Seçim Çalışmalarına Çok Kısa Bir Tefekkür Molası – Erkal Ünal -

 

7 Haziran’da yapılacak ve Halkların Demokratik Partisi için ciddi önem arz eden genel seçimler için neredeyse gün saymaya başladık. Geri kalan günler iki ayağımızı bir pabuca sokmamıza sebep olabilecek kadar da az değil ama. Seçimlere yönelik olarak yapılan pratik çalışmalar arasında bir süreliğine soluklanıp yaptığımız işlerin yapılma tarzına dair tefekkür etmeye hem zamanımız var hem de bunu yapmak önümüzdeki günlerde yapacağımız çalışmaların veriminin artırılması açısından faydalı olabilir. Kaldı ki, henüz yazılı hale getirildiğini görememiş olsam da, ağızdan ağza dillendirildiğini duyduğum kimi eleştirilerin (lafların mı demeli yoksa) bir sosyalist olarak katkı verdiğim 10’dan Sonra kolektifinin iş yapma tarzını da mevzubahis ettiğini, doğrudan konu etmese bile onu ima ettiğini sezdiğim için, bunları en azından şahsen üzerime alıp bir yanıt vermeyi gerekli buluyorum. Ad hominem bir yanıt olmayacak bu elbette – zaten ortada işaret edebileceğim bir kişi de yok, olsa bile öylesi elbette doğru olmazdı. Gereğince temellendirilmeden serdedilmiş kanaatler söz konusu sadece ve şimdi bu kanaatleri bir bir tartışma konusu haline getirerek yanıtımı vermeye ve bu yanıtı daha iyi bir seçim çalışması için düşünme vesilesine dönüştürmeye çalışmaya başlayabilirim sanırım. Bu kanaatleri birbiriyle dolaylı yoldan bağlantılı iki başlık altında toplayarak irdeleyeceğim.

  1. “Orta Sınıflık”

Üç haftadır bilfiil içinde çalıştığım 10’dan Sonra kolektifinin çalışmalarından söz açılınca yakın bir arkadaşım bana “biraz orta sınıf oluyor ama yine de iyi çalışıyorsunuz” deyince yüzümde müphem bir ifade oluşmuştu. Bu ifadeyi yüzünüzde canlandırabileceğiniz somutlukta ifade etmemi sağlayacak edebi maharetlerden maalesef epey yoksun olduğum için, birkaç kez kulağıma gelen bu tür bir (tözcü) eleştirinin o an ve akabinde aklıma getirdiklerini anlatmakla yetineceğim.

“Yine de iyi çalışıyorsunuz”… Elimizden geleni yapıyoruz, teşekkürler. Ama bu önemli değil. Önemli olan önceki cümle ve oradaki “orta sınıf” tabiri (eskiden “küçük burjuva” denirdi buna). Bununsa tam olarak neye işaret ettiği meçhul. 10’dan Sonra’yı oluşturanların toplumsal sınıf niteliği mi orta sınıf, iş yapma biçimi mi orta sınıf, yoksa seçim çalışmasında muhatap aldığı kesim mi orta sınıf?  Bu kavramı bir küfürden veya kendini kırbaçlama edimi olmaktan çıkarıp kullanışlı bir özeleştiri aracına da çevirmek istiyorsak kastımızı dikkatle tanımlamamız ve mesela yukarıdakine benzer sorular sormamız gerekir. Sırf bu tartışma çerçevesini kabul edip sorular sormakla bile, radikalliği tözcü bir bakış açısıyla tasnif eden ortodoksinin dayanılmaz ağırlığının altında bulabiliriz kendimizi. Ne var ki bu tavrın gerek örgütlü kesimler gerekse yeni yeni siyasi aidiyet kazanan bireyler arasında etkisi olduğunu göz önünde bulundurarak onu –en azından bu yazı düzeyinde– kısa bir süreliğine muhatap alma gereği duyuyorum. Atılan çamurun izinin kalmasında istemeden de olsa pay sahibi olmam

Sormuş olduğum sorulardan ilkine dair bir şey diyemeyeceğim doğrusu, çünkü birden fazla şehire uzanan bu kolektifin üyelerinin sınıfsal niteliğine ilişkin söz söyleyecek kadar kapsamlı malumatım yok. Öyle olsa bile, yani hepimiz birer “şey” olarak orta sınıf olduğumuz söylenebilse bile bu siyasal uzamda son kertede önemli olmazdı. Zira siyaset ilişkiselliklerdan azade sabit kategorilere indirgenemeyecek derecede başlı başına potansiyel öznelik ve iradeyle ilgili. Diğer hususlar ise üzerinde durulmayı daha fazla hak ediyor.

10’dan Sonra’nın şu ana kadar yaptığı tüm faaliyetler hakkında web sitesinden ve sosyal medyadaki hesaplardan bilgi edinmeniz mümkün. Burada bunları tek tek saymak gereksizce yer kaplayacak. Ama bizzat çalıştığım İstanbul 2. Seçim Bölgesi’ndeki deneyimlerim üzerinden iş yapma tarzımız ve muhatap alınan kesim konusunda birkaç söz söyleyebilirim.

Çalışma biçimini koşullandıran bir dizi etken var öncelikle: öne konan hedef, bu hedefe ulaşmak için bir araya gelen insanların birlikte ve etkili şekilde çalışmak için başvurduğu pratik ve yaratıcı beceriler, geçmişten getirdikleri siyasi yatkınlıkları mevcut bağlamda kullanıp dönüştürme maharetleri, elde bulunan maddi olanaklar ve içinde çalışma yapılan kent coğrafyasının çatışmalı yapısı.

Tüm bu karmaşayı göz önünde bulundurmadan yapılacak saptamaların bir saplama olmakla kalacağını belirttikten sonra, bir siyasi çalışmanın siyasal-sınıfsal niteliğinin esas olarak önüne koyduğu hedef çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Köklü bir halk hareketinin sözcüsü olarak HDP’nin barajı geçmesinin, değer atfettiği ilkelerin belirli ölçüde mecliste onları savunanlarca ete kemiğe büründürülmesinin ülkede daha geniş kapsamlı bir toplumsal muhalefetin önünü açma ve barış sürecinde Kürt özgürlük hareketinin elini güçlendirme potansiyelinin kendisi, işte sadece bu potansiyel bile, “orta sınıf” tabiriyle kara çalınacak bir şey değil. Fakat zannediyorum ki burada asıl dert edilen şey bu hedefe ulaşma yolunda sergilenen pratik “kipi”nin söz konusu hedefi “orta sınıflığa çekmesinden duyulan endişe.” Peki nedir bu kip diye düşünüyorum…. Demokratik bir mekanizma içinde, kimsenin bireysel iradesi çiğnenmeden oluşturulmuş materyallerin yine bireylerin kendi iradeleriyle, baskıcı bir denetimden geçmeden, çeşitli yerlere dağıtılması mı “orta sınıflık”? Yoksa bir etkinlik sonrasında yapılan sohbette bir kişinin aklına gelen önerinin birçok kişi tarafından kabul görüp hemen uygulamaya konmasındaki gayri-bürokratiklik mi? Beşiktaş’ın göbeğinde açılan seçim pankartının iki köşesine koca harflerle “Direnen Reno İşçilerine Selam Olsun” diye yazmayı da akıl ettirecek dayanışma çabası mı? Kategorik geçerliliklerini yitirdiği veya muhtelif tadilata ihtiyacı olduğu bir sürü tecrübeyle ispatlanmış örgütlenme modellerinin konforlu ama bir o kadar etkisiz ortamı içinden konuşmayacaksak şayet, Gezi isyanının ilham verdiği öz-yönetimci ilkelerle çalışma arayışında her türlü girişimin eleştiriye elbette açık ama kategorik olarak meşru olduğunu söyleyeceğim bir kere. Bu yönde sarf edilecek tüm çabalara rağmen yine etkisiz olunabileceğini, yine en nihayetinde duvara toslanabileceğini, ama denemeci arayışçılık çağında olduğumuzu idrak etmenin saadeti ve huzuruyla çalışmaya devam etmemiz gerektiğini ekleyeceğim sonra. Hele de bu huzur kendinden memnuniyet ve kanaatkârlıkla sivrilen, sinik –ve dolayısıyla aslında siyaseten verimsiz ve kötücül– bir ironizme bulanmazsa daha da iyi.

İçinde çalıştığım İstanbul 2. Seçim Bölgesi’nde şu ana dek faaliyet düzenlediğimiz yerlerin bölge içindeki diğer yerlerle aynı olmadığı malûm. Hitap ettiğimiz toplumsal kesimi konuşmaya başladım anlayacağınız. Şimdiye kadar Beşiktaş, Beyoğlu, Ortaköy, Karaköy, Nişantaşı, Şişli gibi yerlerin merkezi noktalarında ve ara sokaklarında seçim çalışması yaptık (yakında bu listeye Levent, Etiler, Arnavutköy, Bebek, Gültepe ve başka yerleri daha ekleyeceğiz). İstanbul 2. Bölge’de 10’dan Sonra’yı oluşturanların bizzat bildiği, yani masa açmak için gerekli koşulları sağlayabileceği, başlarına bir şey gelse kimden yardım alabileceğini, nasıl hareket edebileceğini kestirebildiği yerler buralar. Sadece seçim çalışması yapmak için, bir başka deyişle sırf araçsal bir gözle gelip oranın sakinlerinin nezdinde yabancılaştırıcı bir etki yaratmayabileceği yerlerdi. Ne var ki kendi “doğal” toplumsal sınırlarımızı da zorlamayı, 2. Bölge içinde HDP’yle eşgüdümlü bir şekilde daha kapsamlı çalışmalar yapmayı düşünüyor ve planlıyoruz. Ayrıca, yukarıda adı geçen yerlerde, emek gücünü satarak geçinmekten başka çaresi olmayan yüz binlerce çeşitli proleterin olduğunu ve seçimlerde herkesin oyunun kişilerin sınıfsal niteliklerinden soyutlanıp bir rakama dönüştürüldüğünü, dolayısıyla her oyun değerli olduğunu, hele barajı aşmak için sahip olunan oy toplamı hâlâ kritik eşiklerde gezinirken tek bir oyun bile çok kıymetli olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Yoksa var mı? Her neyse.

  1. “Korku politikası”

Sadece 10’dan Sonra’nın değil, birçok kurum ve kişinin ve hatta HDP’nin kendisinin bile öne çıkardığı bir husus var bazılarının eleştirisine hedef olan, o da HDP’nin asıl vaadinin negatif bir vaat olduğu, kendini salt Erdoğan’ın başkanlığına karşıtlık üzerinden kurduğu, bunun da aslında olumlayıcı ve siyaseten bereketli bir tavra değil bir tür korku politikasına denk düştüğü. Ara bir konum olmasından mütevellit, kırılgan konumunu muhafaza etmeye yönelik daimi bir endişeyle şekillenen orta sınıflığın bu korku politikasına kapılması da kolayca mümkün değil mi? Evet,bir bakıma öyle, duman ateş alan yerden çıkar, ama hemen hüküm yapıştırıp geçmeyelim. Konu o kadar basit değil.

Bu eleştiride çok basit bir ayrımın, stratejik olanla taktik olan arasındaki ayrımın gözden kaçırıldığını söyleyerek açacağım bu bölümü. HDP’nin ve ona eleştirel ama militanca destek veren bağımsız sosyalistlerin Erdoğan’dan, AKP’den ve onların her türlü karanlık gelecek tasavvurundan bağımsız idealleri ve bu idealleri bugünden yeşertmeye çalıştıkları mecralar zaten var. Dolayısıyla HDP’nin ve diğer muhalif oluşumların siyasi kudreti Erdoğan’ın başkanlık tasarısının belirleyeciliğine hapsolmuyor. Ama yönetici baskı gücünü elinde bulunduran ve bir bakıma bugün neoliberal kapitalizmi, sırasıyla, şahsında ve kurumunda cisimleştiren Erdoğan ve AKP’nin, tahayyül edilen ve hatta şimdiden uygulanmaya çalışılan pratikler ağının önünde tehditkâr ve yıkıcı engeller olarak dikildiği, özgürlükçü bir sol siyasetinse bu engelleri devirmeyi de hedef bellemesi gerektiği aşikâr bana kalırsa (bu cümleyi kurmamın gerekmiş olması da üzücü aslında). Raymond Williams’ın Anahtar Sözcükler’de belirttiği gibi, “belirlenim” bir sürecin nihai sonucunu tayin etmez; daha ziyade, o sürecin içinde vuku bulduğu ortamın sınırlarını koyar. Dolayısıyla AKP’nin diktiği sınırları karşımıza almadan, doğal addedilen sınırları, sınırlamaları tartışma konusu etmeden, yani AKP’nin daralttıkça daralttığı siyaset ve temsiliyet alanını genişletmek için önce karşı koyma hamlesinde bulunmadan bir gıdım yol bile alamayız. Bu noktada aklıma John Holloway’in, başka birçok yanı eleştirilebilecek olsa da harika bir girişi olan İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek kitabı geliyor. Orada şöyle diyordu Holloway:  “Önce çığlık vardı… Yazarken veya okurken, başlangıçta sözün değil çığlığın olduğunu kolayca unuturuz… Teorik tefekkürün başlangıç noktası karşıtlık, olumsuzluk, mücadeledir”.

En çok Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’ı kastederek dediği “seni başkan yaptırmayacağız” sözünde cisimleşen bu olumsuzlayıcı anlayışın bir yandan da neleri olumladığını hesaba katmadan yapılacak bir eleştiri, kötü niyetli değilse şayet, HDP’nin vaatlerini, taleplerini, yani olumlayıcı pratiklerini, (tüm eksikleri ve sorunlarıyla da birlikte) kurucu politikalarını öğrenmeye çalışmalıdır önce. Dileyen ister partinin seçim bildirgelerine baksın isterse hareketin tarihine bakarak kuruculuğa yönelen siyasetini görmeye çalışsın. Fakat mevzubahis konunun bir yanı daha var ki o da her seçim sürecinin olmazsa olmaz bir veçhesi olan, çeşitli kesimleri ikna etme yöntemiyle ilgili. HDP’nin barajın altında kalması durumunda AKP’nin ulaşacağı yüksek milletvekili sayısıyla Erdoğan’ın aslında halihazırdaki başkanlığını kuvveden fiiliyata, daha doğrusu resmiyete çıkarmasından duydukları endişenin baskınlığıyla HDP’ye “taktik icabı” (buna da birçok kişi nedense yanlış bir ifadeyle “stratejik” diyor; Sun Tzu’nun kısacık Savaş Sanatı kitabına bakılabilir aradaki farkı anlamak için) vermeyi düşünebilecek olanlara seslenmek herhalde gayet anlaşılabilecek bir yöntem olsa gerek. Sahada, yani sokakta türlü türlü insanla temasa geçen eylemcilerin bu “değilleyici” sözün yanına partinin vaatlerini de eklemesi gerekebilir. Fakat daha önemlisi, partinin kendisine taktiksel oy veren kişileri ilerideki politikalarıyla önce partinin değerlerine zarar vermeyen bireylere ve sonrasında bir tür sempatizana dönüştürmekte göstereceği performans HDP’nin etkisinin ülke sathına derinden derine yayılmasında daha “belirleyici” bir safha olacak.

Sonuç yerine kısaca

Kürt özgürlük hareketinin öncülüğünde oluşup gelişen HDP’ye genel seçimlerde oy vermek, toplumsal muhalefin güçlenmesi ve sermaye-devlet-ulustan bağımsız gedikler açıp dünyalar kurma arayışımızda Biz’lerin, küçük bileşenlerin bir büyük Biz’e yanaştığı değil, birbirine eşit ölçüde ihtiyacı olan, birbirine emanet Biz’lerin önünü açma potansiyelini en çok taşıyan seçenek. Dolayısıyla bu potansiyele ilkelerimize gölge düşürmeden ve araçsalcı aklın pençesine düşmeksizin yeni ve yaratıcı ikna yöntemleri de bularak sabırla ulaşmaya çalışmak, geride kalan şu günlerde yüzümüzü çevirmemiz gereken yön olarak görünüyor. Bu hedefle çalışan başka kolektiflerin yanı sıra 10’dan Sonra da bu yöne bakıyor. Buraya emek veren biri olarak en azından ben böyle görüyorum.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar