Seçimlere giderken CHP ve kapasite sorunu – Derya Kömürcü -

7 Haziran seçimlerine yaklaşık iki ay kadar bir süre kalmışken başkanlık tartışması, AKP’nin çıkaracağı milletvekili sayısı, HDP’nin % 10’luk ülke barajını geçip geçemeyeceği ve hatta “çözüm süreci” bağlamında AKP’den kopması muhtemel milliyetçi oylarla MHP’nin oy oranında bir sıçrama olup olmayacağı siyasetin gündemini belirliyor. Tuhaf, ama nedense kimseyi şaşırtmayan bir şekilde anamuhalefet partisi CHP ise neredeyse tamamen bu gündemin dışında kalıyor. 2011 seçimleri öncesinde Deniz Baykal’ın gidişi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasının ardından esen rüzgar, 30 Mart yerel ve 10 Ağustos cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra çok açık bir biçimde dinmiş görünüyor. Öyle ki, sadece kamuoyunun değil bizzat CHP’lilerin bile 7 Haziran’a ilişkin partilerinden çok büyük beklentileri olduğunu gözlemlemek güç. Nihayetinde genel başkan Kılıçdaroğlu bile maksimum oy beklentisini % 34-35 olarak belirlemiş durumda.

Buna karşın geçtiğimiz hafta içinde CHP’lileri heyecanlandıran ve harekete geçiren şey, –tarihsel sürekliliğine uygun bir biçimde– dışa değil, içe dönük siyaset oldu. Genel merkezin aldığı 41 ildeki 45 seçim bölgesinde kontenjan dışındaki milletvekili adaylarını belirlemek için ön seçim yapma kararının ardından partililer enerjilerinin önemli bir kısmını parti içi siyasete kanalize ettiler. 29 Mart’ta gerçekleştirilen ön seçimde 760 bin civarındaki CHP üyelerinin yaklaşık % 55’i milletvekili adaylarını belirlemek için oy kullanırken, çıkan sonuçlar CHP tabanının beklenti ve tercihleri konusunda pek çok veri sundu.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Türkiye gibi parlamenter siyasetin liderlerin iki dudağının arasından çıkacak emirlere indirgendiği bir ülkede CHP’nin yıllar sonra yeniden hayata geçirdiği ön seçim mekanizması, siyasetin alanını genişletmesi ve tabanın gücünü artırması açısından başlı başına önemli bir gelişmedir. Ön seçimin gelecekte de devam etmesi ve hatta diğer partileri de benzer bir uygulamaya yöneltmesi durumunda, genel merkez odaklı siyaset anlayışının zayıflaması ve yerellerin güçlenmesini sağlayacak bir siyasal ortam oluşabilir. Bu durum, kuşkusuz tam da 7 Haziran seçimlerinin bağlamını oluşturan rejim tartışması ve “bekleme odasındaki parlamenter sistemin” geleceğinden bağımsız değildir.

Öte yandan ön seçimin CHP içindeki yansımalarını da göz ardı etmemek gerekir. Mayıs 2010’da CHP lideri seçildiği günden bu yana Kılıçdaroğlu, tıpkı 80’lerin sonu, 90’ların başındaki SHP lideri Erdal İnönü gibi, parti içinde güç mücadelesi veren gruplar arasında kendisini bir denge unsuru olarak göstermeye çalışıyor, mecbur kalmadıkça açık bir pozisyon almamaya gayret ediyordu. 2011 seçimleri öncesinde milletvekili aday listeleri hazırlanırken de böyle bir denge arayışı belirleyici olmuş, nitekim bugünkü CHP meclis grubu da bu dengeyi birebir yansıtan bir bileşene sahip olmuştu. Melda Onur’la Mehmet Haberal’ı, Sezgin Tanrıkulu’yla Sinan Aygün’ü yan yana getiren bir grup. Süreç içinde bu denge ulusalcı kanat aleyhine bozuldu. Gezi direnişinin ardından ortaya çıkan enerji ve AKP-Gülen cemaati çatışmasının etkileri, ulusalcı kanadın parti içinde marjinalleşmesini beraberinde getirdi. Birgül Ayman Güler, Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum gibi isimlerin partiden ayrılmasıyla ulusalcılar ricat etmeye zaten başlamıştı. Ön seçim sonuçları, hem ulusalcıların hem de Baykalcıların yenilgisini tescil etti. Partinin Kılıçdaroğlu dönemi öncesindeki 10 yıllık genel sekreteri Önder Sav, Nur Serter, Dilek Akagün Yılmaz gibi isimler aday listelerine bile giremezken, Deniz Baykal kendi bölgesi Antalya’da birinci olmayı başaramadı.

Geride kalan 5 yıl içinde Kılıçdaroğlu parti içindeki gücünü konsolide ederken bir yandan da CHP’yi siyasal yelpaze içinde bir merkez partisi pozisyonuna yerleştirmeye çalıştı. Bugünlerde “sağa açılma” olarak da adlandırılan bu strateji, yeni olmadığı gibi, Baykal döneminden de özü itibariyle hiçbir fark içermemektedir. Temelde merkez sağın krize girdiği bir ortamda siyasal İslam karşısındaki en geniş cepheyi kurmayı hedefleyen 15 yıllık Baykal stratejisinin yerini AKP karşıtı tek bir oyu bile dışarda bırakmayacak bir söylemi benimseyen “herkes için CHP” stratejisi almıştır. Bu söylem içinde sosyal demokrat ve popülist vurguların önceki döneme oranla arttığı doğrudur, fakat bu artış, parti kimliği ve ideolojisine yansımış değildir. Nitekim CHP üyelerinin oylarıyla oluşan ön seçim tablosu da belirgin bir ideolojik tercihi ortaya koymaktan uzaktır. Bu bağlamda CHP tabanının “sağa açılıma” destek vermediğini söylemek mümkünse bile, 2-3 ismi öne çıkararak CHP tabanında “sol rüzgarlar” estiğini iddia etmek gerçekliği değil, olsa olsa bir temenniyi yansıtmaktadır.

Ön seçimde CHP üyeleri, halihazırdaki milletvekilleri arasından toplumsal muhalefetin yanında yer alan, yolsuzlukları gündemde tutan ve bu özellikleriyle kısmen medyatik hale gelen Mahmut Tanal, Aylin Nazlıaka, Özgür Özel, Aykut Erdoğdu gibi isimleri ödüllenmiştir. Buna karşın 2011 seçimlerinde genel merkez kontenjanından milletvekili olup da bu kez ön seçime girmek zorunda kalan isimlerin çoğu örgütün desteğini almakta zorlanmıştır. CHP üyelerinin bir yenilik arayışında olduğu, örgüt içinde çalışan isimlerin ödüllendirildiği açıktır.Özellikle eski il başkanlarının ön seçimde elde ettiği başarı dikkat çekicidir. Ancak yine de örgüt binaları en tenha parti olan CHP’de üyelerin bu isimleri pratik siyaset içinde birlikte oldukları için değil, tanınırlıklarından dolayı seçtiğini de not etmek gerekir. Aynı şekilde CHP tabanının takip ettiği Halk TV, Yurt gazetesi, Gerçek Gündem internet sitesi gibi mecralarda en çok gördükleri isimlere de yüksek oranda oy verdikleri görülmektedir (Dursun Çiçek, Eren Erdem, Barış Yarkadaş).

Ön seçim sonuçlarını değerlendirirken parti içinde son yıllarda yaşanan bir değişimin de etkisini göz ardı etmemek gerekir. Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasının ardından örgüt bağlamındaki en önemli değişimlerden biri eski SHP kadrolarının yeniden CHP içinde aktif siyaset yapar hale gelmesidir. Baykal döneminde tasfiye edilen ya da küstürülen eski SHP’liler, son birkaç yıl içinde parti örgütü içinde il-ilçe başkanlıkları ya da yönetimlerinde ağırlık kazanmıştır. Bunun doğrudan sonucu olmasa da, ön seçim sonuçları göstermektedir ki CHP içinde hâlâ belirgin bir Alevi gücü söz konusudur ve bu güç milletvekili aday adaylarına yansımış durumdadır.

Öte yandan parti liderinin ön seçim öncesinde gençlerin ve kadınların desteklenmesi doğrultusundaki demecine rağmen, bu desteğin yeterli düzeye ulaştığını söylemek güçtür. Örneğin Kılıçdaroğlu’nun aday adayı olarak birinci çıktığı İzmir’deki sıralamada seçilebilecekler arasında tek bir kadın aday bulunmamaktadır. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun kadın ve genç adaylar vurgusunu kendi belirleyeceği kontenjan adayları içinde ne kadar hayata geçireceğinin de ayrıca takip edilmesi gerekir.

Ayrıca ön seçim sonuçları üzerinden estirilen değişim rüzgarının ne derece parti söylemi ve politikalarına yansıyacağını da önümüzdeki iki ay içinde göreceğiz. Gerçi Kılıçdaroğlu’nun “demokrasi, medya özgürlüğü entelektüellerin ilgi alanında, vatandaşın ilgisini çekmiyor. Biz vaatlerimizi ekonomi alanında yoğunlaştıracağız” dedikten sonra Kemal Derviş’e ekonomi bakanlığı teklif etmesi, söz konusu ekonomi politikalarının içeriği konusunda ipucu vermiyor değil. Sonuçta kendini çeşitli güç odaklarına beğendirme, onlara CHP’nin “güvenilir” ve “sadık” bir siyasal aktör olduğunu ispatlama kaygısı, SHP’den beri devam eden bir özelliktir. Bu anlamda CHP geleneği hep mücadeleden önce uzlaşmayı örgütlemenin peşinde olmuş, bu yüzden de toplumsal muhalefetle bağ kurmak konusunda ya başarısız olmuş ya da hareket yükselip CHP de o dalgaya bindiğinde parti hep hareketi dizginleyen bir etki yaratmıştır. 1980’lerin sonundaki “işçi baharı”ndan Gezi direnişine uzanan 25 yıllık dönem bunun örnekleriyle doludur.

CHP, AKP karşıtlığını toplumsal-sınıfsal bir düzlemde kurgulamadığı sürece sağa da açılsa, sola da açılsa, açılım denilen şey birkaç etiket ismin partiye katılıp aday gösterilmesinden başka bir şey olmayacaktır. Topluma hiçbir şekilde dokunmayan böyle bir açılımın da seçmen tercihlerinde radikal bir değişime yol açması beklenemez. Umalım ki 7 Haziran seçimleri, 5 yıldır süren ama bir türlü somutlaşamayan CHP’nin yenilenmesi meselesini nihayete erdirsin. Artık parti içinde bir güç sorunu yaşamayan Kılıçdaroğlu’nun partinin toplumsal tabanında tepkiye yol açacak bir yenilenmeden (eğer böyle bir şey varsa tabii) çekinmesini gerektirecek pek bir neden kalmamış görünmektedir. Kutuplaşmanın sadece siyasal değil, toplumsal boyutta da bu derece keskinleştiği bir ortamda CHP’nin toplumsal tabanında da ciddi bir kopuşun gerçekleşme ihtimali yoktur. Yenilenme konusundaki engel, parti içi ya da parti dışındaki kısıtlardan çok, ciddi bir kapasite sorununa işaret etmektedir. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, iradi olarak başka türlü bir siyaset yapmadığı için değil, yapısal olarak yapamadığından, en üst kadrolarından taban örgütlerine kadar kapasitesi bu kadar olduğu için bu haldedir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar