Seçimlerde Ne Yapmalı? Ecehan Balta – Nihat Halepli -

Türkiye halihazırda bir yandan çok derin bir sosyal kriz içinden geçerken, diğer yandan normal koşullarda Haziran 2023’te yapılması gereken seçim atmosferine de girilmiş durumda. Rejimin, özellikle de ekonomik krizden dolayı işçi sınıfında büyümekte olan yoksulluk ve buna bağlı olarak da hoşnutsuzluk karşısında erken seçime gitmek zorunda kalacağı kesin gibi görünüyor. Bu seçimleri kritik yapan yön ise hiç kuşku yok ki yirmi yıllık Erdoğan rejiminin tarihin çöplüğüne gitme potansiyelidir. Bu da ülkede, sosyalist solun kritik bir rolünün olabileceği (bu zamana kadar olmasa da) “siyasi bir devrim benzeri” siyasi bir deprem anlamına gelmektedir. Peki bu ahval ve şerait içerisinde sosyalist sol ne yapmalı?

Türkiye ağır ve süreklileşmiş bir ekonomik krizden geçiyor. Kasım-Aralık ayları içinde TL’nin değer kaybı yüzde 50’ye yaklaştı. 2020’de yüzde 14,6 olan enflasyon 2021 Kasım itibariyle toplamda yüzde 21.6 olarak gerçekleşti, artmaya devam ediyor. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu raporuna göre ise gerçek enflasyon yüzde 58,65. Merkez Bankası’nın net rezervleri daha önceki yıllardan kaynaklanan müdahalelerden dolayı eksi seviyede ve kırılgan Türkiye ekonomisi, kredilendirme kuruluşları tarafından “son derece spekülatif” olarak değerlendiriliyor. 

Toplumsal katmanlar arasındaki eşitsizliği gösteren Gini katsayısı, son 11 yılın rekorunu kırdı; resmi olarak 0,015 artışla 0,410’a tırmandı. Eşitsizlik derinleşiyor ve yoksulluk da artıyor. Ülkede 3,4 milyon işçi (bütün ücretli çalışanların yüzde 18’i) asgari ücretin altında bir ücretle çalışıyor. Asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçilerin sayısı 6,3 milyon (bütün ücretli çalışanların yüzde 33,8’i) civarında. Resmi rakamlara göre genel işsizlik yüzde 2021 yılının III. çeyreğinde 11,7, geniş tanımlı işsizlik yüzde 21.9 oldu. Genç işsizliği ise artmaya devam etti (%22,7). 

Erdoğan rejimi Aralık ayında asgari ücrete yüzde 50 zam yaparak sistematik inkara rağmen seçim hazırlığı içinde olduğunu gösterdiyse de, zaten insan onuruna yaraşır, yaşanabilir bir ücret olmanın bu haliyle bile fersah fersah gerisinde olan asgari ücret bu enflasyon rakamları karşısında aynı gün erimeye başladı bile. 

2017’de yapılan referandumla şaibeli yüzde 51,7 evet oyuyla kabul edilen Başkanlık sistemi, Erdoğan’ın ülkeyi tek “adam” olarak kararnamelerle yönetebilmesi, yasa, yürütme ve yargının tamamının hakimiyetine girmesini sağladı. Bu, ülkede halihazırda egemen olan nepotik düzeni iyice şahlandırdı, buna bağlı çürüme, fonksiyon yitimi ve beraberinde işçi sınıfının geniş kesimlerinde artan hoşnutsuzluk getirdi.

Farklı kamuoyu araştırmaları 1 Kasım 2015 seçimlerinde oyların yüzde 49,5’ini alan AKP’nin ve onun Cumhur İttifakındaki ortağı olan aşırı sağcı MHP’nin oy oranındaki büyük erimeyi net biçimde gösteriyor. Herhangi bir manipülasyon olmazsa seçimde çok büyük bir ihtimalle Erdoğan rejiminin devrildiğini göreceğiz. Ancak bu dönemde siyasal iklimi belirleme noktasında AKP’nin tercihinin 7 Haziran 2015 seçimlerinin hemen öncesinde başlayıp, sonuçlarını beğenmediği için 1 Kasım 2015’te yeniden yaptırdığı seçimlere giden süreçte olduğu gibi korku / yıldırma politikasına yöneleceğinin de işaretleri mevcut olsa da bunun yapmak için gerekli hareket alanı da kalmamış görünüyor, özellikle de halk desteği… 

Cumhurbaşkanlığı seçimleri

Mevcut rejimin sona erme olasılığını içinde güçlü bir biçimde barındıran bu seçimlere giderken oluşan nesnel koşullar, sola birleşik bir güç oluşturmak için önemli bir vesile ve dolayısıyla da fırsat oluşturuyor. Bu seçimlerde Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri olmak üzere iki seçim birlikte yapılacak ve Cumhurbaşkanı seçiminde bir adayın ilk turda yüzde 50’nin üzerinde oy alamaması halinde en yüksek oy alan adayın seçileceği ikinci turu gerçekleşecek. 

Rejimin devrilmekte olduğu ne kadar doğruysa sosyalist solun bölünmüşlüğü, güçlü bir sosyalist kitle partisinden yoksunluğu, sosyalist solun ülke bu dönüşüme gidiyorken bu dönüşümde büyük bir rolü olmadığı da o kadar doğrudur. Ancak yine de ve tam da bu koşullar nedeniyle sosyalist sol, bu seçimler vesilesiyle oluşturulacak bir “sosyalist cephe” ve bu cephenin belirleyeceği bir aday ile böyle bir gücün mayasını atabilir. 

Sosyalist solun belirleyeceğin adayın seçilme olasılığının olmadığı baştan belli olmasından kaynaklı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyalist cephenin adayı için kritik aşama seçimlerin ilk turu olacaktır. Burjuva muhalif kesimler bu durumda sosyalist sol cepheye Erdoğan karşıtı cephenin “oylarını bölme” ve dolayısıyla rejimin ekmeğine yağ sürme iithamında bulunacaklar ise de bunun gerçekle ilgisi yoktur. Sosyalist solun kendi adayını göstermesinin Erdoğan’ın seçimleri kazanmasına en ufak bir katkısı olamayacaktır, olsa olsa burjuva muhalif adayın seçimleri ilk turda kazanamamasına neden olabilir, ki bu da burjuva muhalefetinin kendi sorunudur. Sosyalist sol bu bağlamda muhalif burjuva adayının lehine kendi adayını seçime sokmaktan asla feragat etmemelidir, ki bunu yapmak vahim bir tarihi hata olacaktır.

Sosyalist solun kendi adayını yarışa sokması sosyalist sol için algının en yüksek seviyede olduğu seçimler sırasında kendi programını işçi sınıfının geniş kesimlerine ulaştırma ve propagandasını yapma olanağı anlamına gelir ve bu fırsat küçümsenemez. Sosyalist solun sözünün kitleler tarafından duyulması, anlık müdahalelerde boğulmak ve böylece farklı partilerin ittifakına yedeklenmekten kurtulmamızı sağlayacaktır. İşçi sınıfının sosyalist solu fark etmesine ve onu bir alternatif olarak görmesine olanak verecektir. Ayrıca bu seçim çalışması boyunca işçi sınıfının geniş kesimleriyle temas imkânı bularak iki milliyetçi burjuva ittifakının dışında üçüncü bir sınıf ittifakının alternatif olarak varlığını gösterme fırsatı da yakalanmış olacaktır. 

Bu yüzden sosyalist adayın, ünlü bir şahsiyet vs. gibi sembolik değil yüksek iddialı güçlü ve gerçek bir aday olması gerekiyor. Çünkü mesele adayın seçilme şansının olup olmaması değil, bilakis sosyalist sol bir programı iyi bir şekilde temsil edip savunma kapasitesi ile işçi sınıfının geniş kesimlerinde etki bırakabilecek yetenekte birinin olmasıdır. Örneğin Demirtaş’ın HDP’nin başkanı olarak girdiği 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP-CHP kutuplaşmasına rağmen yüzde 10’a yakın oy alabilmesi, bu propaganda olanağını HDP lehine kullanabilme başarısı, bir sonraki 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin yüzde 13,1 oya ulaşabilmesini etkileyen nedenlerinden birisi olmuştu. 

Diğer taraftan ülkeyi özellikle de son beş yılda adeta parlamenter monarşiye dönüştürmüş olan 20 yıllık bir rejimin sonunu getirecek bir seçimde ikinci turda şimdiden adaylığı kesin olan Erdoğan’ın karşısına Millet İttifakından başka bir burjuva aday olacağı kesin olduğundan sosyalist solun seçimlerin ikinci turunda Erdoğan’a karşı “OY” vermek durumunda kalacağı aday da kaçınılmaz olarak bu burjuva aday olacaktır. Fakat böyle bir durumda muhalif burjuva ittifakı olan Millet İttifakı adayına oy vermek, onun adayını ya da onun burjuva ittifakını desteklemek olmamalıdır. Seçim çalışması ve propagandasını yaparken açık bir dil kullanılmalı, işçi sınıfına burjuva adayını desteklemeleri çağrısı yerine Erdoğan rejimine karşı oy kullanmaları çağrısı yapılmalı ve en önemlisi burjuva partilerinden oluşan muhalif ittifakına dair olası yanılsamalara karşı işçi sınıfını uyarmakta en ufak bir tereddüt gösterilmemelidir. 

Parlamento seçimleri 

Bu seçimlerin sosyalist sol için bir fırsat olmasının arkasında yatan pratik nedenlerden biri Erdoğan AKP’sinin bir önceki seçimler öncesi küçük ortağı aşırı milliyetçi MHP’nin seçim barajını aşamama tehlikesi karşısında yapmış olduğu bir seçim yasası değişikliğidir. Bu değişikliğe göre, partiler parlamento seçimlerine bir ittifak oluşturarak katılabilirler ve yüzde 10 seçim barajını bu ittifakta yer alan partilerden bir tanesinin geçmesi ittifaktaki diğer partilerin de parlamentoya girmesi için yeterli sayılır. 

Bundan dolayıdır ki halihazırda AKP ve MHP’nin oluşturduğu “Cumhur” ittifakı karşısında, Kemalist CHP, MHP’den kopma merkez sağa oynayan İYİ Parti’nin oluşturduğu; muhtemelen DEVA, GELECEK, SAADET ve DP gibi diğer küçük muhafazakar burjuva partilerinin de dahil olacağı MİLLET İTTİFAKI’ndan oluşan iki burjuva ittifakı seçimlerde karşı karşıya geliyorlar. Bu iki burjuva ittifakının dışında kalan tek kitle partisi ise esas olarak Kürt oylarını alan ve içinde bazı sosyalist grupların da olduğu reformist sol bir parti olan HDP (Halkların Demokratik Partisi)’dir. 

Tam bu noktada, bölük pörçük ve seçimler düzleminde hiçbir zaman yüzde biri bile bulamayan sosyalist solun önce kendi arasında oluşturacağı sosyalist bir cephe ve bu cephenin HDP ile oluşturacağı örneğin “Emekçilerin ve Ezilenlerin” ittifakı ya da (Türkiye’de sol bir göndermesi olan) “Halk” ittifakı kurması elzemdir. Böylece parlamentoda ilk defa birleşik bir sol, Meclis grubu kuracak düzeyde bir güç kazanabilir, ki bu da işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden devrimci sosyalist bir gücün inşası yolunda katalizör işlevi görecektir.

Sosyalist solun bir kesiminin HDP’yi CHP ile aynı kefeye koyarak hareket etmesi vahim bir hata olur. Herşeyden önce ​​açık sosyalist bir programa sahip olmasa da çoğunlukla Kürt emekçi sınıfı ve yoksul köylüsüne dayanan HDP ile kuruluşundan itibaren bir devlet partisi olmuş ve tamamen bir kapitalist sınıf partisi olan CHP ile arasında bu bakımdan fark vardır; biri tamamen bir burjuva partisi iken diğeri için aynı şey geçerli değildir. HDP, içinde barındırdığı çelişki ve hassas zorluklara rağmen, seçimlerde en az yüzde 10 oy alabilen reformist sol bir parti olarak Kürt ve Türk işçi sınıfının birlikte mücadelesi açısından Türkiye işçi sınıfı hareketi ve sosyalistlere adeta altın tepsi üzerinde sunulmuş bir fırsattır. HDP ve bir kitle tabanı oluşturmaktan halen çok uzak olan küçük sosyalist partilerin ve grupların ittifakı Türkiye’nin bütününde emekçiler, yoksullar, gençler ve ezilenler arasında yapısal köprüler oluşturmak için devasa bir imkân sunuyor. 

2018 seçimlerine HDP’nin listesinden giren TİP (Türkiye İşçi Partisi) adayları, seçimleri kazandıktan sonra ayrılıp Meclis içi muhalefet yapmaya başlayarak küçük bir parti olmasına rağmen görünürlüğünü artırmayı başardı. Türkiye koşullarında HDP’ye karşı değil, gerektiğinde HDP’yle birleşik cephe anlayışıyla eylem birliği yapacak, dokunma fobisi olmayacak açık sosyalist bir programı olan bir partinin ya da sol cephenin gerekliliği son dönemde daha da net görülmektedir. Bu nedenle sosyalist sol HDP’nin de her fırsatta çağrıda bulunduğu bağımsız üçüncü ittifak fikrine sırtını dönmemeli ve kendi programını savunmak için kendi arasında oluşturacağı sosyalist bir cephe olarak HDP ile bir seçim ittifakına gitmelidir.  Önce seçim ittifakı olarak başlayan bu bir-araya-gelme seçim sonrasında da devam etmesi bir siyasi rejim değişikliği olsa da olmasa da bir zorunluluktur. 

Sonuç olarak, solun önce kendi içinde bir cephe oluşturması ve sonra da seçimler ve sonrası için HDP’nin de zaman zaman çağrısını yaptığı (HDP buna “Demokrasi İttifakı” demekte) bir ittifakın hayata geçirilmesi sosyalist sol açısından geleceğe dönük potansiyelleri açığa çıkaran önemli bir kırılma noktası olacaktır. 

Seçim kampanyası

Seçim kampanyası bir sosyalist program etrafında sosyalist solun mümkün olduğunca en geniş kesimlerini kapsayacak ve ortak politik malzemenin dışında her hareketin kendi malzemesi ve “bayrağıyla” dahil olabileceği bir seferberlik; çalışma sahalarına, mahallere, üniversitelere, işçi sınıfının bulunduğu tüm alanlara nüfuz etme gayretinde, motive, enerjik ve adanmış bir çalışma şeklinde olmalıdır.  

HDP’ni yüzde 13,1 oy aldığı 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi atmosfer, umut ilkesi tarafından belirlenmiştir. HDP’li olan olmayan herkesin gönüllü katıldığı, bir seferberlik havası içinde geçen seçim çalışması, HDP’nin Kürt illeri dışındaki bölgelerde de ciddi bir meşruiyet kazanmasını sağlamıştı. Bu seçimde de korku iklimine karşı umut iklimine egemenlik kazandıracak enerjik, katılımcı bir seçim kampanyası ile işçi sınıfının en geniş kesimlerine ulaşacak şekilde çalışmaya hazır olmalıyız. 

Seçim çalışmaları kişi kültü yahut kof bir AKP karşıtlığı üzerinden yürütülmemelidir. Bilakis işçi sınıfının çıkarlarını net bir biçimde dışa vuran; ifade ve gösteri özgürlüğü, anadilde eğitim hakkı, etnik, cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa ve düşmanlığa son verilmesi, siyasi tutukluların serbest bırakılması gibi demokratik taleplerin yanı sıra, taşeron, güvencesiz çalışmanın ortadan kaldırılması, uzun süreli işsizlere yapılan sosyal yardım gibi algılanan asgari ücret yerine emek fiyatının minimum sınırı olan asgari ücretin insanca yaşanabilir koşullara çekilerek bunun aylık enflasyona endekslenmesi, çalışma saatlerinin ücret ve personel kaybı olmadan düşürülmesi, sermayedarların vergilendirilmesi ve kilit sanayinin emekçileri demokratik denetimi ve idaresi altında kamulaştırılması gibi sosyal talepleri de içeren  sosyalist bir programa dayalı olarak yapılmalıdır. 

İşçi sınıfının güncel sorun, mücadele ve taleplerine duyarlı ve onların kapitalist sistem içinde çözülemez olduklarını açıkça gösteren bir talepler manzumesinin propagandası kapitalist sistemin teşhiri anlamında son derece önemlidir. Bu noktada, sosyalist programın ana hatları belli olmakla birlikte, sosyalistlerin üzerinde çokça tartışması ve uzlaşması gereken yönleri de bulunmaktadır. Fakat, program üç ya da beş madde de olsa sosyalistleri tüm diğer burjuva partilerinden ayıran ana özelliktir. Bu, hem programa kıskançlıkla sahip çıkmayı, hem de böyle bir programı merkezileştirmeyenlerle, kendilerine sosyalist dahi deseler mesafeli olmayı gerektirir. 

Seçimlerin ardından kesintisiz bir mücadele için

20 yıldır iktidarda, sadece belli kesimlerin çıkarları temeline yerleşmiş ve lider kültü üzerine kurulmuş bir parti olan AKP, gücün elinde bulunmasından dolayı yan yana gelmiş grupların bir ittifakı olduğundan seçimleri kaybeder etmez, kartondan bir ev gibi, tarih sahnesinden silinecektir.  

Şu anda AKP iktidarının gitmekte olduğu burjuvazinin geniş kesimleri tarafından biliniyor. AKP iktidarına karşı geniş bir burjuva ittifakı söz konusu ve bu ittifak şu anda devir-teslim için, hegemonyasında bir boşluk oluşmaması için Erdoğan sonrası politik döneme kendisini hazırlamaya çoktan başladı bile.

AKP devlet aygıtını kendi rejimine o kadar uyarladı ki bunun artık bir iki hamlede toparlanması ve aygıtın yeniden çalışır konuma getirilmesi söz konusu değildir. AKP’nin karşısında yeni seçilecek olan burjuva ittifakının, şekli seçimler denklemden çıkarıldığında adeta bir parlamenter monarşiye dönüşmüş olan bu burjuva politik sistemini yeniden organize etmesi (şu meşhur “restorasyon”) gerekecek. Muhalif burjuva ittifakı olan Millet ittifakı buna güçlendirilmiş parlamenter sistem adını veriyor. Güçlendirilmiş parlamenter sistemden kast edilen, başkanlık sisteminin kaldırılması ve parlamentoyu AKP öncesine göre de daha etkin ve güçlü hale getirecek önlemlerin alınması olarak tarif ediliyor. 

Erdoğan rejiminin sona ermesi aynı zamanda yeni hükümet CHP- İYİ Parti’nin ana gövdesini oluşturacağı fakat mevcut tüm muhalif burjuva partilerinin de dahil olduğu geniş bir burjuva mutabakat rejiminin karşısında HDP ve sosyalist solun ana muhalefet olarak kaldığı bir durum ortaya çıkacak.  Bu aynı zamanda  muhtemel yeni burjuva hükümetinin muhalefetteyken yaptığı eleştiriler ve taleplerini sosyalist solun ona karşı “kullanması”, talep etmesi, daha ileri talepleri ileri sürmesi için çok elverişli bir ortamın oluşması anlamına geliyor. Muhtemel yeni burjuva hükümeti nihayetinde kapitalist sistemin kendi mantığından kaynaklı olarak ne ülkeyi krizden çıkaracak ne de şu an vaad ettikleri demokratik ve sosyal hakları yerine getirebilecektir. İşte sosyalist solun bu perspektif doğrultusunda inşa edeceği bir güç, seçimlerden sonra oluşacak yeni rejime ve sorunların esas kaynağı olan kapitalist sistemin bütününe karşı, sosyalist bir alternatif için mücadelede önemli bir mihenk taşı olacaktır. Sosyalist solun şu an içinde bulunduğu durumun işçi sınıfının gelecek kuşaklarına karşı tarihi bir sorumluluk barındırdığının farkında olması gerekiyor.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye, Sol

Yazar hakkında