Sessizlik kumpasını bozalım, Cizre’nin, Sur’un elini tutalım! -

Silvan’da, Sur’da, Cizre’de, Silopi’de yaşanan ve artık eski tarz “tenkil ve tedip” operasyonları halini alan saldırılara karşı ülkenin batısındaki sessizlik hepimiz için ürkütücü. Bu suskunluk sadece ve basitçe bir duyarsızlık, bir aldırmazlık meselesi değil. Aslında tam da böylesi bir sessizliği sağlayacak, özellikle Gezi direnişi sonrasında Kürtlerin talep ve haklarına dair “batıda” oluşmuş ilgi ve sempatiyi paralize edecek adımlar yakın geçmişte bir bir atıldı. Suruç da Ankara da “batıdan” Kürtlere uzatılan dostluk ve dayanışma ellerinin vahşice kesilmesine dönük hamleler değil miydi? Seçim öncesinde, özellikle de Ekim başında “batı” illerindeki HDP’ye dönük provokatif saldırılar, milliyetçi-şoven sokak eylemleri hep “batıda” savaşa karşı tepkilerin, Kürtlerin özlem ve acılarına dair sempatinin önünü almak, sokağı bunlara kapatmak için gerçekleştirilmemiş miydi?

Hükümetin Kürt illerine yönelttiği şiddet ve baskıyı yalıtmakta, 1990’ları hatırlatır bir biçimde neredeyse görünmez kılmakta “başarılı” olduğunu kabul etmek durumundayız. Kürt illerindeki ölümler ve devlet şiddeti yeniden sıradanlaşıyor, adeta kanıksanıyor. Tepki gösterilemeyen, teşhir edilemeyen her baskı ve şiddet eylemi bir diğerine davetiye çıkartıyor. “Batıda” Sur’un, Cizre’nin, Silopi’nin çığlığına ses veremediğimiz için hükümet baskı ve şiddetin dozunu pervasızca artırmakta beis görmüyor. Devlet batının sessizliğine, aldırmazlığına güvenerek elini artırıyor.

Ama hükümetin “doğuyu” “batıdan” yalıtmakta gösterdiği başarı bizi yanıltmamalı. Orada “uzakta” cereyan baskı ve şiddet eninde sonunda dönüp her tarafa yayılacak, hepimizi vuracak, daha şimdiden vuruyor. Hükümet Kürt illerini hepimizi teslim alıp terbiye edecek bir baskı laboratuvarı, kocaman bir deney sahası haline getiriyor. “Dahili sömürgede” uygulanan ve “tutan” her yöntem ileride bir gün bizim başımıza da patlayacak. Tam da bu nedenle, Kürt illerinin baskı politikalarının bir test alanı yapılmasına, Kürtlerin tecrit edilmesine karşı durmanın yollarını acilen bulmalıyız.

Kimsenin, hiçbirimizin, Kürt hareketinin yaptıkları ya da yapmadıkları, belki yapamadıklarının arkasına sığınarak, bunları kendi suskunluğumuzun kılıfı haline getirme lüksü yok. Şimdi (muhtemel ya da gerçek) hata, eksiklik ve yanlışları öne çıkarmanın, bunları birer mazeret haline getirmenin zamanı değil.

Neticede sorunumuz “doğal” bir vicdansızlık ya da duyarsızlık değil. Bir kolektif vicdan meselesiyle değil, siyasal bir sorunla karşı karşıyayız. Operasyon ve özellikle sivillere karşı saldırıların böyle “rahatça” yürütülmesine bir nebze dahi olsa mani olacak savaş karşıtı tepkilerin susturulması girişimlerini nasıl boşa çıkartmamız gerektiği sorunuyla. “Batıda” savaş karşıtı bir harekete, bu sessizlik kumpasını bozacak bir harekete, hani derler ya, su kadar ekmek kadar ihtiyacımız var. Barış Bloku’nu yeniden etkinleştirerek, yahut başka bir birleşik zemin tarif ederek savaşa karşı tepkileri yeniden ve adım adım görünür kılmanın yollarını aramalıyız.

Moral üstünlüğü yönetenlerin elinden almak, savaşı durdurabileceğimize dair öz güveni yavaş yavaş da olsa pekiştirmek, sokakta adım adım tekrar nefes alır hale gelmek için, otoriter yuvarlanışa karşı bir imdat freni olabilecek savaş karşıtı hareketin yaygınlaşması için çabalamalıyız. Polisin baskı ve sindirme girişimlerinin karşısında alışageldik eylem formları ve “ritüellerin” ötesine geçebilecek, meşru, barışçıl, fiili, ve geniş kesimlerin parçası olabileceği eyleme biçimleri düşünmek ve bunları orta vadede sistemli bir biçimde planlayarak örgütlemek kaçınılmaz önemde. Bu söylendiği kadar kolay değil elbette. Ama bir yerlerden (yeniden) başlamalıyız.

Sorunumuzun duyarsızlık ya da vicdansızlık değil de bir tür “siyasetsizlik”, yani bütünlüklü, birleşik, çoğulcu ve süreklileşmiş bir savaş karşıtı hareketi yaratmaya soyunmaktan imtina etmek olduğunu hepimizin kabul etmesi, pekâlâ iyi bir başlangıç olabilir…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar