bir riskle mücadelesini yürütmeyi beceremezse sorun daha da büyür.

Kısacası Gezi direnişinden solun, Taksim Dayanışmasının başına gelen Lice’de Kürt hareketinin başına geldi. Bütün dinamik yapısına ve tecrübesine rağmen bilerek veya bilmeyerek AK Parti’nin güç gösterisinin parçası oldu.

Ben AK Parti’nin seçimleri dikkate aldığını ama buraya indirgemediğini düşünüyorum. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ne devrilecek bir masa var ne de süreç bitecek. Hem AK Parti’yi hem de sürecin başlatıcısı PKK lideri Abdullah Öcalan’ı harekete geçiren dinamikler varlığını koruduğu sürece bu böyle gider. Zaman zaman kaynayan kazanın kabağı açılarak. Yani iki adım ileri bir adım geri biçiminde çözüme doğru ilerlenecektir. AK Parti ateşin çocuklarına alışacak, Kürt siyasal hareketi de sürecin ruhuna göre davranmayı öğrenecek. Barışın savaşmaktan zor olduğu her gün yaşayarak bir kez daha öğrenilecek.

3.      Kürt siyasal hareketi içinden gelen farklı açıklamalar da kafaları karıştırdı. İmralı ve Kandil’den yapılan açıklamalar sence çelişkili mi? Kürt Hareketi içerisinde Öcalan’ın konumunu “çözüm süreci” çerçevesinde değerlendirir misin?

Kürt siyasal hareketi içinde öteden beri bilinenin aksine farklı görüşler var. Ancak bu bir politik ayrışmaya dönüşecek boyuta gelmedi. Başka bir ifadeyle bu farklılıklar, politik duruş noktasına sıçramadı. Kandil ve İmralı arasındaki farklılık Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan R. Tayyip Erdoğan arasındaki farklılıktan daha derin değil. Hatta tutuklu bir biçimde ”baş müzakereci” olan A. Öcalan’ın elini güçlendirmeye ve dikkatleri ona çekmeye dönük taktiksel açıklamalar yapılıyor, tutumlar alınıyor. Bunun en tipik örneği 2014 Newroz’unda yaşandı. Diyarbakır’da Öcalan’ın mektubu okunmadan önce ilk kez KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık kitleye görüntü ile seslenirken aslında bir yılın muhasebesinin dökümünü yaparak hangi koşullarda diyalogun sürdürüldüğünü hatırlattı, uyarılarda bulundu.

Tabi Öcalan’ın kafası süreç konusunda birçok yöneticiden çok net. Ya da başka bir ifadeyle Öcalan büyük hedefe kitlenmiş durumda. Bu nedenle bütün olaylara ve olgulara sürecin ilerletilmesi ekseninden yaklaşıyor. Aynı netliğin ve kendine güvenin başkalarında da olduğu söylenemez. Bu nedenle kafa karışıklığına yol açan yaklaşım ve tutumlar olabiliyor. Bu benzer süreçlerden geçmiş bütün ülkelerde gözlemlenen bir durum. Ya da olağan bir şeydir. Önemli olan bunun krize dönüşecek veya süreci sıkıntıya sokacak boyutlara ulaşmadan gerekli önlemlerin alınabilmesi ve manevralın yapılabilmesidir.

Öcalan, sadece Kürt hareketi açısından önder olmanın ötesine geçerek,  Kürtlerin büyük bir kesimi tarafından barışın lideri olarak görülmeye başlandı. Hatta bunun Fırat’ın batısına bile sirayet etmeye başladığını söyleyebiliriz. Özellikle Lice’de son yaşananlarla ilgili yaptığı çağrı ve bu çağrının karşılık bulması, Öcalan’ın vaz geçilemez baş aktör olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

Bütün bu söylenenlerden Öcalan ne derse o harfi harfine o olur gibi düz mantık çıkarmak abesle iştigal olur. Aksine Öcalan birkaç yıldır özelikle gençler içersinde fazlasıyla tartışılan ve itiraz edilen bir lider. Ama bunlar onun liderliğinden bir şey almıyor aksine daha da değerli kılıyor. Yeni kuşak itiraz ediyor, sorguluyor ama aynı zamanda büyük bağlılık içersinde. Kısacası Kürtler için Öcalan, fikirleri açısından tartışılamaz değil, barışın liderliği ise tartışmasız.

4.      IŞİD’in Musul’u işgali ve devamındaki gelişmeler bölgedeki Kürt dinamiklerini nasıl etkileyecek?

Musul’un işgal edilmesi aşamasına gelene kadar hem Güney Kürtlerinin hem de genel olarak Kürtlerin eli kuvvetlendi. Son aşamada Kürtler bölgenin temel güçleri arasında gelir oldular. Kürtler, Irak işgaliyle başlayan her krizde konumlarını sağlamlaştırmayı başardılar. Irak’ın en güvenlikli bölgesinin Kürt Bölgesel Yönetimine bağlı bölge olduğu artık çok açık. Sunni Şii çatışma ve rekabetiyle bölgede genel olarak İslami güçlerin etki kazanması, küresel güçler açısında tehlike çanların çalması anlamına geliyor. Irak’ın artık üç bölgeden oluşması kesinleşti. Bu saatten sonra bölge egemenleri bakımında “toprak bütünlüğü” laflarının kağıt üzerinde kaldığı başka bir gerçek olarak karşımıza çıkmıştır. Kürtler bölgede kendi aralarındaki ilişkileri düzeltme yoluna girdiklerinde politik belirleyicilikleri daha da öne çıkacak. Örneğin son krizden yara almadan çıkacağa benzeyen Kürt Bölgesel Yönetimi açısından Kerkük vilayeti artık, Kürt Federal Bölge yönetimiyle ilişkilendirilmiş özerk bir vilayet olacağa benziyor. Gidişat bu yönde. Bu, 2005ten  itibaren KDP’nin temel önermesiydi. Böylece tarihsel bir sorunu Kürtler çözmüş olacaklar. Siyasal İslam ile barışık olmayan çevreler için Kürtler, laikliğin güvencesi oldular.

Hiç kuşkusuz ki, Musul’un işgali ve bölgede yaşananlar Türkiye’ye kendi sorununu müzakereyle çözme zorunluluğunu bir kez daha gösterdi. Bölgesel dinamikler de hükümeti çözüme davet ediyor. Hem de Kürt siyasal hareketinin hükümet karşısında elinin daha da güçlü, hükümetin ise dış politikasının bataklığa saplandığı gerçeğiyle birlikte. Zamanında ve atik davranarak diyalog nasıl görüşmeler tarzına evrildiyse çözümün yasal ve kurumsal yapılarını oluşturmaktan başka yol yoktur.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar