Savaşı ve saray darbesini durduralım! -

 

Kapitalizmin ve emperyalist sistemin içinden geçmekte olduğumuz buhran döneminde, sermaye düzeninin liberal kredisi her yerde bitiyor. Devlet zorunun, sermaye disiplininin, ırkçılığın/şovenizmin ve savaşın yükseldiği karanlık bir aralıktayız. Gezi ayaklanmasıyla bizlerin de bir parçası olduğu 2008 sonrası küresel kalkışma dalgasının -şimdilik- geri çekilmesiyle oluşan boşluğu siyasal ve toplumsal reaksiyonerlik/gericilik dolduruyor.

Türkiye bu süreci bir bölgesel savaş konjonktürü içerisinde yaşıyor. Bu savaş “ülkeler arası çatışma” düzeyinde kalmıyor. Vekiller aracılığıyla cereyan ediyor ve “içerisi” ile “dışarısı” bulanıklaşıyor. “İçeride” sürdürülen savaş, Türkiye’nin egemenlerinin “dışarıda”  dâhil olmaya niyetlendikleri savaşın bir cephesi. Savaş, egemenler tarafından, Türkiye’nin iç fay hatlarını yeniden harekete geçirecek şekilde biçimlendiriliyor. Türkiye toplumu giderek etnik, dinsel, mezhepsel fay hatları boyunca kutuplaştırılıyor. “Savaş devlet kurar” deyişini haklı çıkarırcasına “yeni devletimiz” de süregiden savaş hali içerisinde kuruluyor. Savaşın olağanüstü hâli içerisinde Türkiye giderek militarist bir despotizm olarak yapılandırılıyor.

Bu ahval ve şerait içerisinde Türkiye’nin toplumsal ve siyasal muhalefet güçlerinin bir seferberlik havası haline girmesi gerekirken, durum bizler açısından maalesef böyle olmuyor. Mevcut baskı ve afallatma ortamı içerisinde mücadele etmeye yarayacak olanak ve aygıtların ne olabileceği konusunda o klasik tabirle bir “akıl tutulması” içerisindeyiz. Bu “stratejik tutulma”, hiç şüphesiz ki sosyalist sol olarak 2000’ler içerisinde kendimizi ideolojik ve politik bir odak olarak örgütleyememiş ve bu dönemin görece “liberal” havası içerisinde siyaset yapmanın asgarileriyle yetinmiş olmamızla ilgili. Bu dönem içerisinde “derinleşmemiş” olan bir sol olarak, nispi liberal aralık -belki de Türkiye tarihinde kural olduğu üzere- kapandığında o asgarileri de yerine getiremez duruma geliyoruz.

Fakat yeni imkânlar da yok değil. Savaşın kendisine ciddi anlamda müdahil olmaya gücümüz yetmeyebilir. Bu olmadığı takdirde iktidarın dış politikada muhtemel bir yenilgisini beklemeye mahkûm muyuz? Bu, büyük bir yanılgıdır. Bugün Türkiye’de siyasi iktidarı gasp eden klik iç siyasette beklenmedik manevralar yapmakta, dıştaki herhangi bir yenilgi veya gerilemeyi içte bir zafere veya ileri hamleye dönüştürmekte oldukça hünerli. Bunu sadece müttefiklerini akıl almaz bir hızla değiştirmekle yapmıyor. Kitlelerin siyasi akılları üzerinde de ciddi manevralar uyguluyor. Savaş siyasetinin uygulamaya konduğu Haziran seçimi sonrasında da böyle bir durum söz konusu. Gezi isyanı ile başlayan süreç Haziran seçiminde -şu ya da bu zaaf ya da eksikle de olsa- politik bir ifade bulmaya başladığında “darbe” geldi. Başkanlık sisteminin önüne Haziran’da çekilen set bu “darbeyle” dağıtıldı ve başlatılan savaş siyasetiyle bir daha oluşmasının önüne geçildi. Müzakere sürecini “buzdolabına koyup” hızlıca savaşa girişen “saray”, adeta bir şok doktrinine başvurarak, “teröre karşı savaş” söylemini ve Türk milliyetçiliğinin tüm kadim korku ve seferberlik temalarını kullanarak oluşan güvenlik kaygılarını süratle kendi lehine çevirebildi.

Yürürlüğe sokulan savaş siyaseti, oluşabilecek yeni bir muhalefet bloku içerisine sokulan ideolojik-politik bir kamaydı aynı zamanda. Bu kamanın işe yaramaya başladığını, etkili olduğunu görüyoruz. Savaş siyasetini yürütenlerin MHP kitlesine ulaşımının çok zor olmayacağını tahmin etmek güç değildi. Fakat menzil giderek genişlemekte. Metin Feyzioğlular’ı, Deniz Baykallar’ı bir semptom olarak okumak gerekir. Savaş siyaseti Türkiye toplumunun giderek daha fazlasının aklına yatar, gönlünü çeler hale geliyor.

İktidar neredeyse her gün fiziken saldırmakla kalmıyor, yine neredeyse her an siyasal akıllarımızı gasp edecek hamlelerde de bulunuyor. Fakat savaş siyasetine karşı geliştirilecek inisiyatiflerin, siyasal müdahalelerin karşılık bulma olasılığı vardır. Savaş aygıtını hemen paralize edemeyecekse de onun kolay işlemesini, rahat manevra yapmasını engelleyecek her kısmi tepkinin yakın gelecekte kitlesel bir savaş karşıtı hareketin oluşmasında belirleyici etkisi olacaktır.

Bir an önce harekete geçmeli, kitlelerin siyasal akıllarını gasp edenlere karşı örgütlü bir ideolojik-politik karşı harekâta girişmeliyiz. Önemli ve kritik bir kitlenin aklında sinik bir şekilde duran o şüpheyi harekete geçirecek, “hayır, mesele vatan-millet değil, bu bir rejim projesi” dedirtecek işlerden başlayarak. Ve genişleterek: Başkanlık Sistemi=Savaş=Özel İstihdam Büroları=Cerattepe=Fikir ve İfade Özgürlüğünün Gaspı… Meselenin bütünselliğini her fırsatta yeniden ve yeniden siyaseten kurarak. Bugün internet başında dış politika haberlerine odaklanarak büyük jeostratejik varsayımlarda bulunmaya, “Putin Reis”ten medet ummaya değil, daha çok siyasete ihtiyacımız var. Mümkün olduğunca fazla insanın siyasi aklına girmeye, mümkün olduğunca fazla insanla savaş siyasetinin karşısına set örmeye ihtiyacımız var. Bunun için de ortak siyaset ve eylem zeminleri oluşturmaya.

Savaşın meşruiyetinde oluşturulacak her gedik, o savaşın mümkün kılıp yarattığı rejimde de gedik anlamına gelecektir. Savaş siyasetinin yaşayacağı bir meşruiyet ve güven krizi, onun inşa ettiği rejimin de krizi olacaktır. Bize düşen, savaş karşıtı toplumsal basınç vasıtasıyla böyle bir krizin temellerini atmaya çalışmak. Savaş aracılığıyla bütün bir ülkeye biçilmek istenen o “deli gömleği”ni herkesin, hepimizin istisnasız giymek zorunda kalacağını ısrarla anımsatmak. Yoksa kaybettiklerimizin telafisi gerçekten mümkün olmayacak.

Başlangıç / 22.02.2016

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar