seçim sonuçlarına dair ilk değerlendirmeler – ismet akça -

 

2014 yerel seçimleri sadece bir genel seçim havasında geçmekle kalmadı Türkiye tarihinin umutların, gerginliklerin, hayal kırıklıklarının vs. en yoğun olduğu seçimlerinden de biri oldu hiç şüphesiz. 2014 yerel seçimlerinin 2009’dan farklı olarak 30 ilin yeni sınırlarla büyükşehir yapılması dolayısıyla önceki seçimlerle karşılaştırma yapmayı teknik olarak karmaşıklaştırması bir yana, hiç şüphesiz il il ilçe ilçe daha nüanslı analizlere gerek var. Ancak şu aşamada manzaranın ana hatlarına dair bir değerlendirme mümkün tabii.

1)      AKP, Gezi’yle ortaya çıkan hegemonyasındaki çatırdamaya ve 17 Aralık sonrasındaki devlet krizine karşı devreye soktuğu stratejide kısa vadede başarılı olmuştur. Neydi bu strateji? Milleti daha açıktan İslami kimliği üzerinden tarif etmek, milletin iradesine ve onun yegâne temsilcisi partiye ve liderine yönelik uluslararası ve ulusal bir komplo, darbe girişimi olduğunu söylemek.  AKP’nin siyasal stratejisini sağ popülizmden İslamcı popülizme kıran bu çizgisi kısa vadede başarılı olmuştur. Seçim sonuçları bunu göstermektedir. Toplumu bunun üzerinden kutuplaştırarak seslendiği seçmen tabanını bir miktar daraltmış ama aynı zamanda da konsolide etmiştir AKP. Üstelik kaybedilmesi sembolik öneme sahip Ankara’nın (eğer itirazlar sonrasında bir değişiklik olmazsa) yanı sıra kaybedilmesi ciddi ekonomik sonuçlar yaratacak İstanbul’u da elinde tutabilmiştir.

2)      Erdoğan’ın seçim konuşması bu stratejinin devam edeceğini göstermekte. Örneğin, daha önceki balkon konuşmalarında yaptığı gibi toplumun farklı kesimlerini kapsayıcı ama Gülen’i ve onun devlet içi örgütlenmesini şeytanlaştırıcı bir konuşma da mümkün olabilirdi. Ama bu olmadı. AKP, kendi dairesinin dışına seslenmenin bir karşılığının olamayacağını görüyor, bunun bir inandırıcılığı kalmadı artık. Bu sebeple seçim akşamı konuşmasında,

–          Bölgede güçlü aktör olduğu mesajlarıyla başladı (Priştine, Filistin, Mısır, Suriye) ve İslam alemine seslendi.

–          İçeride kendisine destek verenleri öncelikle İslami kimlikleri üzerinden selamladı, tarifledi. Bolca İslami siyasal kavram ve sözcük vardı lügatinde.

–          Bu İslami tarifi “Büyük Türkiye” milliyetçiliğiyle birleştirdi.

–          SÜNNİ MÜSLÜMAN-Türk milletinin iradesine ket vurmak isteyen millet iradesi düşmanlarına saldırdı.

–          Bu düşmanların en büyüğü olarak da devlete, millete ihanet eden Gülen vardı.

3)      Uluslararası arenada savaş suçlusu olarak yargılanmak içeride yolsuzluklardan yargılanmak gibi bir seçenekle karşı karşıya kalan Erdoğan, aile fertlerini ve Egemen Bağışı dahi dahil ettiği balkon fotoğrafıyla, restini çekti ve bu resmi bir arada tutmanın yegane yolunun iktidarda kalmak bunun da yegane yolunun SÜNNİ-MÜSLÜMAN Türk milleti çemberini sağlam tutmak olduğunu ilan etti.

4)      Asla ve asla unutmamalıyız ki bu “milleti” aslen oluşturan emekçilerdir ve emekçiler üzerindeki AKP hegemonyası kültürel olduğu kadar şu bağlamda henüz sekteye uğramamış maddi kaynakların yeniden dağıtımına dairdir (2009 yerel seçimleri AKP’nin tek oy kaybettiği seçimlerdir ve bunun sebebi o dönem izlenen Kürt politikası ve 2008 krizinin etkileridir).

5)      Bu strateji kısa vadede başarılı olmakla birlikte, orta ve uzun vadede sürdürülebilirliği daha tartışmalıdır. Bu strateji AKP’nin yönetme kapasitesine önemli bir engeldir. Bu engeli aşmak üzere uluslararası arenada Rusya’dan Katar’dan gelen kutlama mesajlarının yeterli olmayacağının farkında olan AKP geçmiş ittifaklarını tazeleme arayışı içinde olacaktır şüphesiz ancak eski statükoya dönmesi zor gözükmekte. Benzer şekilde ülke içinde de müzakere sürecini nasıl yöneteceğine bağlı olarak Kürtler dışında diğer kesimlere tüm olan bitenden sonra seslenme şansı pek kalmadı. İttifaklarını tazeleme olasılıklarının düşüklüğü dolayısıyla yönetme kapasitesindeki söz konusu tıkanıklığı ancak otoriteryenizm ve yeni güvenlik devleti aygıtıyla aşmaya çalışacaktır. (1990larda ordu merkezli güvenlik devleti 2000lerde yerini polis-yargı merkezli güvenlik devletine bırakırken önümüzdeki dönemde MİT merkezli bir otoriter devlet formuyla karşılaşma olasılığımız yüksek). Bu durum, önümüzdeki dönemde Türkiye’deki siyasal gerginliğin daha da tırmanacağına işaret etmekte. Gezi’yle yittiğini ilan ettiğimiz Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı senaryosu yeniden masadadır. Bu gerginliği arttıracağı gibi, böyle bir süreçte terazinin dengesinin nasıl şekilleneceği konusunda Kürt hareketi ve onunla ilişkiler belirleyici olacaktır.

6)      Hiç şüphe yok ki AKP, bir tarz-ı siyaset olarak devlet aygıtlarını kendi lehine seçim hileleri dahil her türlü manipülasyon için kullanmıştır. Özellikle farkın çok düşük olduğu bazı yerlerde seçim sonuçlarına müdahalelerin somut etkileri olduğu görülüyor, görülebilir. Ancak bunlara sığınan açıklama tarzları ortaya çıkan manzarayı anlamamıza hiçbir biçimde katkı sunmaz.

7)      Türkiye kapitalizminin ve burjuvazisinin zayıf siyasal temsilci alternatiflerinden biri olarak CHP bu seçimlerde daha da sağa kayarak AKP’yle mücadele etme stratejisi gütmüştür (ki bu 2000lerin ortasından beri böyle aslında, onun öncesinde de SHP deneyimi sonrasında yine sağa kayarak 90larda ulusalcı-devletçi çizgide olmuştu). CHP, bir yandan, Gezi’nin açığa çıkardığı toplumsal mobilizasyonu, buranın bir anti- AKP / anti-Erdoğan hattına sıkışmasıyla, sadece susarak hiçbir şey yapmayarak siyasi-ideolojik olarak içi doldurulmamış bir anti-AKP / anti-Erdoğancılıkla oya tahvil etmeyi ve soğurmayı hedeflemiştir.  Bunda önemli ölçüde başarılı da olmuştur. Diğer yandan da sağa kayarak AKP tabanından oy kazanabileceğini düşünmüştür. Ancak aslının olduğu bir yerde kimse taklidine itibar etmemiştir.

8)      CHP’nin tüm daha da sağcılaşma çırpınmalarına rağmen “sağ” seçmenin teveccühüne mazhar olamamasında, AKP ve Erdoğan’ın SÜNNİ MÜSLÜMAN-Türk millet bloğu nezdinde CHP’yi “marjinal, milli bünyeyle olumsuz, seçkinci, Alevi, solcu, beceriksiz” olarak resmetme başarısı da çok etkilidir. CHP kentli orta sınıfların, yaşam tarzı-kimlik kaygısı duyanların Cumhuriyet-devlet-ulus hattında birleştiği bir parti olmaya devam etmektedir. Kılıçdaroğlu sonrası işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk vb. bazı unsurlarla bezenmiş söylemsel hamlelerin hiçbir reel karşılığı olmamıştır. CHP bugün artık bir Türkiye partisi olmanın çok uzağında büyük şehirlere ve Ege sahiline sıkışmış bir partidir.

9)      CHP’nin önümüzdeki dönemde sağ seçmen nezdinde muteber olabilmek için daha da sağa kıyma stratejisi bir genel başkan değişikliği de dahil olmak üzere en kuvvetli senaryo gibi gözükmektedir. Bunun karşısında partinin “milliyetçi/ulusalcı” kanadı da partiyi başka bir sağ pozisyona çekmeye çalışacaktır. Görünen o ki sağlardan sağ beğen CHP açısından önümüzdeki dönemdeki çekişmelere rengini verecektir.

10)   MHP, AKP’den kendisine beklenen kaymayı umut ettiği kadar elde edememiştir. Bununla birlikte, Mersin’i kazanması, Adana ve Osmaniye’yi elinde tutması; Kars’ı kazanması kayda değerdir. Daha da önemlisi, AKP’nin rengine boyanan geniş bir Türkiye coğrafyasında MHP ikinci siyasal aktördür. Üç büyük şehirde seçimin CHP-AKP kutuplaşmasına girmesi ve MHP’nin de çok güçlü adaylar çıkarmaması olası daha büyük kazanımların önünü kesen bir faktör olmuştur. Ancak adayların ve kazanma ihtimalinin belirleyici olduğu yerel seçimler yerine genel seçimlerde MHP’nin yükseliş eğilimini daha dikkate değer noktalara taşıyacağı düşünülmelidir. Hem BDP’nin seçim başarısı hem AKP’nin önümüzdeki dönemdeki ittifak arayışlarının sonucunda Kürt meselesi, demokratik özerklik meselesi çok daha fazla gündemde olacağından MHP’nin sağ seçmenin daha geniş kesimleri üzerinden daha etkili olacağı beklenebilir.

11)   Seçimin önemli bir diğer kazananı Kürt siyasi hareketidir, BDP’dir. Türkiye Kürdistan’ının sınırları iyice belirginleşmiş ve bu sınırlar dahilinde asli siyasal aktörün Kürt hareketi olduğu tescillenmiştir. Bu Türkiye’de demokratik özerklik tartışmalarını ve fiili uygulamalarını çok daha açık biçimde gündeme getirecektir. Bu stratejik nokta Kürt hareketini önümüzdeki dönemde, özellikle de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, kritik önemi haiz bir aktör kılmaktadır.

12)   HDP ise özellikle beklentiler dikkate alındığında başarısız olmuştur. Henüz bir parti hüviyetine sahip olmayan, farklı siyasal hareketlerin yan yana durduğu bir zemin olan, organik bir inşa süreci yaşamamış HDP’nin, söz konusunda durumdayken, kendisi açısından elverişli nitelikte olmayan bu yerel seçimlere katılmasıyla partiye dair söz konusu hal açığa çıkmıştır. Bunun tetikleyebileceği iç tartışma halinin ne kadar organik bir parti olma yolunda katkı sunacağı ise büyük oranda Kürt sorununun, müzakere sürecinin, AKP iktidarıyla ilişkilerin nasıl seyredeceğiyle bağlantılı olacaktır. Bu süreçte önümüzde kısa aralıklarla iki seçimin daha olması HDP açısından bu süreci daha da sorunlu hale getirmektedir.

Bitirirken: Türkiye’de sol muhalefetin şu iki şeyi becerecek bir siyasi-ideolojik-örgütsel yeniden yapılanma stratejisine ihtiyacı var. Birincisi, Gezi’nin politikleştirdiği kesimlerin (“orta sınıfın” görece müreffeh kesimleri kadar proleterleşme süreci içindeki prekarya kesimleri, müstakbel orta sınıf prekaryası gençlik, Aleviler vb.) CHP-sandık alternatifsizliğine terk edilmeyeceği bir inşa süreci. İkincisi, AKP’nin kültürel ve ekonomik hegemonyasını sürdürdüğü işçi sınıfının en güvencesiz, enformel kesimleriyle hemhal olabilmek.

Gezi sonrasında, Gezi’nin filizlendirdiği siyaset tarzından hızla uzaklaşan ve bir tür sinizm içinde CHP-sandık-sosyal medya-tapeler kıskaçlarına sıkışılan halden hızla çıkarak Gezi momentine dönmek gerekmekte. Sosyal gerçeklikle ve siyasetle kurulan bağ salt sosyal medya mahfillerine çekilince ancak bu kadar oluyor. Ağırlıkla bu bağ üzerinden kurulan toplumsal ve siyasal varoluşların gözden geçirilmesi gerekiyor. Gezi’yle sokak siyasetiyle buluşanların orada uç veren siyasal tarzı epizodik olmaktan çıkarıp önce tüm kendi varoluş alanlarına (iş, boş zaman vb.) sonra da şu an için varolmadığı, varolamadığı, belki de biraz da varolmak istemediği sulara, AKP’nin kültürel ve ekonomik hegemonyasını sürdürebildiği emekçilerin alanlarına taşıması gerekmekte.

Bunu söylemek kolay yapması ise zor hiç şüphesiz. Ancak Türkiye solunun tüm yapılarının mevcut durum itibariyle takkeyi önüne koyup böyle bir yeniden yapılanma sürecine amasız fakatsız soyunması gerekmekte. Hazır reçetelere değil dar teşkilatçılığın ötesinde yeniden inşayı mümkün kılacak toplumsal ve siyasal pratiklere yüzümüzü dönmekten başka çaremiz de yok.

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar