sendikal pratik ve mücadeleye dair – faruk adıgüzel -

Sermayenin işçi sınıfının her düzeydeki örgütlülüğüne yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı günümüzde, işçi sınıfının organik birliğini ve mücadelesini sağlayan sendikal örgütlülüklerin yeni bir perspektifle donanması, yeni döneme uygun mücadele ve örgütlenme yöntemleri geliştirmesi acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. Geleneksel yöntemlerle yapılan “sendikacılık” pratiğinin bugünün ihtiyaçlarını karşılayacak donanımdan yoksun oluşu, sendikaları, emeğin bugünün dünyasının sorunlarına/ihtiyaçlarına cevap verebilecek, yeni program ve stratejilerle örülmüş siyasal bir mücadele geliştirmek gibi bir görevle karşı karşıya getirmiştir.

Günümüzde işçilerin hayatının bütününe sirayet eden ve farklı emek kullanım süreçlerinin en temel ortak keseni haline gelen güvencesizlik; işçinin üretim noktasında istikrar ve süreklilikten yoksun olması ve sosyal güvence-sigorta sorununu kapsamakla birlikte emeğin toplumsal alanda sermaye karşısındaki konumunu ifade eder. Bu doğrultuda sermayenin topyekûn güvencesizleştirme harekâtına karşı sendikal mücadelenin perspektifi, çalışanların hem çalıştığı alanı hem de yaşadığı alanı kapsayacak şekilde geliştirilmeli, bu alanların bütününü gözeten bir noktadan projeler üretilebilmeli, sendikalar çalışanların her sorununda mücadele edebilecek kurumsal bir yapıya kavuşturulmalıdır. Sadece mal ve hizmet piyasalarının değil, “üretim süreçlerinin” de uluslararasılaşması, esnek ve yaygın üretim teknikleri, adına “küreselleşme” dediğimiz esasen sermayenin dünya çapındaki karşı saldırısı olarak şekillenen süreç sadece çalışma alanlarının değil yaşam alanlarının da önemini arttırmıştır. Dolayısıyla, işçinin salt iş yerinde değil işyerinin dışında da bir yaşamı olduğu, yaşadığı sorunların çalışma ve yaşam alanı ile organik bir “bütünlük” arz ettiği ve iç içe geçtiği sendikal hareketin örgütlenme perspektifinde ıskalanmaması gereken bir noktadır.

Şüphesiz ki bu tarz bir sendikal hareketin, emek cephesinin birleşik devrimci mücadelesini yaratma yolunda önemli katkıları olacaktır. Böylesi bir çaba, emek hareketinin gücünü ve müdahale olanaklarını arttıracaktır. Sendikal mücadele, küreselleşen dünyanın ihtiyaçları ekseninde, emek ve demokrasi güçlerinin taleplerini ortak bir politik hat temelinde bütünleştirebileceği ölçüde, emek cephesinin yaratılmasına katkı sunacaktır. Günümüzde sendikalar; sürekli taban kaybetmekte, daha çok “sarı olan” renkleriyle sistem sınırları içinde erimekte, üyelerinin ekonomik taleplerini dahi savunamamaktadır. Her şeyin metalaştığı, en temel insani değerlerin yok edildiği, geniş toplum kesimlerinin her alanda “piyasanın saldırısına” maruz kaldığı bir süreçten geçiyoruz. Para ve paranın tahakkümü umutlarımızı, özlemlerimizi ve geleceğimizi ellerimizden alarak, emekçileri “geçmişsiz-geleceksiz” bir yalnızlığa mahkûm ediyor. Giderek yalnızlaşan ve parçalara ayrılıp kendine dahi yabancılaşan insanın, paylaşma ve dayanışma ilişkilerini yeniden üreten örgütsel formlara ihtiyacı vardır. Dayanışma ağlarının kurulmasının sendikal mücadelenin önemli bir unsuru haline gelmesi, sermayenin işçi sınıfını itibarsızlaştırma, inisiyatifsizleştirme ve vasıfsızlaştırma harekâtına karşı işçi sınıfının yeniden öz güven ve öz saygı kazanması açısından son derece önemlidir.

Sendikaların örgütsel yapılarında ve mücadele pratiklerinde kapsamlı bir dönüşümü gerektiren toplumsal bir bütünleşme stratejisi oluşturulmalıdır; güvencesiz emekçiler ile işsiz kesimler arasında dayanışma ağlarının güçlendirecek yapılara ihtiyaç vardır. Sağlık ocakları, alternatif eğitim merkezleri ve kültür evleri, kadın aktivite merkezleri, kooperatif örgütlenmeleri gibi pratiklerin yaygınlık kazanmasıyla bu tür yapılar hayata geçirilebilir. Çok doğaldır ki, böyle bir anlayışın ve bu anlayışın gerektirdiği atılımların “geleneksel sendikacılığın” sınırları içinde kalınarak gerçekleştirilebilmesi olanaklı değildir. Sınıfın “temsil ve mücadele biçimleri” değişmiştir ve sendikal mücadele, teorik-politik ve pratik düzeylerde sürecin ihtiyaçları ekseninde kendilerini yenilemek zorundadır.

Sendikal mücadele, kendini sadece işyerlerinin sorunlarıyla sınırlamamalı; yaşam alanlarına, toplumsal ve çevresel sorunlara da duyarlı biçimde mücadele perspektifini bu “bütünsellik” üzerinden kurmalıdır. Bu doğrultuda diğer tüm toplumsal muhalefet dinamikleriyle ortak bir duruş ve mücadele hattı yaratabilir ve bu dinamiklerin işçi sınıfının mücadelesiyle organik bağlarının kurulmasıyla işçi sınıfının “tarihsel düşmanı” olan sermayenin pervasızca saldırılarını durdurabilir.

Mücadelenin “ilerleyen-gerileyen” boyutlarıyla bir süreklilik arz ettiğini düşünürsek, bugün sınıf mücadelesinin emek cephesi açısından “gerilediğini” söylemek zorundayız. Sendikalar; mücadele tarihinin en geri ve daralmış dönemini yaşarken, işçi sınıfı içerindeki örgütlülüğünü ve etkisini de kaybetmiş görünüyor. Ancak mücadele içinde şekillenecek bir sendikal hareket kendini geliştirme yetkinliğine sahip olacaktır.

Sendikalar, bir zamanlar sahip olduğu yetileri ve kitleselliği ancak onu kaybettiği yerde yani mücadele içinde yeniden kazanabilir. Farklı toplumsal muhalefet kesimleriyle sermayenin egemenliğine karşı somut bir duruşu “hemen şimdi”, hemen şimdiden başlayarak yaşama geçirmek artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Hantal-bürokratik bir yapı içinde eyleyen ve mücadele perspektifi sadece ücret artışı talepli toplu iş sözleşmeleriyle sınırlı olan “sendikacılık” dönemi artık bitmiştir! Yeni bir sendikal hareket, sınıf mücadelesinin zengin pratiğinde er ya da geç kendi yolunu açacaktır. Böyle bir sendikal hareket zemininde sınıf mücadelesinin organik aktörleri de yükselecektir.

 

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar