Seçim bilmecesi ve AKP niye geriliyor? -

AKP’nin gerek 2011 seçimlerine gerekse de son yerel seçimlere nazaran hatırı sayılır bir gerileme içerisinde bulunduğu kanaati giderek yaygınlaşıyor. Bu gerilemenin ne ölçüde olacağını kestirmekse elbette güç. Yayımlanan anketler AKP’nin kabaca yüzde kırkın biraz üstünde kalacağı öngörüsünde bulunuyor. Öte yandan on üç yıl iktidarda kalmış, neredeyse bir “devlet partisi” konumuna girmiş bir siyasal oluşum olarak AKP’nin muhtemel gerileyişini öyle kolayca ölçmek de mümkün değil. Bu tür güçlü, “hâkim parti” konumundaki, adeta devletle özdeşleşen partilerin güç yitiminin, kamuoyuna yansıyan oranlardan daha fazla olması da her zaman ihtimal dahilinde.

AKP’nin seçimlerde en büyük dezavantajı, geçmiş seçimlerde ona sahada en büyük üstünlüğü sağlayan Erdoğan faktörünün bu sefer neredeyse bir yük haline gelmesinden kaynaklanıyor. Kişisel karizmasının da etkisiyle genel başkan olarak girdiği tüm seçimlerde başarısını katmerleyen Erdoğan, belli ki bu sefer aynı tılsımlı etkiyi, aynı cazibeyi yaratamıyor. Anayasal ve siyasal teamüllere aykırı şekilde, cumhurbaşkanı olarak seçim kampanyanın neredeyse tümünü sırtlamasının yarattığı zorlama ve rahatsızlık giderilemiyor. Erdoğan’ın AKP kampanyasına doğrudan dahil oluşu, Davutoğlu’nun örgüt ve parti tabanını sefer etmede yaşadığı çıkmazlar karşısında ve tabanın iç tutunumundaki düşme üzerine geliştirilmiş bir strateji. Beklenen, AKP’nin gerileyen etkisini Erdoğan’ın kişisel karizmasıyla telafi etmesi.

Erdoğan bir kez daha, AKP’ye hep zafer getirmiş bizzat “kendini oylatma” stratejisini gündeme getiriyor. Önceki seçimlerde Erdoğan büyük bir maharetle seçime ilişkin tartışma başlık ve saflaşmaları kendisi üzerinden belirleme avantajını kullanmayı bilmişti. Bu durumdan kendince bir ders çıkarmış olan CHP (hatta bir dereceye kadar MHP) seçim stratejisini kendince başarılı bir biçimde, “somut projeler” ve halkın “gerçek” sorunlarına ağırlık veren bir söylemle yürütmeyi tercih etti.

Aslında Erdoğan’ın bu hamlesinin etkisinin bu defa sınırlı kaldığını söylemek mümkün. Bunda önemli bir faktör, toplumun önemli bir kesiminin “Erdoğan yorgunu” haline gelmesi. Bir başka kritik etken de 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunun aşamalı bir biçimde Erdoğan’ın karizmasında yarattığı aşınma. Erdoğan’ın büyük bir hızla içerisine yerleştiği saray ve etrafında oluşan “israf”, debdebe ve yolsuzluk temaları, ona duyulan sempatide ciddi bir erozyona neden oluyor. Bundan dolayı tüm gözlemciler ve hatta Erdoğan’ın kendisi de AKP’nin seçim kampanyasının geçmiştekine oranla coşku, hareketlilik ve ikna kabiliyetinin oldukça düşük olduğunda birleşiyorlar.

Erdoğan’ın “kendisini oylatma” stratejisinin karşılaştığı bir diğer açmaz da bizzat Selahattin Demirtaş’ın varlığı. Erdoğan ilk defa sempati ve özdeşleşme halesi itibariyle kendisiyle kıyas edilebilir bir figürle karşılaşıyor. Dahası, MHP’ye olan kayışı durdurma saikiyle Erdoğan ve Davutoğlu’nun HDP’yi “dinsiz” marjinallerin toplandığı “proje” bir oluşum olarak lanse etme stratejisinin Kürt ayağında, Demirtaş’ın bir karşı ağırlık olarak belirmesiyle büyük bir gedik oluştu denebilir. Zira Demirtaş ve HDP’nin performansının yarattığı enerji, Kürt seçmeninin AKP’ye kalıcı sayılabilecek bir biçimde sırt çevirmesine yol açıyor. Bundan dolayı AKP son günlerde HDP’ye yönelik taciz ve saldırılarının dozunu iyice yoğunlaştırmış olsa da bunun HDP’ye yönelen kitleler nezdinde hiçbir etkisinin olmadığı görülmekte.

Çözüm çıkmazı

AKP’nin (göreli) gerileyişine etki eden çok sayıda faktörden bahsetmek mümkün. Bunların en önemlisi hiç kuşkusuz “çözüm süreci”. AKP uzun bir dönem için çözüm sürecini kendisi açısından bir “kazan-kazan” stratejisiyle yürütmeyi bilmişti. Bu elbette hem Erdoğan’ın hem de AKP’nin çok farklı alanlara yayılabilen hegemonik etkisine dayanmaktaydı. Erdoğan/AKP artık aynı anda hem en milliyetçi hem en barışsever, hem en demokrat hem en muhafazakâr, hem en çevreci hem en inşaatçı, hem en sosyal adaletçi hem en sermaye dostu, hem en AB’ci hem en Şangaycı, hem en liberal hem en paternalist, hem darbe karşıtı hem YÖK’çi, özcesi hem mağdur hem muktedir olabilmeyi beceremiyor.

“Çözüm sürecinde” Erdoğan’ın mahareti, uzun bir süre anketlerde en milliyetçi lider olarak çıkarken aynı zamanda kendini “çözümden yana lider” olarak takdim edebilme yeteneğiydi. Gezi’yle birlikte başlayıp 17-25 Aralık süreciyle birlikte AKP/Erdoğan, bu hegemonik özelliğini ciddi ölçüde kaybetmiş görünüyor. AKP’nin “çözüm sürecinden” oldukça hızlı biçimde çark etmesinin arka planında da bu hegemonya yitiminin, rıza devşirme zafiyetinin ya da tabir-i caizse aynı koltukta iki karpuz taşıma kabiliyetini artık gösteremiyor olması büyük pay sahibi.

Erdoğan seçim sürecinin başlamasıyla birlikte geçmişte partisine oy vermiş Kürt seçmenlerin giderek artan biçimde HDP’ye yöneldiğini tespit etti. Bu kayışın “Kobani etkisiyle” büyük ölçüde kalıcı hale geldiğini sezen Erdoğan, ağırlığı MHP’ye kayan milliyetçi-muhafazakâr seçmene yöneltti. Seçim stratejisini de bu kayışı durdurmaya adadı. Seçim sonuçlarının en büyük muamması da Kürt hareketinin en büyük muarızı söylemiyle Erdoğan’ın sahneye olanca ağırlığıyla çıkmasının MHP’ye kayışı ne ölçüde durdurabileceği.

Öte yandan Erdoğan ve AKP, Kürt seçmenlerinin HDP’ye neredeyse bütünsel kayışını yoğun bir dezenformasyon kampanyası aracılığıyla, özellikle din faktörünü devreye sokarak engellemeye çalışıyor. Aynı zamanda sanki çözüm süreci hiç yaşanmamışçasına hızlı bir biçimde tedavüle sokulan ve dozajı giderek tehlikeli biçimde artan güvenlikçi ve “şahin” söylemle HDP’yi kriminalize ederek batıda ona yönelen Kürtlerin dışındaki seçmenleri (ve hatta Kürt seçmenlerin bir bölümünü) HDP’ye yönelmekten alıkoymaya çalışıyor.

Tayin edici olacak emekçiler, alt sınıflar…

AKP’nin gerileyişinin bir başka önemli faktörü ekonomik performansının teklemesine dayanıyor. Kemal Derviş’in yürüttüğü yapısal uyum programını devralan AKP, uzun yıllar istikrar ve güçlü iktidar vaadini “orta sınıfları” kendi etrafında kenetleyecek bir zamk olarak kullandı. AKP’nin inşaat, büyük altyapı projeleri ve enerji sektörüne yatırımlarda kendisini bulan bu stratejisi, “hizmet” siyasetini önde tutan bir yaklaşım olarak toplumda ciddi bir karşılık bulmuştu. Bu istikrar tablosunun teklemeye başlaması ve hatta bizzat Erdoğan’ın “orta sınıflar” nezdinde bir istikrarsızlık faktörü olarak belirmeye başlaması bu zamkın düşmeye başlamasına sebep olmakta.

Diğer yandan ucuz emek ve doğanın talanına dayalı “büyüme” nutuklarının yaldızlarının dökülmesi ve işsizlik oranlarının yüksekliği, borçlanma ve güvencesizlik kıskacındaki alt sınıfların AKP hegemonyasından uzaklaşmasına, hiç değilse belli bir soğukluk ve tereddüde yol açıyor. CHP’nin emeklilere iki maaş ikramiye ve asgari ücreti 1500 liraya çıkarma vaadinin bu ölçüde ses getirmesi ve AKP’lilerce paniğe varan reaksiyonlarla karşılaşması bu durumun bir göstergesi.

Esasında bu seçimlerin sonucunu da tayin edecek en önemli faktör, Türkiye’deki geniş emekçi ve yoksullar kitlesi. AKP’nin yıllar boyunca siyasal saflaşmayı “alnı secde görmüş” millet ve onun öz temsilcisi “AK Parti” ile “milli olmayan”, “vesayetçi”, milletin “öz” değerleriyle ters düşmüş elitler arasındaki bir mücadele olarak tanımlaması, bu siyasal harekete siyasal ve toplumsal çatışma ve çelişkileri bu kültürel ayrıma/çatışmaya indirgeyebilme olanağı tanıdı. Böylece alt sınıfların iktisadi, sosyal ve siyasal gücü AKP devrinde büyük yaralar alırken “milletin” mensupları olarak büyük “yeni, Türkiye”nin parçası oldukları, toplumsal olarak yükseldikleri hayaline katılma fırsatını elde ettiler.

Seçim sürecinde AKP’nin tabanını seferber etmekte güçlük yaşaması üzerine devreye, Gezi ve sonrasında 17-25 Aralık’ta tedavüle girmiş komplo anlatısı sokulmaya çalışılmakta. Özellikle iktidar yanlısı medyada artık her türlü gerçeklik algısını zorlayacak, neredeyse yeryüzündeki tüm “karanlık” güçlerin Erdoğan karşıtı bir ittifak oluşturduklarına ilişkin türlü senaryo pompa ediliyor. Erdoğan ve çevresinin seçim sürecinde başvurduğu bu büyük komplo anlatısı, AKP’nin uzun iktidarı süresince hegemonyasından istifade etmiş ya da ettiğini varsayan kesimlere yönelik bir dizge. Erdoğan Gezi sonrasındaki süreçte giderek daha yoğun bir biçimde başvurduğu bu söylemle “ben gidersem şu son on yılda edindiğiniz iktisadi, siyasi, kültürel tüm kazanımlar elinizden alınır” demeye getiriyor. “Alnı secde gören milletin Batıcı-devletçi elitle hesaplaşması” söylem ve pratikleriyle sembolik ya da maddi kazanımlar elde edenler nezdinde ya da AKP’nin yoksulluğun yönetilmesi siyasasının yarattığı paylaşım mekanizmalarından istifade eden geniş bir kesim nezdinde bu söylemin elbette hâlâ bir karşılığı var.

AKP’nin yaptığı, dini muhafazakârlığı, alt sınıflar için bir kimlik ve mana (dolayısıyla da siyaset) haritası olarak işleyen bir “büyük hikâye” içerisinde yeniden tanımlayabilmekti. Kendi varlığını o “büyük hikâye” içerisinde anlamlandıranlar, maddi olduğu kadar sembolik ödün ve ödüller aracılığıyla kendilerinin, yani “milletin” (AKP aracılığıyla) iktidar olduğunu düşünebildiler. Sınıf olarak davranma, örgütlenme ve eyleme kapasitelerini yitirirken Müslüman “milletin” fertleri olarak “yükseldiklerini” gördüler ya da sandılar. İşte seçim sonuçları da bu büyük anlatının ne ölçüde yara aldığını da gösterecek. AKP’nin 7 Haziran’daki kayıplarının ne oranda olacağı, ciddi bir regresyonla mı yoksa atlatılabilir bir kısmi gerilemeyle mi karşılaşacağı, “yeni Türkiye” hayaliyle hayat-ı hakikiyenin somut ve can yakan çelişkileri arasındaki çatışma belirleyecek.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar