rojava’da ne oluyor? – erhan keleşoğlu -

Rojava’da PYD önderliğinde Temmuz 2012’den beri fiili bir Kürt özyönetimi oluşturulmuş durumda. Bu özyönetim geçtiğimiz günlerde kurucu bir meclise evrilmek üzere Geçici Yönetim kurulduğunu açıkladı. Bu geçici yönetim içerisinde Rojava’daki tüm halklardan temsilcilerin olacağı, sadece Kürtlere ait bir yapı olmayacağı ısrarla vurgulandı.

Rojava demografik olarak Kürt çoğunluğun üç parçaya bölündüğü bir coğrafya. Bu parçaların her birinde de özyönetim bölgeleri oluşturulmuş durumda. Batıda Kilis’in karşısındaki Efrin bölgesi, özellikle Halep içerisindeki Kürt mahallelerinin boşalıp sakinlerinin bu bölgeye yönelmesiyle önemli bir Kürt nüfusa ev sahipliği yapıyor. Burasıyla daha doğudaki Kobani (Suruç’un karşısında) bölgesi arasında Azaz kasabasının da olduğu çoğunluğu Araplardan oluşan bir koridor mevcut ve Türkiye’nin de üstü kapalı desteği ile El-Kaide’nin iki kanadı Nusra Cephesi ile Irak ve Şam İslam Devleti buralarda hakim. Kobani bölgesi ile doğusunda Kürtlerin çoğunlukta olduğu Cizire arasında yine Araplardan oluşan bir hat var. (Baas iktidarı sonrasında bölgedeki Kürt nüfusu dengelemek adına buralara Arap aşiretleri yerleştirilmişti). Cizire’de Esad rejimi güçlerinin kaldığı tek yer Kamişlo ilçe merkezi. Dolayısıyla Güney Kürdistan’da olduğu gibi teritoryel bir süreklilikten söz etmek mümkün değil. Bu demografik gerçekliğe uygun bir siyasal proje, tarihsel nedenlerle bölgede en örgütlü güç olan PKK/PYD çizgisi tarafından hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bu üç temel Kürt bölgesinin kanton kabul edildiği, kantonlarda yaşayan Kürtler dışındaki tüm halkların da temsil edildiği İsviçre benzeri federal bir siyasal yapı öneriliyor.

Bilindiği üzere El-Kaide ve diğer tekfiri-selefi gruplar Kürt bölgelerine karşı yoğun bir saldırı yürütüyorlar. Bu saldırılarda özellikle yukarıda sözünü ettiğimiz Arap koridorları üs olarak kullanılıyor. Türkiye’nin de desteklediği bir strateji ile bu gruplar, Araplar ve Kürtler arasında zaten var olan anlaşmazlıkların topyekun savaşa dönüşmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu doğrultuda bazı aşiretleri kendi yanlarına çekmişlerse de YPG’nin zengin petrol yataklarının bulunduğu Rimelan bölgesini ele geçirmesinden sonra akıllıca davranarak hasılatı dengeli bir şekilde paylaşması bu taktiği boşa çıkardı. Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda bulunan petrol yatakları ile buğday gibi temel gıda maddeleri için birbirleriyle rekabet eden, hatta zaman zaman çatışan rejim muhalifi gruplar karşısında nispeten yekpare duran Kürtler ve rejim ordusu askeri gücünü artırıyor görünüyor.

Rojava’daki Kürt siyasal grupları iki ana cepheye bölünmüş durumda. Bir tarafta PYD’nin Batı Kürdistan Halk Meclisi, karşısında ise Barzani’nin KDP’sine yakın irili ufaklı yedi milliyetçi örgütten oluşan Suriye Kürt Ulusal Meclisi (SKUM) var. Kürtlerin Rojava’da yönetimi devralmasında bir hafta önce (Temmuz 2012) Kürt Yüksek Meclisi adıyla iki taraftan beşer kişilik temsiliyete dayanan bir üst kurul oluşturulması Hewler (Erbil) Anlaşmasıyla kararlaştırılmıştı. Ancak bu üst kurul, bir türlü işlevli olamadı. Taraflar arasındaki derin güvensizlik önce Davutoğlu’nun Yüksek Meclis’in PYD’li olmayan üyeleriyle Erbil’de görüşmesiyle (PYD’lilere haber dahi verilmemişti) kendisini dışarıya vurdu. Sonrasında PYD tarafından örgütlenen YPG’nin (Halk Savunma Birliği) karşısına SKUM’un Barzani tarafından eğitilmiş güçleri çıkarmaya çalışması ilişkilerin iyice gerilmesine neden oldu. Karşılığında Barzani Güney Kürdistan’la Rojava’yı bağlayan sınır kapısını kapattı. Ortaya çıkan yokluk koşullarında binlerce Rojavalı Kürt Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesine akın etti. PYD ve SKUM arasındaki gerilim SKUM’un Eylül başında Suriye Ulusal Koalisyonu’na katılma anlaşmasını imzalamasıyla had safhaya ulaştı. Halk Meclisi Kürt Yüksek Konseyi kararı olmadan Kürtler adına karar verilemeyeceğini ileri sürdü. Gelinen son noktada Kürtler haricindeki grup temsilcilerinin özyönetimin asli üyesi olamayacağı gerekçesiyle PYD’nin kurduğu geçici yönetime girmeyen SKUM, Suriye Ulusal Koalisyonu Bakanlar Kurulu’na bir üye de vererek tavrını koydu.

Esasında sorun Kürt Ulusal Hareketi’nin saç ayaklarından ikisinin bölgesel rekabete girişmesinden ibaret. Sac ayaklarından üçüncüsünü oluşturan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB), Talabani’nin sağlık durumunun kötüleşmesinden sonra alternatif bir önderlik çıkartamayınca ciddi anlamda siyasi güç kaybetti. Bu ayaklardan PKK hareketi, toplumsal devrim temelli bir ulusal inşa projesini Rojava’da hayata geçirmek, böylece de diğer parçalara örnek teşkil edecek bir alternatif model oluşturma niyetinde. Barzani/KDP çizgisi ise muhafazakar/milliyetçi bir siyasal hat izleyerek petrol zenginliği üzerine kurulu bir rantiye devlet modelini arzuluyor. İki model arasındaki açı uzun süredir yapılması planlanan Kürt Ulusal Kongresi’nin de belirsiz bir tarihe ertelenmesine yol açtı. Özellikle Barzani’nin son Diyarbakır ziyareti ve Rojava’da olanları küçümseyen açıklamaları büyük tepki çekmiş durumda. El-Kaideci gruplar karşısında yerel birimlere dayanan milis güçleri ile direnen ve beş yüzden fazla militan yitiren YPG’ye yönelik halk desteğinde ciddi bir artış olduğunu söylemek mümkün. Irak merkezi yönetimi topraklarına açılan Tel Koçer sınır kapısının da YPG eline geçmesiyle PYD Rojava’da ve bölgesel pazarlıklarda elini daha da güçlendirdi.

Sonuç olarak Rojava’da yaşananlar tüm bölgesel aktörlerin dahil olduğu büyük bir güç mücadelesinin yansıması. İran ile emperyalistlerin vardığı uzlaşmanın sonuçlarının Suriye ve Rojava’ya yansıyacağını da söylemek sanırım bir kehanet olmaz. Özellikle Cenevre’de yapılması planlanan Suriye toplantısında Kürtlerin nasıl temsil edileceği tam bir muamma. Bu satranç tahtası daha alengirli oyunlara gebe görünüyor. Bölge halkları ile eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği temelinde dayanışmak da zorunlu bir görev olarak önümüzde duruyor.

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar