Seçimlerden Sonra: Sabırlı bir Acelecilikle… -

1 Kasım seçimleriyle birlikte, Gezi direnişiyle başlayan ve AKP’nin görece gerilemesi ve hegemonik kapasitesinin daralmasıyla karakterize olan bir politik çevrim tamamlanmış oldu. Bu seçimi bizler için (adını koymaktan korkmayalım) bir yenilgi haline getiren, HDP’nin (seçim bildirgesinin dahi yasaklandığı, genel merkezinin yakıldığı bir seçim “yarışında”) yaşadığı kısmi düşüş değildir. Esas neden, Gezi direnişiyle başlayıp tapelere ve uzatmalı seçim sürecine uzanan bu siyasal çevrimin kapanması, yani AKP’nin yavaş ve göreli de olsa gerileyişinin (elbette cebir ve hileyi de içeren yollarla) hiç değilse belli bir süre için durdurulmuş olmasıdır. AKP’nin neoliberal otoriterizmi ciddi yaralar almış, ancak daha da sağa kırarak, ona has muhafazakâr popülizmin otoriter-baskıcı karakterini iyice pekiştirerek bu yaralarını (elbette şimdilik kaydıyla) sarmayı başarmıştır.

Kapitalist kriz ve uluslararası siyasal sistemdeki hegemonya bunalımının mevcut siyasal mimariyi dünya ölçeğinde kırılganlaştırıp istikrarsızlaştığı bir dönemdeyiz. Bu bakımdan siyasal belirsizliğin kural olduğu bir devirde önümüzdeki döneme ilişkin “büyük” kestirimlerde bulunmak elbette güç. Ancak AKP hükümetlerinde cisimleşmiş neoliberal otoriter rejimin baskıcı ve şefçi kapasitesinin yüksek bir hâkim parti modeline doğru evrildiği, hatta bu durumun hiç değilse bir dönem için belli bir istikrar kazanacağı pekâlâ iddia edilebilir. Söz konusu “istikrar” hakkında iki belirlemede bulunmak gerekir: Öncelikle gerek yukarıda kabaca anılan dünya durumu gerekse AKP iktidarının iç çelişkileri dolayısıyla zayıf bir “istikrar” söz konusu olacaktır. İkincisi, AKP ama özellikle de Erdoğan mezhebi-etnik-kültürel başlıklarda polarizasyon ve hatta şiddeti bir yönetme ve denetim altına alma yöntemi addettiği için bu “istikrar”, öyle bildik istikrarlardan olmayacaktır.

Hangi yenilgi?

Bu olumsuz koşullardan çıkışa dair adımları tartışabilmek için seçim sonuçlarının bir kez daha teyit ettiği ve Başlangıç zemininde zaman zaman yinelediğimiz “karamsar” denebilecek bir belirlemeyi hatırlatmak gerekiyor: Emekçilerin sosyal, iktisadi ve siyasal gücünün kırılması süreci olarak neoliberal kapitalizm, Türkiye’de tayin edici zaferler kazanmıştır. Sendikaları işlevsizleştirerek emekçilerin ekonomik örgütlülüğün dağıtılması, kentsel dönüşüm projeleriyle alt sınıfların kentin kamusal alanından uzaklaştırılması ve görünmez kılınması, taşeronlaştırmayla çalışma mekânının bütünlüğünün dağıtılması, güvencesizleştirmeyle emekçilerin toplumla ve kendi sınıf kardeşleriyle bağının bulanıklaşması, neticede sınıfsal güç dengelerini sermaye lehine radikal bir biçimde bozmuştur. AKP’nin “mahareti”, bu bozulmayı emekçileri siyaseten pasifize edip onların rızasını devşirerek mümkün kılmasıdır.

Yani seçimlerdeki kısmi yenilgi, çok daha büyük ve uzun erimli bir yenilginin dolaylı bir sonucu sayılmalıdır. Bu anlamda onca cinayete, yalana, dolana ve yolsuzluğa rağmen toplumun önemli bir bölümünün AKP’ye oy veriyor olmaya devam edişi, “vicdansızlıkla”, “Anadolu gericiliğiyle” ya da “toplum olamama” ile değil, alt sınıfların sadece AKP devrinde değil, son otuz beş yılda aldığı ardışık yenilgilerin neticesinde kendi kaderini kolektif olarak tayin edebilme ve bir sınıf olarak davranabilme kapasitesindekimuazzam düşüşle ilgilidir. Emekçilerin kolektif özgücünde, kendi çıkarları için kendi kendini örgütleme ve eyleme geçme potansiyellerinde yaşanan o büyük erozyon telafi edilmeden “sağcılaşmaya” sürekli bir takoz konamaz. Bu erozyon günü kurtarma hedefli bir “yoksulluk-yoksunluk siyasetine”, içinden çıkılması zor bir klientalist bağımlılığa dönüştükçe AKP’nin alt sınıflar üzerindeki ideolojik- politik hâkimiyet ve denetimini kırmak çok zor.

Yine Başlangıç zemininde tekrar edegeldiğimiz “gerçekçi” bir belirlemeyle devam edelim: Toplumsal ve siyasal güç dengelerinde sermaye lehine söz konusu olan bu kayma tersine çevrilmedikçe,yani alt sınıfların eyleme ve örgütlenmeye dönük kolektif enerjisini kışkırtıp kitlelere yeniden özgüven kazandıracak direniş ve mücadeleler yaşanmadığı müddetçe sosyalist solun yeniden anlamlı ve etkili bir siyasal aktör halini alması mümkün olamaz. Zira sosyalist solun mevcut (ve uzatmalı) krizi, alt sınıfların kolektif özgücündekibu düşüşün bir ifadesinden başka bir şey değil.

Gezi’den Kalanlar ve Sosyalist Hareket

Gezi direnişi elbette sosyalist hareket açısından beklenmedik büyüklükte bir toplumsal kabarışa yol açmış ve bu anlamda da çok değerli pratikdeneyimlerin biriktirilmesi için bir vesile olmuştur. Ancak Gezi tüm zaaflarımızı kapatamaz. Gezi direnişinin memleketin batısında yol açtığı o devasa siyasallaşmanın sınırları konusunda kendimizi kandırmamalıyız. Son üç yılın yaygın yeniden siyasallaşmasının on yılların depolitizasyon ve deradikalizasyonunun sonuçlarını öyle kısa zamanda berhava edemeyeceği açık. Toplumsal hareketlerdeki canlanmanın, Gezi sonrasında özörgütlülük ve fiili direniş/doğrudan eylem yönündeki kısmi deneyimlerin, işçi sınıfı ve sosyalist solun siyasal ve sosyal alandaki örgütlü gücünde son otuz yılda yaşanan erozyonu öyle bir çırpıda telafi edebilecek boyutlarda olmadığını hesaba katmalıyız.

Bu durumun yarattığı o büyük çaresizliğimizi tek başına Kürt Özgürlük Hareketi’nin sunduğu ciddi olanaklar vasıtasıyla da aşmak mümkün görünmüyor. Başka bir yazının konusu olsa da muhayyel Kürt siyasal coğrafyasıyla, yani Kürt hareketinin on yıllar içerisinde biriktirdiği ciddi deneyimler ve yol açtığı o derin siyasallaşmayla memleketin batısında yaşanan siyasal deneyimlerin cılızlığı arasındaki farkın öyle bugünden yarına telafisi mümkün görünmüyor. Bu iki siyasal “coğrafya” arasındaki toplumsal derinlik, siyasal ritim ve zaman açılarından ciddi bir asimetri söz konusu. Tam da bu asimetri dolayısıyla Kürt siyasal coğrafyasındaki mücadele araç ve yöntemlerinin batıya “mot a mot” tercümesi mümkün değil.

Gelelim “vahim” sıfatını hakeden belirlemeye: Toplumsal karşılığı iyice cılızlaşmış, toplumsal ve sınıfsal mücadele alanlarındaki bütünlüklü “inşa” faaliyetlerinden giderek uzaklaşmış, bu nedenle de “ortaya”, yani genel “kamuoyuna” konuşur hale gelmiş sosyalist solun siyasal hattı giderek daha fazla “genelin” hassasiyetleri çerçevesinde şekilleniyor. Bu durum, sosyalist solun politik ve ideolojik tutarlılığını yitirmesi ve giderek düzen içi tavır alışların belirleyici hale gelmesi anlamına geliyor. Muhalefetin ufkunun genel geçer (sınıfsal muhtevası cılız) bir “AKP karşıtlığı” ile sınırlanması neticesinde sosyalist sol ayırt edici bir ideolojik-politik referans noktası olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda.

Tam da bu anlamda, Gezi direnişinden son seçimleresosyalist solun ezici çoğunluğunun AKP’nin aktüel taşıyıcısı olduğu neoliberal otoriterizme karşı mücadeleyi “AKP’nin (hatta ‘sarayın’) gitmesi” tartışmasına indirgemiş olmasının bedeli büyük oldu. “Sade suya tirit” bir Erdoğan karşıtlığı, yani AKP’ye sosyal-sınıfsal içeriği son derece cılız bir muhalefet, geniş kitlelere hitap etmenin kolay bir yolu gibi görünse de aslında siyasal çekişmenin liberal demokratik temalar etrafında bir kültürel kamplaşma görünümü almasına neden oldu. AKP’ye Türkiye sağının önemli bir bölümünü konsolide edecek bir anlatı yaratma, üstelik bunu cazip kılma fırsatını sunan bir tutumdu bu.

Tam da bu yüzden, Gezi direnişinin açığa çıkardığı o yaygın siyasallaşmanın ancak AKP’nin tabanında yaratabildiği çatlaklar oranında gelişebilip kazanabileceğini, aksi takdirde bir “mahalleye” tecrit edileceğini ve zaman içinde sönümleneceği büyük oranda hesaba katılmadı.Türkiye’nin yüzde şu kadarı şöyle, bu kadarı böyle şeklindeki “bloklar siyasetinin” düşmana yarayan bir tutum olduğuda bir türlü görülemedi, görülemiyor. Seçimlerden sonra dahi memleketin şu kadarı solcu, şu kadarı sağcı şeklinde yüzde hesaplarıyla durumu idare etmeye çalışanlarımız var.Oysa seçim sonuçlarıyla güncellenen sağ ve sol arasındaki bloklaşma, sınıfsal bir polarizasyona tekabül etmiyor. Bu kutuplaşma Bursa’da sendika-patron-devlet üçgenine bayrak açıp “metal fırtınayı” yaratan işçilerin önemli bir bölümünün dahi muhtemelen dönüp AKP’ye oy vermesine yol açan ve aşamazsak hepimizi yutacak bir kültürel yarık.

Yeniden inşanın parametreleri

Bu belirlemelerin işaret ettiği oldukça sıkıntılı bakiye karşısında ne yapmalı? Açık konuşalım: Ezilenlerin gündelik deneyimleriyle bağını büyük ölçüde yitirmiş, işçi sınıfı içerisinde anlamlı bir varlığı ve etkisi olmayan sosyalist hareketin yeniden kuruluşunu toplumsal mücadeleler içerisinde anlamlı bir yer edinmeksizin hızlandırmaya, “kestirmeden” giderek yolu kısaltmaya dönük her girişim bir hayal kırıklığına sebep olmaya mahkûm. Bu anlamda solda her yeniden harmanlanma ve birlik girişimi ancak toplumsal mücadeleler alanında bir yeniden inşa faaliyetiyle bakışımlı olarak kurgulanmalıdır. Daha sade bir dille ifade etmek gerekirse: Sendikada, dernekte, mahallede, işgal evinde, okulda, göçmenlerle dayanışmada ortak bir yönelimi hayata geçirmeye soyunmayan tüm“cephe” yahut “birlik” girişimleri, (BHH örneğinde somut olarak gördüğümüz üzere) akamete uğrama, ilk siyasal dönemeçte savrulma riskini ihtiva etmektedir.

Mücadele içerisinde ve o mücadelenin somut ihtiyaç ve sorunları temelinde oluşacak anlayış ve eylem birliklerinin gelişip yaygınlaşması, birlik ve yeniden inşanın belki zor ama kalıcı olabilecek yegâne yolu gibi görünüyor. Sosyalist hareketin yeniden inşasıyla ezilenlerin kendi güçlerini toparlaması ve işçi sınıfı hareketinin aktüel kapasitesi arasında doğrudan bir bağ kurma yoluna gitmeyen derlenme çabalarının hiçbir geleceği yok.Tam da bu nedenle toplumsal mücadele alanları içerisinde gerçek anlamıyla demokratik, aşağıdan yukarıya ve anti-bürokratik bir tavrı eylemli olarak ortaya koyan, ikameci olmayan, o faaliyetin parçası olan herkesi özneleştiren bir mücadele anlayış ve biçimini yaygınlaştırmak temel önemde. Bu bakımdan, radikal-devrimci solun, somut mücadelelerin somut ihtiyaç ve gerekleri aracılığıyla derlenmesini, yenilenmesini mümkün kılacak “birleşik eylem zeminlerinin” yaratılmasını, bulunduğumuz her alanda önümüze koymalıyız.

Mücadele alanlarında şekillenecek birleşik eylem zeminlerine vurgu, siyasetten toplumsala kaçış anlamına gelmiyor. Toplumsal hareketlerle komünizmin kurtuluşçu iddiası arasında bağlantılar kurabilmek ancak siyasal dolayımla mümkün olduğundan bu bağlantıları sağlayacak “organikleşmiş” bir siyasal örgütlenmeye ihtiyaç olduğu tartışmasızdır. Bu anlamda siyasetin kurumsal/parlamenter bir dar alana sıkıştırılmasına da, siyasetin STK’laştırılmasına da, siyasal olanı atlayıp toplumsal mücadelelerin tek belirleyici kılınmasına da karşı çıkmak gereklidir. Dolayısıyla, sosyalist toplumsal dönüşümü mümkün kılacak antikapitalist bir kopuşu hedefleyen bir siyasal merkezin inşası asla atlanmaması ve ertelenmemesi gereken bir görevdir. Kendisine demokratik bir biçimde belli bir bütünlük, doğrultu ve bir hedefler manzumesi verebilecek bir siyasal merkezden yoksun bir gücün, radikal bir siyasal dönüşüm açısından yeterli etkiyi yaratamayacağı açık. Hal Draper’in dediği gibi; “Soru değişmedi: Devrimci sosyalist bir parti nasıl inşa edilir? (…) Amaç hâlâ orada; fakat bu amaca giden yol yeniden sorgulamadan bağışık değil.”

Bu “değişmeyen” soruya verilecek kolektif cevaba hiç değilse bir giriş için politik olan ile sosyal olan arasındaki sıkı bağlantıyı ve bunların karşılıklı etkileşimini esas alan bir yeniden inşa perspektifiyle hareket etmek gerekli. Sosyalist hareketin politik merkezinin kalmadığı, “dik durmamızı” sağlayacak bir örgütsel-politik omurganın var olmadığı mevcut koşullarda; siyasal inşayı göz ardı eden bir “direnişçilik” ile sosyalist hareketin inşasının ancak toplumsal direnişler aracılığıyla gerçekleşebileceğini göz ardı eden “büyük siyasetçilik” birbirinin ayna yansımasıdır.

Birleşik Eylem Zeminleri

Bu açıdan, mücadele alanlarında oluşacak, o “alanın” ihtiyaç ve çıkarlarına yaslanacak birleşik eylem zeminleri siyasal inşanın vazgeçilmez kurucu öğesi olarak kurgulanmalıdır. Çeşitli yapılar, örgütler, inisiyatifler, toplumsal mücadeleler içerisinde biraraya gelmiş, birlikte yürümüş, deney ve bilgi alış verişinde bulunmuş değilse, toplumsal hareketler içerisinde yan yana gelmek mümkün olamamışsa ittifak kurmak, aslında ittifaka katılanların dahi çok da ciddiye almadıkları bir tercih olarak kalır. Daha taşeron ya da işçi cinayetleri gibi acil ve kritik başlıklarda dahi birleşik bir müdahaleyi gündemine almamış, bu gibi alanlarda birleşik eylem zeminleri yaratamamış sol için “birlik” meselesinin her fırsatta dillendirilen ama somut adım atılamayan kangrenleşmiş bir mesele olarak kalması aslında hiç de şaşırtıcı değil. Dolayısıyla bugün değişik mücadelelerde ortak yürüyüşü mümkün kılacak anlayış ve doğrultu birliğini, gene o mücadeleler içerisinde mümkün kılacak zeminlere ihtiyacımız var.Hemen her siyasal grubun bir tür “butik alan çalışması” olarak devam ettirdiği toplumsal faaliyetler hiç değilse genel hatlarıyla ortaklaştırılmadan girişilecek birlik-ittifak deneylerinin kalıcılaşması ve toplumsal ve siyasal güç dengelerinde anlamlı bir etkide bulunması mümkün değil.

Bu bağlamda bugün ihtiyacımız olan yukarıdan değil, esas itibariyle aşağıdan birleşik cephe taktikleri geliştirmektir. Sosyalist sol aşağıdan örgütlediği birleşik eylem zeminlerini siyasal alana taşıma becerisi gösterdiği oranda anlamlı bir iş yapmış olabilir. Burada kastedilen, alışageldik basın açıklamaları yahut protesto eylemleriyle yetinen birliktelikler, platformlar, bloklar, çatılar vs. değil. Kuru propagandadan ziyade siyasal ve sosyal müdahaleyi mümkün kılacak araç ve mecralara (mesela “kent savunmalarına”, “üniversite koordinasyonlarına”, yerelleşen “barış bloklarına”, taşeron ya da işçi cinayetlerine karşı birleşik zeminlere, büyük kampanyalara) ihtiyacımız var.

Sosyalist hareketin antikapitalist temelde yeniden inşasına anlamlı bir girdi oluşturacak böylesi birleşik eylem zeminlerinin hedefi, a) parçalı mücadeleler arasında önce koordinasyon ve deneyim paylaşımını, giderek de bunlar arasında bir harmanlanmayı mümkün kılmak, b) emekçi ve ezilenlerin kendi kendini örgütleme ve eyleme kapasitesinde küçük de olsa bir artışa imkân vermek ve c) gerçek (adına yaraşır) bir siyasal “birliğin” temel harcı olacak programın somut mücadeleler içerisindeki ortaklaşmalar temelinde oluşturulmasını sağlamak olmalıdır.

“Kendin Yap Reformizmi”

Birleşik eylem zeminlerinin kitle hareketine özgüven kazandıracak, önümüzdeki dönemde yaygınlaşması muhtemel demoralizasyonun önüne set çekebilecek somut kazanımları hedeflemesi, AKP şahsında cisimleşen neoliberal otoriter rejime küçük ve kısmi de olsa darbeler indirilebileceğini pratikte gösterebilmesi temel önemdedir. Yenilgi atmosferini dağıtacak, direnişi anlamlı bir seçenek haline getirip yaygınlaştıracak, kazanmanın mümkün olduğunu gösterecek deneyimlere ihtiyaç var.

Yani birleşik eylem zeminlerini genel geçer sloganlar çerçevesinde değil de somut talepler etrafında, emekçi ve ezilenlerin acil ve yakıcı ihtiyaç ve çıkarları etrafında örgütlemek gereklidir. Bu anlamda büyük iddialarla ama genel ve soyut ilkeler temelindeoluşan birlik girişimlerini değil, kazanımla taçlanabilecek somut mücadele programı ve talepler etrafında yan yana gelişleri hedeflemeliyiz. Tam da bu anlamda ve böylesi birleşik eylem zeminleri aracılığıyla kitleler nezdinde, “kendin yap reformizmi” olarak adlandırabileceğimiz bir bilinç halinin oluşması ve kalıcılaşması, yakın gelecekteki tüm direnişler için şu an tahmin edemeyeceğimiz büyüklükteki rezerv güçlerin açığa çıkmasına neden olabilir.

Reformizmden bahis yanıltmasın. “Kendin yap reformizmini” klasik reformizmden ayıran, ezilenlerin talep ve çıkarları adına parlamentodaki reformist bir partiyi, yerel yönetimleri ya da sendika bürokrasisini pasif bir biçimde desteklemekten ziyade, kendi kolektif eylemlerini devreye sokmalarıdır. Kolektif özgüçleriyle harekete geçmeleri, o talep ve çıkarlar etrafında geçici ve kısmi de olsa kendi örgütlülüklerini yaratmalarıdır. İki reformizm arasında ortaya konan hedef ve talepler açısından bir fark yok gibi görünebilir; ancak mücadelenin ortaya konuluş biçimleri, yani mazruf değil zarf, “kendin yap reformizminin” doğrudanlığı, onu klasik, “yukarıdan” reformizmden radikal bir biçimde ayırır. Hele hele reformizmin “gerçekçi” bir siyasal seçenek olmaktan çıktığı günümüzde “kendin yap reformizmi” beklenmedik bir hızla devrimci sıçramalara kaynaklık edebilecek bir mecra, gerçek bir kaldıraç olabilir.

“Kendi” Meselelerimizde Anlaşmak

Dolayısıyla, politik olan ile sosyal olan arasında iç içeliği, birbirini besleyen karşılıklı diyalektik bir etkileşimi esas alan ve uzun vadeli bir yeniden inşa ve birlik (birlikte mücadele) perspektifine yönelmeliyiz. Sosyalist solun tepede ve dar anlamda politik düzeyde birlik projelerinin ötesine geçmesi artık kaçınılmazdır.

Bu anlamda bugün sermayenin yeni “çitleme-metalaştırma-el koyma” hareketinimümkün kılan AKP’nin otoriter-şefçi hamlelerine karşı emeğimizi, müşterek alanlarımızı, bedenlerimizi savunan direnişlerin aktüel halini ve ihtiyaçlarını temel alan bir siyasal tahkimat ve doğrultuda anlaşmak, Türkiye’nin sözde “büyük” meselelerine dair tahlillerimizde anlaşmaktan çok daha kritik önemdedir. Sosyalist hareket ana akım siyasetin gündemleri temelinde kendi içinde bitimsiz saflaşmalara boğulmakla ziyadesiyle güç ve enerji kaybetti, kaybetmeye de devam ediyor. Sahici, yani “bizim” meselelerimiz etrafında sahici saflaşmalara, hani derler ya, su gibi, ekmek gibi ihtiyacımız var.

Sosyalist solun birlik ve yeniden inşa başlığı altında aynı koltuğa iki karpuzu birden sığdırmak gibi zor bir vazifeyle karşı karşıya olduğu söylenebilir: Bir yandan aşağıdan, toplumsal mücadeleler içerisinde olabildiğince geniş birleşik eylem zeminleri inşa ederken diğer yandan da kendi politik merkezini, yani bu mücadelelerden beslenecek, onların birikmiş praksisini (belleğini) muhafaza edecek ve mücadelelere programatik düzeyde müdahale edebilecek birleşik bir yapıyı oluşturmayı hedeflemek.Toplumsal mücadele ve hareketlerin biriktirmeye dönük evrimsel-doğrusal (ağır işleyen) zamanıyla siyasal-stratejik aklın sıçramaları ve kopuşu hedefleyen (hızlı) zamanı arasında hassas bir denge, yani “sabırlı bir acelecilik” en acil ihtiyaç.

Özetlersek:

  • Bilhassa AKP eliyle sermaye lehine bozulmuş sınıfsal ve sosyal güç dengelerinde alttakiler lehine bir kaymayı mümkün kılacak bir karşı-toplumsal tahkimata girişmek (solun yeniden inşası toplumsal mücadeleler aracılığıyla ve “aşağıdan” müdahalelerle gerçekleşebilir),
  • Solun birlik, ittifak ve derlenme/harmanlanma süreçlerini “yukarıdan” ve dar manada siyasal kertede (AKP’ye muhalefet) değil, esas olarak bu toplumsal-karşı tahkimat süreci içerisinden tarif etmek. Yani toplumsal-sınıfsal alanlarda birleşik ve ortak eyleme pratiklerinden ortaya çıkacak bir yeniden derlenme ve karılma sürecini önümüze koymak,
  • Ve yukarıdakilerle bağlantılı olarak AKP’ye karşı, onu iktidarda tutan toplumsal bloğu çatırdatmak, onun iç çelişkilerini açığa çıkartıp mevcut güç dengelerini toplumsal-sınıfsal zeminler üzerinden kısmen de olsa bozmak üzerinden muhalefet etmek. Yani AKP’nin “mütedeyyin-muhafazakâr mahalleyi” pekiştirip “batıcı-laik mahalleyi” izole ederek çevrelemeye dönük hamlelerine yanıt verecek şekilde her iki “mahalleyi” de enlemesine kesecek ve her ikisini de bölecek bir örgütlenme çizgisine soyunmak gerekiyor.

 

İşimiz hiç ama hiç kolay değil. Ancak yola çıkmak, yoldaki işaretleri tayin etmek ve özellikle de başlangıcı, yani kalkış noktasını iyi belirlemek lazım. Varacağımız noktayı önemli ölçüde bu başlangıç belirleyecektir.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar