Seçim AKP’yi durdurmanın yolu mu yahut “burjuva parlamentolarına katılmak gerekir mi?” -

 

Lenin “Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı” kitabının, adı bu yazının başlığında da geçen bölümüne, Alman komünistlerini “fırçalayarak” başlar. Uzun alıntılarla sıkıcı olmamak için mealen tartışmayı özetlemeye çalışayım: Lenin’in aktardığı kadarıyla Alman komünistleri, “tarihi ve siyasi bakımdan” parlamenter mücadele biçimleri miadını doldurmuştur gibi bir tespitten hareketle seçimlere katılıp mecliste yer almanın komünistler için politik bir görev olmaktan çıktığı sonucuna ulaşırlar. Aslında Lenin de “proletarya diktatörlüğü çağında” parlamenter mücadele biçimlerinin “tarihsel açıdan” zamanını doldurmuş olduğunu kabul eder. Ancak işin rengi, “siyasi bakımdan” meclis-seçim siyasetinin zamanının geçip geçmediği bahsine gelince değişir. Emekçiler seçim ve meclisi önemsemeye devam etmektedirler ve bu durumda bunların siyaseten zamanı henüz geçmemiştir. Kitlelerin önemsediği siyasal mecraları komünistler de önemsemek zorundadır.

Şöyle yazar Lenin (uzun alıntı şart oldu): “Besbelli ki, Alman komünistleri için parlamentarizm, ‘siyasi bakımdan zamanını doldurmuştur’; ama asıl sorun şu ki, bizim için zamanını doldurmuş olan bir şeyin, sınıf için zamanını doldurduğuna, yığınlar için zamanını doldurduğuna inanmamak gerekir. (…) Yığınların seviyesine inilmesi gerektiği, bir sınıfın en geri kalmış katları seviyesine inilmemesi gerektiği tartışma götürmez. Senin görevin o katlara acı gerçeği söylemektir. Geri kalmış katların, burjuva demokratik ve parlamenter önyargılarını, önyargı olarak nitelendirmek görevinizdir. Ama aynı zamanda (sadece en bilinçli öncüsünü değil) bütün sınıfın bilincinin ve hazırlığının, sadece ilerici unsurlar değil, emekçiler yığınının tümünün bilincinin ve hazırlığının gerçek durumunu dikkatle gözlemek de görevinizdir. ‘Milyonlarca’ değil de sadece oldukça önemli bir sanayi işçisi azınlığı Katolik papazların peşinden gitseydi ve bir tarım işçileri azınlığı büyük toprak sahiplerinin ardından gitseydi bile, bundan çıkacak olan sonucun, parlamentarizmin Almanya’da henüz siyasi bakımdan zamanını doldurmamış olduğu ve devrimci proletaryanın partisi için parlamenter seçimlere ve parlamenter mücadeleye katılmanın, özellikle kendi sınıfının geri kalmış katlarını eğitmek için, özellikle ezilen ve cahil köylü yığınlarını uyandırmak ve aydınlatmak için zorunlu olduğu şüphe götürmez.”

Lenin bu satırların hemen ilerisinde seçimleri önemsemeyen komünistlere dair daha “ağır” şeyler söylüyor ama biz en iyisi daha uzatmamak için burada keselim ve günümüze gelelim. Seçim yaklaştıkça (bilhassa HDP dışındaki) sosyalistler arasında “seçime yönelik mücadelenin AKP iktidarını durdurmanın tek yolu olmadığı” vurgusunun giderek daha popüler olduğu görülüyor. “Başta seçim barajı olmak üzere, seçim sandığı üzerine düşen gölgelerin halk iradesinin sandıkta ifade bulmasını imkânsız hale getirdiği”, “iktidarın işleyiş ve karar alma iradesinin parlamento dışında şekillendiği” gibi makul gerekçelerle seçimlerin AKP şahsında cisimleşen neoliberal otoriter rejimi geriletmesinin mümkün olmadığı ifade ediliyor. Durumun böyle olduğunu varsayalım. Hatta HDP’nin barajı geçmesinin AKP için ciddi ve somut bir darbe olacağı, yani onu somut bir biçimde geriletebileceği ihtimalini da bir an için bir kenara bırakalım, unutalım.

Bütün bu makul gerekçeler, yani sandığın AKP’yi geriletmede tek başına bir anlam ifade etmemesi, hatta seçimin AKP için “elverişli” bir saha olması, seçimleri mücadelenin bir momenti olarak değersizleştirmenin, göz ardı etmenin bir mazereti olabilir mi? Bu soru önemli; zira yukarıda anılan gerekçeleri ortaya koyan sosyalist kesimlerin ekseriyeti, seçimlere ilişkin somut bir tutum almaktan kaçınıyor. Bu noktada dönüp Lenin’den aktarılan yukarıdaki satırları bir zahmet yeniden okuyalım ve sonra da Türkiye’de son yıllardaki seçimlere katılım oranlarını hatırlayalım: 2014 yerel seçimlerinde yüzde 89, 2011 genel seçimlerinde yüzde 87, 2009 yerel seçimlerinde yüzde 85, 2007 genel seçimlerinde yüzde 84.

Hasılı, biz istesek de istemesek de toplumun önemli bir bölümü (ya da şöyle diyelim: işçi sınıfının ezici çoğunluğu) kendi gündelik, acil sorunlarının çözümü için seçimleri elverişli bir siyasal mecra olarak görüyor. Dolayısıyla biz seçimlerin AKP’yi geriletmenin, siyasal güç dengelerini değiştirmenin tek (hatta ana) yolu olmadığı tespitinde bulunsak da ahalinin çoğunluğu böyle düşünmüyor. Bu durum bizler açısından “parlamentarizm yanılsamalarına” karşı mücadele etmemenin bir mazereti olamaz elbette. Ancak (Lenin’i hatırlayalım) emekçi ve ezilenlerin seçim ve meclisi önemsediği koşullarda bizim de bu mecralardaki mücadeleyi önemsememiz gerektiği açık.

En iyisi işin kolayına kaçıp sözü yine Lenin’e bırakalım. “Parlamentoların işçi sınıfının devrimci öncüsü için özellikle iğrenç bir niteliğe büründüğü doğrudur” diye yazar Vladimir İlyiç ve hemen akabinde, “devrimci taktiğin, sadece devrimci duygu üzerine kurulamayacağını” hatırlatır: “Parlamenter oportünizmi lanetlemekle ve parlamentoya katılmayı reddetmekle yetinerek ‘devrimci duygusunu’ ifade etmek pek kolaydır. Ancak çok kolay olduğu içindir ki, bu davranış, çetin olan, çok çetin olan bir sorunu çözüme bağlamaz. (…) Gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanılması gibi çetin bir sorunun üstünden ‘atlayarak’ bu zorluktan ‘kaçınmayı’ denemek çocukluktur.”

Lenin’in bundan yaklaşık yüz yıl önce yazdıklarını bugüne tercüme edelim: Geniş kitlelerin bütün yanılsamaları ve eksiklikleriyle de olsa seçimler dolayısıyla siyasallaştığı bir ortamda seçimlere dönük somut bir politika önermemek, devrimci lafızlarla terk-i siyaset eylemekten başka bir şey değil. Siz isteseniz de istemeseniz de, katılsanız da katılmasanız da mevcut koşullarda seçimler insanların siyaset tartıştığı ve saflaştığı dönemler. Emekçi ve ezilenlerin büyük çoğunluğu (yanılsamalarla da olsa) seçimleri anlamlı bir siyasal mecra olarak görürken seçimler sanki yokmuş gibi davranmak, seçimi “devrimci amaçlarla kullanmak” adına somut bir politika geliştirmemek, kitlelerin bilinç ve siyasallaşma düzeyini es geçmek anlamını taşıyor.

Bir kez daha tekrar edelim: Toplumsal mücadele ve direnişleri seçimlerle ikame etmek elbette yanlış. Ancak beğenelim beğenmeyelim seçimler de sınıf mücadelesine içkin. Dolayısıyla sokak ve sandık arasında birbirini dışlayan bir ilişkiye mahkûm değiliz; yani seçim çalışması yürütmek, sandıkta bir seçeneğe işaret edip onu aktif olarak yaymak, “sokağı” ille de boşaltmak anlamına gelmez. Farklı mücadele araç ve yöntemlerini soyut bir biçimde birbirinin karşısına çıkartmanın, pratikte karşılığı bulunmayan ikili karşıtlıklar üretmenin devrimci sıfatlı siyasetle bir ilgisi yok.

Seçimler (ortada Sovyetler ya da konseyler yoksa) dolaylı ve çarpık biçimlerde de olsa somut siyasal güç dengelerinin bir fotoğrafını verirler. O fotoğraf karesinde yer almamayı seçmek de bir seçimdir elbet ama pek de siyasal bir tutum değildir. Troçki’nin meşhur deyişini değiştirerek ifade etmek gerekirse, seçimler bizi ilgilendirmeyebilir ancak seçimler (yani seçimin yaratacağı siyasal sonuçlar) bizimle elbette ilgilenecektir.

Not 1: “Tarih tekerrürden ibaret” derler de inanmayız. Oysa sosyalistlerin seçimlere dönük tavrında neredeyse tekerrürden başka şey yok. 1960’lı yıllarda TİP’in çubuğu neredeyse tamamen seçimlere ve kurumsal temsile bükmesi ve TİP’e muhalefetin de  “Filipin demokrasisi” şartlarında seçimlere katılmayı neredeyse bir ihanet saymasıyla birlikte sosyalist hareketin seçimler hususundaki tutumu ifrat ve tefrit arasında bir seyir izledi, izlemeye devam ediyor. Kimimizin seçimlere dair ufku “seçilebilir yerlerde” bir iki aday çıkartmaya (kurumsal temsile) sıkışmışken kimimiz de “Filipin tipi demokrasi” değil de “AKP faşizmi” diyerek seçimlere katılmanın anlamsızlığından dem vuruyoruz.

Not 2:  Eksik ya da gediği ne olursa olsun HDP’nin olası bir seçim başarısının memleketteki güç dengelerinde emekçi ve ezilenler lehine bir kırılma yaratması somut bir ihtimaldir. HDP içinde ya da dışında saf tutan sosyalist siyasetin bu ihtimali hakir görme lüksü yoktur, olmamalı…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar