Seçimler, Sosyalist Hareket ve Bundan Sonrası - and

 

 

1 Kasım seçimlerinin ardından AKP’nin %50’lik bir seçmen kitlesini yeniden konsolide etmiş olması, HDP’nin her türlü saldırı karşısında (1 milyona yakın oy kaybetmiş olmasına rağmen) baraj üstünde kalarak kendisini marjinalleştirmeye çalışan “devlet” yaklaşımına direnebilmesi, MHP’nin yaşamış olduğu erozyon ve CHP’nin %25’e kilitlenip kalması gibi konular farklı açılardan değerlendirildi.

Biz bu yazıda seçim sonuçlarını sosyalist sol açısından ele almaya çalışacağız. Kuşkusuz sosyalist sola ilişkin yapılacak bir değerlendirme yukarıda bahsi geçen değerlendirmelerden bağımsız düşünülemez. Ayrıca belki “sosyalist sol” ifadesi yerine “HDP dışında kalan sosyalist sol” demek daha doğru olabilirdi. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, ister HDP içinde olsun ister dışında, 7 Haziran/1 Kasım seçim süreçleri, bölgede savaşın yeniden başlaması gibi önemli siyasi olayların ve gelişmelerin Türkiye sosyalist solu üzerinde ortak ve benzer etkileri oluyor. İçindeki tüm ayrımlara rağmen Türkiye sosyalist solunun ortak bir paydasından bahsedebiliriz.

Gezi Direnişi sonrasında ısrarla Türkiye’nin üç seçimlik bir sürece girdiğini, bu sürecin sosyalist hareketin kendisini yeniden inşası için potansiyeller barındırdığını ama aynı zamanda AKP’ye de kendini yeniden inşa etme fırsatları verebileceğini söylemiştik.

Şimdi bu sürecin sonunda, yani 30 Mart yerel seçimleri sonrası yaşanan hayal kırıklığının, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde (RTE’nin ilk turda seçimi kazanmasına rağmen) Selahattin Demirtaş’ın %10’a yakın bir oy almasının yarattığı umudun, 7 Haziran seçimleri öncesi yaşanan renkli ve coşkulu seçim kampanyası ve zaferinin, bu süreçte başlayan devletin yoğun saldırısının ve 1 Kasım seçimlerinin sonunda, sosyalist sol olarak neredeyiz?Bu soruya kuşkusuz sadece seçim sonuçlarına bakarak yanıt verilemez.Başka bir açıdan baktığımızda mesela sosyalist sol olarak bu süreçte ezilenler veya daha da daraltırsak Gezi ile sokağa çıkan milyonlarla aramızdaki bağları güçlendirebildik mi? Yada bu kitle üzerindeki politik etkimiz arttı mı? Bu soruya evet yanıtını vermek pek mümkün değil.

İçinde bulunduğumuz durumu HDP’nin aslında Gezi’nin enerjisini sandığa gömdüğü, Kandil’in Türkiye sosyalist hareketine operasyon yaptığı (hatta daha da ileri giderek aslında solu güçsüz tutmaya çalıştığı), liberal solcuların ideolojik tahribat yarattığı gibi bahanelerle açıklamaya çalışıp kendimizi rahatlatmaya çalışabiliriz. Ama Türkiye sosyalist hareketinin, en azından mazisine bakarak, bundan daha kapsamlı değerlendirmeleri hak ettiğini düşünüyoruz.

Gezi Sonrası Sol

Gezi direnişi ile ortaya çıkan muazzam enerji, içerisinde kuşkusuz farklı farklı siyasi yaklaşımları barındırıyordu. Her ne kadar Başlangıç dergide ısrarla sol muhalefeti dar bir AKP ve RTE karşıtlığına sıkıştırmamak gerekliliğini defalarca yazmış olsak da şunu kabul etmek gerekir: Gezi kalkışmasının temel motivasyonu AKP ve RTE’nin öncülüğünde ortaya çıkan “Yeni Türkiye’ye” bir tepkiydi. Gezi, benzeri birçok kalkışma gibi, çoklu-parçalı bir karaktere sahipti. Özellikle direnişin Gezi Parkı dışında kalan kısmının “yeni Türkiye’ye” karşı “eski Türkiye’nin” sembol ve değerlerine tutunmaya çalıştığı da bir gerçek. Ama direnişe karakterini veren yer de Gezi Parkı’nın içiydi.

Sosyalist solun Gezi Direnişi sırasında ve sonrasındaki hataları üzerine uzun uzun yazıldı çizildi. Ama şunu da eklemek gerekiyor. Eğer 31 Mayıs akşamı ve sonrasında sosyalist sol var olan tüm gücüyle alanlarda yerini almamış olsaydı, Gezigerici yaklaşımlara teslim olabilirdi. Sadece bu bile sosyalist solun, tüm güçsüzlüğüne rağmen, kıymetini anlamamız açısından önemlidir.

Gezi sonrası Haziran ve Eylül aylarında geliştirilen reaksiyoner tutumlar, Gezi kitlesinin peşinden sürüklenmeye çalışıldığı “Bas Geç” gibi apolitik yaklaşımlar, sosyalist sol yapıların kendi anti demokratik iç işleyişleri, solda yılardır bir türlü aşılamayan “birlik” sorunu Gezi Direnişi’nin sosyalist solda bir yeniden yapılanmaya yol açamamasının sebepleri arasında sayılabilir.

Birleşirsek Çözülür mü?

Sosyalist solun krizini bir “birlik” sorununa indirgeyen yaklaşım uzun zamandır gündemde. Geleceği Birlikte Kuralım girişiminden, BSP’ye, 1. ÖDP’denHDP’ye solun birlik sorununa çare bulmaya çalışıyoruz. Kuşkusuz irili ufaklı, her gelenekten onlarca sol, sosyalist örgütün varlığı bir soruna ve hatta “hastalıklı”bir duruma işaret ediyor. Ama basitçe bu grupların bir araya gelmesi de ayrı ayrı durmalarından farklı bir enerji ortaya çıkartmıyor. Hatta çoğu zaman bu birlik girişimleri, bir araya gelen çevrelerin toplam enerjisinden daha düşük bir enerji ortaya çıkarıyor.

Burada belki 1. ÖDP için istisnai bir durum söz konusu olabilir. Farklı farklı geleneklerden gelen yapıların demokratik bir işleyiş içerisinde bir araya gelerek,birbiriyle “harmanlanmaya” çalıştığı bir örnek olan 1. ÖDP toplumda da bir karşılık bulmuş, heyecan yaratmış gibiydi. Hem bu enerjiyi bir seçim başarısına endekslemiş olmak, hem toplumla güçlü bağları olan kalıcı bir yapıya dönüşemeden 28 Şubat, siyasal İslam’ın yükselişi gibi keskin virajlarda savrulmak, hem de Kürt Özgürlük Hareketi ile arasına ısrarla aşılamaz duvarlar örme çabası, bizce bu deneyimin bir “fraksiyona” dönüşmesine sebep oldu.

Sosyalist solun birliği kuşkusuz kapsamlı bir tartışmayı hak ediyor ve bu tartışmaya katkı sağlamak amaçlı olarak önemli gördüğümüz birkaç noktayı buraya not düşmekte fayda var.

  • Sosyalist solun birliği çeşitli sosyalist fraksiyonların mekanik bir şekilde bir araya gelmesine indirgenemez.
  • Sosyalist solun birliği her şeyden önce kapsamlı ve gerçekçi bir öz eleştiri sürecini de içinde barındırması gerekir. Bu öz eleştiri sadece ÖDP deneyimi yada Gezi direnişini değil şu an sosyalist solun ana ekseninin ve fraksiyonlarının oluştuğu 70’lerden başlayarak 1974-1980 dönemini, 1980 darbe dönemini ve sonrasını da kapsamak, bu dönemin devrimci eleştirisini yapmak ile mümkün olabilir.
  • Örgüt içi demokrasi sorunu bu tartışmaların özgürce yapılması önündeki en önemli engellerden biridir. Demokratik işleyiş, şeffaf karar alma süreçleri inşa edilmeden sosyalist solun sorunlarını aşması ve yeni kuşaklar arasında kök salması mümkün değildir.
  • Gezi ile ortaya çıkan forumlar, inisiyatifler gibi siyasallaşma biçimleri kuşkusuz önemlidir. Ama bu deneyimlerin 70’lerde ortaya çıkan siyasallaşma biçimlerinin yerini alması da henüz mümkün gözükmemektedir. Çok yatay ve demokratik gözüken bu yapıların ne kadar kırılgan olduğuna ve nasıl hızla yozlaştığına hep beraber şahit olduk. Eski ve yeni siyasallaşma biçimlerinin bir arada ilerlemesinin yollarını bulmak dışında bir çaremiz yok. Gezi ile ortaya çıkan siyasallaşma biçimlerinin yerine ne koyacaklarını izah etmeden örgütlü sola yönelttikleri sert eleştirilerinde maalesef bir karşılığı olmayacaktır.

HDP ile İlişki ama Nasıl?

HDP kuşkusuz sosyalist solun birliği, sosyalist hareketin merkezinin inşası tartışmalarında diğer tüm örneklerden farklı bir yaklaşımı temsil ediyor.HDP’yi her şeyden önce Kürt Özgürlük Hareketi’nin 30 yıllık mücadelesi sonunda gelmiş olduğu bir aşama olarak görüyoruz.  Demokratik ulus stratejisiyle Kürt sorunun çözümünün “ulus devlet” ile değil, Kürtlerin yaşadığı 4 parçanın da demokratikleştirilmesi ile mümkün olacağı tespitine dayanan demokratik özerklik,demokratik cumhuriyet esasına dayanan yeni strateji doğal olarak Türkiye’nin batısında zayıf da olsa Türkiyeli sosyalistleri en yakın (belki de tek) müttefiki olarak görüyor.

Bu tartışmayı biraz uzatmak pahasına şu uyarıyı da yapmakta fayda var.Bu aşamada özellikle Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmelerin ardından Kürt özgürlük hareketinin somut ve sonuç alıcı adımlara olan ihtiyacının aciliyeti ile sosyalist hareketin bu ihtiyaçları karşılama konusundaki zayıflığı HDP’yi ortaya çıkardı diyebiliriz. Yani Kürt Özgürlük Hareketi Türkiye’nin batısında toplumsal karşılığı olan bir solun inşası işine de kendisi girişmek durumunda kaldı.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin çoklu karakterinin her şeyden önce çok iyi kavranması gerekiyor. Kürt Özgürlük Hareketi Türkiye Kürtleri arasında politik liderliğini arttırarak devam ettiriyor olmasına rağmen bu liderliği mutlak olarak görmek bizi yanıltır. Kürt siyaseti yakın tarihte hiç olmadığı kadar bölgeselleşmiş ve farklı coğrafyalarda yaşayan Kürtler arasında politik etkileşim artmıştır. Türkiye topraklarında doğan ve ortaya çıkışı itibarı ile 68 gençlik hareketinden esinlenen, sosyalist-devrimci bir çizgiye ve liderliğe sahip Kürt Özgürlük Hareketi bugün bir yandan HDP hamlesini yapmaya çalışırken, diğer yandan Rojava devrimine önderlik ediyor, Irak Kürdistan’ında Goran hareketinin inşası için çabalıyor.Eş zamanlı olarak farklı Kürt liderlikleri de (KDP ve diğerleri) yine bölgesel adımlar atarak etki alanlarını genişletmeye çalışıyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bundan sonra ne yapacağına ilişkin tahminlerde bulunurken içerisinde bulunduğu bu gerilimi sürekli hesap etmek durumundayız.

Peki, bu durum karşısında Türkiyeli sosyalistler olarak ne yapacağız? Bunun yanıtını bulmak sosyalist solun inşası sürecinden bağımsız düşünülemez.

Açmaya çalışalım.

Türkiye sosyalist hareketinde Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik farklı farklı yaklaşımlar mevcut. Ulusalcı ve milliyetçi yaklaşımları bir kenara koyarsak, genel eğilimin Kürt hareketi ile bir dayanışma içerisinde olmak konusunda şu veya bu şekilde anlaştığını söyleyebiliriz.

Fakat Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye sosyalist hareketi arasındaki asimetrik durum iki tarafında ihtiyaçlarını karşılamayan bir ilişki biçimi ortaya çıkarıyor.Burada belki biraz alan temizleyerek ilerlemekte fayda var. Onun için bu ilişkide önemli olduğunu düşündüğümüz bazı başlıkları alt alta yazalım:

  • Kürt hareketini var eden enerjinin temel kaynağı hala Türkiye Kürdistanı’ndaki radikal direniş çizgisidir. Bu direniş çizgisinin ortaya çıkardığı enerji kendini Rojava’da, Şengal’de, Irak Kürdistan’ında yada Türkiye metropollerinde ifade edecek kanallar bulmaya çalışıyor.
  • 1990’lı yıllardan beri birçok farklı kanaldan karşımıza çıkan, “Kürt direnişi ile aramıza mesafe koymazsak Türkiye’nin batısında, Ege’de ve Karadeniz’de örgütlenemeyiz” miti ilk olarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, sonrasında 7 Haziran seçimlerinde çökmüştür. Ama burada kabul edilmesi gereken bir şey var ki enerji merkezi Gever, Silvan, Cizre olan hareketin Türkiye’nin batısı için özgün örgütlenme deneyimleri yaratması da çok kolay değildir. Devlet aradaki fay hatlarına oldukça profesyonel ve sert müdahaleler yaparak bu süreci durdurmak için elinden geleni yapacağını7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasında bir kez daha gösterdi. Maalesef tarihi istediğimiz koşullarda yapamıyoruz; en az bizim kadar ve çoğu zaman bizden daha örgütlü bir şekilde devlet, sistem, egemen sınıf da hamlelerini yapıyor.
  • Kürt Özgürlük Hareketi özellikle HDP hamlesi ile Türkiyeli sosyalistlere kendi büyüklüklerinin (belki de küçüklüklerinin demek daha doğru olur) çok ötesinde bir temsiliyet ve görünürlük sağlamış durumda. Bu durum sadece “sosyalist” milletvekillerin sayısıyla alakalı değil. Bundan çok daha önemlisi, sosyalist hareketin uğruna bedeller ödeyerek son 50 yıldır bu topraklarda savunmaya çalıştığı değerler, kendi örgütsel gücünün ötesinde, hem de böylesine kritik bir virajda yeniden toplumun büyük çoğunluğunun duyabileceği şekilde gündeme geliyor. Bu durum sosyalist hareketin bu topraklar içerisinde yeniden kök salması için büyük potansiyeller taşıdığı gibi, onu kolaycı bir biçimde cüssesine bakmadan balıklama daldığı yüksek siyaset koridorlarında yozlaştırabilir de. Maalesef ikinci durumla daha sık karşılaşıyoruz.
  • Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Türkiye sosyalistleri ile ittifak stratejisini ilelebet devam edecek bir mutlak yaklaşım olarak görmek hata olur. En son tahlilde Kürt Özgürlük Hareketi Kürt halkının acil ve yakıcı ihtiyaçları çerçevesinde somut adımlar atmak durumundadır. Bu hem içerisinden çıkmış olduğu halk hareketi ile kurmuş olduğu organik bağlar sebebiyle hem de yukarıda belirtmiş olduğumuz diğer Kürt siyasi aktörlerin baskısı sebebiyle bir gerçekliktir. Kobane Direnişi ve 7-8 Ekim Ayaklanması sırasında, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasında devletin yoğun saldırısı karşısında batıda gösterilen cılız tepki, Türkiyeli sosyalistlerin bir şekilde Kürt Özgürlük Hareketi’nin ulaşamadığı alanlarda dayanışma örgütleme konusundaki etkisizliği ve Kürt halkının alınan 6 milyon oya rağmen Cizre’de, Silvan’da kendisini yalnız hissetmesi, Kürt hareketinin Türkiye’nin batısını güvenilir bir “müttefik” olarak görmekten uzaklaşmasına sebep olabilir. Bunun sonuçlarının Türkiyeli sosyalistler açısından ne olacağını tahmin etmek için alim olmaya gerek yok.
  • Kürt Özgürlük Hareketi Türkiyeli sosyalistler için sadece bir kürsü, yada zor günde yan yana durulacak bir müttefik olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. 30 yıllık mücadele deneyimleri, demokratik özerklik ve öz-yönetim gibi bölgesel yaklaşımları, öz savunma konusundaki tecrübeleri aynı zamanda Türkiyeli sosyalistler açısında derin dersler barındırıyor. Kuşkusuz yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi tüm bu deneyimlerin metropollerde ve Türkiye’nin batısında nasıl ve ne şekilde kullanılacağı, yani amiyane tabirle “Türkçeye nasıl tercüme edileceği” bir soru işareti. Bunu gerçekleştirmek hem Kürt hareketinin içerisinde bulunduğu kıskacı kırmak hem de sosyalist hareketin kendini yeniden inşası problemini çözmek açısından tarihsel öneme sahip.

Sonuç

Lev Troçki Almanya’da faşizm tehlikesi yükselirken Alman Komünist Partisi’ni ilk olarak bu tehlikeyi çok hafife almakla, daha sonrada gücünü aşırı abartmış olmakla eleştirir. 1 Kasım seçimlerine kadar olan süreçte AKP ve RTE iktidarının aslında “yüklensek yıkılacak” bir kırılganlığa sahip olduğunu düşünüyorduk. Muhtemeldir ki 1 Kasım sonrası da AKP iktidarını hala sahip olduğu iç çelişkiler ve fay hatlarına rağmen mutlak ve yıkılmaz görme eğilimi geniş kitlelerde hâkim olacaktır. Kuşkusuz bu iki yaklaşımda abartılıdır ve doğru değildir.Ama şu da bir gerçek ki bölgesel olarak bu düzeyde çalkantıların ve değişimlerin yaşandığı bir süreçte orta vadelibir alternatif iktidar modeli ortaya koymadan geniş kitlelerin sonu belli olmayan bir maceraya atılmalarını beklemek hüsran ile sonuçlanacaktır.

 

Sosyalist hareket tüm güçsüzlüğüne rağmen hala bu alternatifi ortaya koyma potansiyelini yitirmiş değildir. Bunda 30 yıllık Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin ve gelmiş olduğu noktanın ne kadar kritik bir rol oynadığını bu yazıda anlatmaya çalıştık. Maalesef kestirme bir yol yok. Her türlü maceracı ve kestirme seçeneklerden azade Türkiyeli sosyalistler olarak gerçek toplumsal ilişkiler inşa etmeden sürece devrimci bir müdahalede bulunma şansımız da yok. Bu ilişkileri nasıl inşa edebileceğimize ilişkin örneklerde hem geçmişimizde hem bugünümüzde mevcut. Yeter ki görmek isteyelim.

(Bu yazı Başlangıç dergisinin Aralık 2015 tarihli 5. sayısında yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar