seçim gelmiş neyime… – özgün akduran -

2014 Yerel seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde yerel yönetimde ve bütçelemede cinsiyet eşitliği üzerinde düşünmek daha bir anlam kazandı. Yerel yönetimin genel mantığı kapsadığı alan içinde yaşayan her kesimin –şüphesiz buna o yerelde yaşayan hayvan, bitki örtüsü gibi insan dışında canlı organizmaları da dahil etmek gerek – sağlıklı, güvenli ve hijyen içinde bir hayat sürdürmesi ve aynı zamanda kültürel ve sosyal gelişimi için gereken faaliyetleri gerçekleştirmek diyebiliriz.  Böyle bir yerel hizmet anlayışını sağlayacak hizmet alanları da, düşük vergilerle finanse edilen, erişilebilir ucuzlukta veya ücretsiz sunulan, toplu taşıma, sağlık taramaları, aydınlatma, park ve bahçe düzenlemeleri, kültür, sağlık ve spor merkezleri; kütüphaneler, sinemalar, mahalle kreşleri, mahalle gündüzlü yaşlı bakım evleri, mahalle etüd merkezleri, mahalle mutfakları, belediyece desteklenen/ organize edilen üretim ve tüketim kooperatifleri, yerelde faaliyet yürüten demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşlarının etkinlik kullanımlarına açmak üzere sosyal merkezleri sayabiliriz…

Oysa bizim gördüğümüz, her seçim arifesi veya sonrasında yenilenme eziyetine katlandığımız kaldırım düzenlemeleri oluyor. Belediyelerin hemen hepsi, kent hayatı, insan psikolojisi ve sağlığı hatta deprem riski açısından bile hiçbir sakınca görmeden çok katlı, yeşil alanı sınırlı binalara ruhsat verebiliyor. Hızlı bir betonlaşma, ¨güvenli¨ özel siteler inşa edilerek yaratılan yeni kent hayatı hiç birimize bir umut vadetmiyor. Yüksek binalarda çok katlı mezarlara girer gibi giriyoruz evlere, kafamızı kaldırdığımızda gökyüzünü genişçe görebildiğimiz sınırlı sayıdaki yerde –ki buralar villa siteler değilse, çoğunlukla kentsel dönüşüm yıkımı tehdidi altındaki ¨gecekondu¨ mahalleleri- şanslı hissediyoruz…

Böyle bir manzarada, yani halihazırda insani anlamda bile ¨sahici¨ bir duyarlılıkla yürütülmeyen bir kent yönetimi mevzubahis iken, bunu bir de kadınlar açısından düşünmek, haliyle biraz naif ve hayalci bulunabilir. Olsun biz yine de sözümüzü söyleyelim belki işiten olur.

yereli kadınlarla birlikte düşünmek…

Kenti kadınlar açısından yeniden düşünmek istediğimizde şu soru ile başlamak gerekiyor: yerel hizmet alanlarından ve alt faaliyetlerinden yararlanan kadın, kız çocuğu sayısı / oranı nedir? veri derleme konusunda yaşanan sıkıntıları bir ölçüde aşıp bu sorunun üç aşağı beş yukarı cevabını bulduğumuzda, kentimizin kadın erkek eşitliğine duyarlı yönetilip yönetilmediğini görmek için önemli bir ilk adım atılmış olacaktır. Çünkü bir yerel yönetim birimi, bir konudaki hizmeti eksiksiz sunduğunda o yerelde yaşayan herkesin aynı ölçüde bu hizmetten yararlanacağını varsayıyor. Bir metro ağı inşa edildiğinde, bir yeni spor salonu ya da havuz açıldığında şüphesiz bu hizmetler sadece bir cinsi hedef alarak yapılmıyor. Ancak birçok araştırma ve gözlem spor salonlarını çoğunlukla genç bekar erkeklerin kullandığını, sokak aydınlatması ve güvenlik ortamı iyi sağlanmamış şehir ortamında akşam hava karardıktan sonra kadınların toplu ulaşım araçlarını kullanmadıklarını ortaya koyuyor. Hatta katılımcı bir yerel yönetim inşa etmek isteyen ve bu amaçla mahalle meclisleri örgütlemeye çalışan belediyelerin bile bu toplantılarına sadece erkeklerin katıldığı görülüyor. Düşünün bir kere, akşam eş ve çocukların karnını doyurduktan sonra uzun bir bulaşık, temizlik, ev toplama maratonuna giren kadın nasıl bu işlerden kaçıp o toplantıya katılsın? haydi işleri bir şekilde erteledi diyelim, küçük çocuğu varsa, onu nereye bırakıp da katılsın kent yönetimine? Bu demek oluyor ki, bir yerel yönetim biriminin bir hizmeti sunuyor olması o hizmetten tüm kent sakinlerinin eşit düzeyde yararlanabiliyor olması sonucunu doğurmuyor. Burada yaşanan eşitsizlik, söz konusu hizmete erişimde geride kalan toplum kesimi için özel önlemler almayı gerektiriyor. Örneğin spor salonlarına, kültür merkezlerine, kütüphanelere birer çocuk odası açmak gibi… Ya da her mahallede bir belediye kreşi açarak sorunu kökten çözümlemek gibi.

bütçe ve kadın

Cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçelerden bahsedildiğinde düşülen iki  hata var. Bunlardan ilki, toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelemeyi elimizdeki parayı ikiye bölmek ve %50’sini kadınlara %50’sini erkeklere harcamak olarak algılamak. Hayır parayı ikiye bölmüyoruz ancak parayı, hizmetten yararlanan herkesin birbirinden farklılaşan ihtiyaç, talep ve önceliklerine göre yeniden dağıtıyoruz. Bunu yaparken de bir kadının bir erkekten farklılaşan yaşam deneyimlerini, ev içi emek yükünü, ataerkil, geleneksel rol ve dayatmalardan kaynaklanan sıkışmışlığını vb. görerek -ve bunu ortadan kaldırmayı da hedefleyerek- yapıyoruz. Aynı zamanda bir yaşlı kadın ile bir genç kadın ya da ücretli bir işte çalışan bir kadın ile işsiz bir kadın, çocuklu bir kadın ile çocuksuz bir kadın, ¨engelli¨ kadın ile ¨engelsiz¨ kadın, tek başına çocuk büyüten bir kadın ile geniş bir ailede yaşayan kadınların farklılaşan ihtiyaç, öncelik ve taleplerini de ayrı ayrı görmeyi hedefleyen bir belediye bütçesi yönetiminden bahsediyoruz.

Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme dendiğinde karşılaşılan ikinci ve en yaygın hata ise bunun kadınlarla ilgili faaliyetler için ayrı bir bütçe ayırmak zannedilmesi. Şüphesiz Kadın Sığınmaevi, Kadın Danışma Merkezleri gibi bazı acil ihtiyaçlar için spesifik alanlara dair yapılan harcama kararları için ilk aşamada ayrı bir para ortaya koymak gerekebilir. Ancak bizim burada vurgulamaya çalıştığımız; tek başına kadınlar için bir merkez, bir sığınmaevi açmak toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir bütçe yapmak anlamına gelmiyor. Belediyenin bütün hizmet alan ve birimlerinde, her türlü hizmet ve faaliyeti planlarken ve bunun bütçesini tayin ederken, bu hizmet veya faaliyetin kadın, erkek ve LGBTİ bireylere olası etkilerini önceden düşünmesi gerek diyoruz.

 mevcut bütçe sistemi ve sunduğu olanaklar

Toparlayacak olursak, aslında toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme bahsi üzerinden vurguladığımız şeyin önkoşulu katılımcı yerel yönetimler. Yani her hizmet alanının ve faaliyetinin kadın, erkek ve LGBTİ hemşerilerin farklılaşan ihtiyaç, talep ve önceliklerinin gözetilerek planlanması, aslında katılımcı yerel yönetimlerin varlığına işaret ediyor. Peki Türkiye yerel yönetim sisteminin mevcut yapısı içinde bu ne kadar mümkün?

2000lerin başlarında uygulamaya konulan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 5393 sayılı Belediye Kanunu ile Türkiye’de yönetim ve bütçeleme aşamaları bir değişim dönüşüm sürecine girdi. Ele alınacak, tartışılacak başkaca boyutları saklı kalmak kaydıyla, bizim konumuz açısından önemi, Performans Esaslı Bütçeleme siteminin getirilmiş oluşudur. Buna göre üç temel belge gündeme geldi. Stratejik Plan, Performans Programı ve Faaliyet Raporu. Buna göre artık bütçeler 5 yıllık stratejik planlara ve 1 yıllık performans programındaki hedeflere göre hazırlanacaktı ve her yılın sonunda faaliyet raporları da bütçelerin bu hedefleri ne ölçüde gerçekleştirdiğini raporlayan birer iç denetim belgesi işlevini görecekti.

Stratejik Planlar 5 yıllık dönemler halinde hazırlanmaktalar ve yönetmelikte de belirtildiği üzere hizmet birimleri stratejik planları hazırlarken ¨hizmetinden yararlananların, kamu idaresi çalışanlarının, sivil toplum kuruluşlarının, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile ilgili diğer tarafların katılımları sağlanır ve katkıları alınır¨ denmektedir. Ancak bugüne kadar bu süreçlerin ideal anlamda katılımcı yürütüldüğünü söylemek çok zor. Bursa Nilüfer, Çanakkale, Antalya, Doğubeyazıt, Diyarbakır Sur, Bağlar ve Mardin Kızıltepe Belediyeleri gibi bir kaç örnek dışında kent sakinleri ile mahalli müşterekler üzerine fikir alışverişinde bulunan ve katılımcı bir süreç işleten yerel yönetim birimine rastlamak zor. Kimi yerlerde de belediye bürokratları tarafından hayata geçirilen iyiniyetli girişimler olsa da, yerel yönetimdeki karar verici unsurların (başkan ve Belediye Meclisi) süreci politik olarak sahiplenip sahiplenmemiş olması hem katılımcı hem de cinsiyet eşitliğine duyarlı bir stratejik plan ve bütçe süreci işletilmesinde çok belirleyici oluyor.

Bu ahval ve şerait karşısında, bugün için yapılabilecekler aslında az değil. 30 Mart 2014 tarihinde gerçekleşecek yerel seçimlerin sonunda kim kazanmış olursa olsun, nüfusu 50.000’i geçen her bir belediye seçimden sonra 6 ay içinde yeni 5 yıllık dönem için stratejik plan hazırlamak zorunda. İşte bu stratejik plan hazırlama sürecinde uyanık olur, belediye meclis üyelerini ve yönetimini, katılımcılık konusunda zorlarsak, önümüzdeki 5 yıl farklılıklarımızla bizleri daha çok gören bir yerel hizmet sunumuna tanık olmak işten bile değil.

 

Bu makale Amargi Dergisi 2014 Mart Yerel Seçimler İnternet Özel Sayısı’nda yayınlanmıştır. Bkz. http://www.amargidergi.com/node/2

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar