seçimlere bir kala chp – onur doğulu & erkan doğan -

 

Birkaç gün önce eski içişleri bakanı İdris Naim Şahin’in CHP’li bir belediye başkan adayına destek verdiği haberi internette dolaştı. İçişleri bakanlığı döneminde yaptığı skandal açıklamalarla gündemi bolca işgal etmiş Şahin’in (‘taklacı’ bakan olarak da bilinir)Biber gazımız %100 organik, doğal. Biber gazından kimse ölmedi” sözleri hala hafızalarımızda canlılığını koruyor. Normalde şaşkınlık yaratması beklenen bu acayip ittifak, yaşadığımız bu pek enteresan günlerin bir neticesi olsa gerek, pek az insanı şaşırtıyor. Bu türden haberler okuyanları artık pek hayrete düşürmüyorsa, bunda CHP’nin yerel secim kampanyası boyunca sürdürdüğü siyasetin de bir rolü var. CHP yerel seçimlerde Ankara’da MHP’nin eski adayı Mansur Yavaş’ı aday gösteriyor, partinin genel başkanı seçim çalışmaları sırasında MHP’nin alamet-i farikası bozkurt işaretleri yapıyor, Gülen cemaatiyle konjonktürel olup olmadığını, ölçeğini ve kapsamını tam olarak bilmediğimiz bir ittifak yürüyor.CHP bir taraftan MHP tabanına “sıcak” mesajlar gönderiyor bir taraftan Gülencilerin ses ve görüntü arşivinden çıkacak yeni “turpları” bekliyor. CHP’nin bu ölçüsüz pragmatizminin örneklerini daha önceki seçimlerde de gördük, muhtemelen görmeye de devam edeceğiz.

Bu fantastik ittifak denemeleri,‘her ne pahasına olursa olsun’ AKP’yi iktidardan göndermek anlayışının bir ürünü. Bu hedefi gerçekleştirmek için siyaseten en enteresan seçenekler de dâhil bütün ittifak ihtimalleri deneniyor. RTE’yi bu yerel seçimlerde mümkünse iktidardan uzaklaştırmak, değilse de en azından zayıflatmak hedefiyle, aslında provası 2009 yerel seçimlerinde yapılmış olan seçim taktiğinin yeni koşullar altında ve Gülen cemaatinin desteğiyle yeniden hayata geçirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu taktik, mesela yerel seçimlerde en önemli mücadelenin yaşanacağı İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı yarışında, AKP adayının karşısında en güçlü seçenek olduğu düşünülen CHP adayı Sarıgül’ü desteklemek üzerine kurulu.

Tek ortak noktaları “AKP’den kurtulmak” olan, içerisinde CHP, ulusalcılar, Gülenciler, TÜSİAD, Aydın Doğan medyasının yer aldığı ve MHP’nin tabanına da göz kırpan bu sınıflar üstü ittifaka solun içerisinden de bazen açıktan bazen üstü kapalı destekler veriliyor; mesela “tatava yapma” gibi popüler kampanyalar örgütleniyor. CHP merkezli yerel secim stratejisini solun daha geniş kesimlerine yaymayı, buralarda kararsız kalmış kesimleri de Sarıgül’e ve Mansur Yavaş’a oy vermeye ikna etmeyi hedefleyen bu girişimler, eğer AKP’den kurtulmak istiyorsak elimizi biraz kirletmenin pek bir mahsuru olmadığını savunuyor. Aynı zamanda, İstanbul’da HDP’nin ve eş başkan adayları Pınar Aydınlar ve Sırrı Süreyya Önder’in solun oylarını böldüğünü ve HDP’nin seçim faaliyetinin AKP’ye dolaylı destek anlamına geldiğini ima ediyor, Aydınlar ve Önder’in Sarıgül lehine çekilmesini arzuluyor.

CHP’ye gönülsüz de olsa oy verecek olan solcuların, sosyalistlerin iki tane temel tezi var. Bunlardan birincisi, Türkiye’nin tek ve yakıcı sorunun AKP’den ne pahasına olursa olsun kurtulmamız gerektiği.  Eğer bu hedef gerçekleştirilemezse Türkiye’yi içeride otoriterliğin daha da pekiştirilmiş ve şiddetlenmiş bir versiyonu, dışarıda ise Suriye ile savaş gibi bir felaket bekliyor.

İkinci ve görece daha “stratejik” gözüken tez ise, Gezi ile politikleşen milyonlarca kişinin doğal olarak AKP’den kurtulmak için CHP’ye oy vereceği, bu kitle ile psikolojik bir kopuş yaşamamak ve bu kitlenin bir mağlubiyet yaşayıp moral bir çöküşe düşmesini engellemek için bu kitle ile beraber CHP’ye oy vermek gerektiği.

Kuşkusuz yolsuzluk batağına batmış, her türlü otoriter ve anti-demokratik yöntemi denemekten imtina etmeyeceğini defalarca göstermiş olan AKP’den kurtulmak Türkiye’de ki tüm muhalefetin ve dolayısıyla sosyalistlerin birinci görevi. Fakat sosyalistlerin bu hedefleri çerçevesinde kitleleri maceracı ve boş hayaller peşinde koşmaya sevk etmeyecek, somut ve uygulanabilir bir stratejiye de sahip olmaları gerekiyor.

Gezi direnişi, on yılı aşan bir süredir hükümette bulunan AKP’ye tarihinin en büyük sarsıntılarından birini yaşattı. En önemlisi AKP’ye çoğulcu, özgürlükçü ve devrimci bir zeminde muhalefet edilebileceğini ve bunun işe yarayabileceğini gösterdi. Gezi AKP için sonun başlangıcı oldu. Fakat aynı zamanda, AKP öncesi dönemin muktedirlerinin çıkarlarının temsilcisi olan ve bir restorasyon arzusuyla yanıp tutuşan güçlerin manipülasyonlarına gelmeyecek kadar büyük, coşkun ve zengin bir muhalefet olduğunu da gösterdi. Gezi Direnişi’nin ortaya çıkardığı enerjiyi, “AKP gitsin de, sonrasına bakarız” pragmatizmine feda edemeyiz. Gezi’nin enerjisini bu pragmatizmin en büyük icadı olan Sarıgül’ün arkasına yedekleyemeyiz. Gezi ile çıkarları gereği pragmatik bir ilişki kurmuş tüm bu kesimlerin iktidarında ilk kurban edilecek şeylerden biri Gezi’nin çoğulcu, özgürlükçü ve devrimci mirası olacaktır.

Bugün, yakın tarihimizde hiç olmadığı kadar bağımsız bir muhalefet çizgisi örgütleme olanağına sahibiz. Laik-batılı / muhafazakar-dindar saflaşması ve çeşitli kültürel kodlar üzerinden şekillendirilmiş Türkiye siyasetini başka bir eksen üzerinden enlemesine bölme şansımız var.

AKP’nin oy kaybetmesi kuşkusuz yaklaşan seçimlerde (hem yerel, hem genel, hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde) birinci önceliğimiz. Fakat meydanlarda yağlı urgan sallayan, müzakere masasını tekmeyle devireceğini ilan eden, daha düne kadar “imamın ordusu” olarak isimlendirilen cemaat ile açıkça ve gönüllü olarak ittifak kurmaktan çekinmeyen ve cemaatin devlet içerisindeki yapılanmasını yeniden tahsis edeceğini ilan eden CHP ve MHP’nin peşine takılmak, bu iki partinin oylarının arttırmasını murat etmek, hatta bu iki partiye oy çağırmak en kibar ifade ile naifliktir.

Sosyalistlerin bu kritik virajda öncelikli görevi, cemaatin bir “turp” daha açıklayarak AKP’yi devirmesini bekleyen kalabalıklara başka bir alternatifin daha olduğunu anlatmaktır. Unutmayalım ki Gezi’den kasetlere uzanan dramatik yolculuğumuzda, kitlelerin bu derece pasifize edilmesinde sosyalistlerin de maalesef büyük payı var. Gezi’den beri sokağa çıkan milyonlarla sosyalistler arasında bir güven ilişkisi kurulamamıştır ve bu gelinen noktada yakın tarihimizin en büyük ayaklanmasına katılan milyonlarca kişi “bas geç” gibi kampanyalar çerçevesinde milliyetçi, neo-liberal politikaların savunucusu adaylara oy vermek durumunda kalacaklardır.

Sosyalistlerin seçimler ile geçecek bir yılın ardından Türkiye siyasetinde görünür bir güç olarak yer almasının olanakları vardır. Barış sürecinin devam etmesi, Gezi ile politize olan milyonların milliyetçilik batağına saplanmaması, muhalefetin sistem karşıtı bir pozisyona çekilip yapay bölünmeler yerine gerçek saflaşmaların öne çıkması için Türkiye siyasetinin sosyalistlere ihtiyacı var.

İçinden geçtiğimiz siyasal iklimde kolay, kestirme çözümler yok. Siyasal ufkumuzu sadece AKP’nin gönderilmesi anlayışı ile sınırlandıramayız. AKP öyle ya da böyle, bu seçimde ya da bir sonraki seçimde iktidarı kaybedecek. AKP gittikten sonra nasıl bir Türkiye’nin kurulacağı bizi daha çok ilgilendirmeli. Eğer yeni bir otoriterlik dalgasıyla karşılaşmak istemiyorsak, müzakere sürecinin güçlenerek devam etmesini istiyorsak, Gezi’nin çoğulcu, özgürlükçü ve devrimci mirasını korumak, canlı tutmak ve yeniden üretmek istiyorsak bunun cevabı “Tatava yapma, bas geç!” olamaz. Bu yerel seçimlerde, bu siyasal perspektife en uygun yaklaşım barışın, kardeşliğin, ezilenlerin sesi olacak seçenekleri, yani HDP’yi ve sosyalistlerin tabanı olan kimi yerellerde solun ortak adaylarını desteklemek olacaktır.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar