Risk almayı tercih ettik – Sebahat Tuncel -

Karşı Radyo, Sebahat Tuncel ile seçimlerden, kadın cinayetlerine, barış sürecinden Kobane’ye son gelişmeleri konuştu.

Karşı Radyo: Hoşgeldin Sebahat. Özgecan’la başlayalım istersen.

Özgecan Aslan’ın vahşice katledilmesi hem bizi hem tüm Türkiye’yi sarstı.Türkiye çapında buna yönelik çok yoğun bir tepki oluştu.  Önce buradan başlamak istiyorum sen kadın hareketinden gelen birisin, feministsin. Geçtiğimiz hafta Kadın Bakanlığı kurulmasıyla ilgili HDP’nin de bir yasa teklifi oldu. Türkiye çapında özellikle kadınların tepkisi var. Bu konuda ne düşünüyorsun? Bir taraftan da daha iki gün önce Amed’de YDG-K adı altında kadın savunma timleri oluşturuldu, onların da savunduğu “can güvenliğimiz öncelikle en temel hakkımızdır ve bunu korumak için ne gerekiyorsa yapacağız” dolayısıyla buradan hareketle bu konuda ne yapılması gerektiğini düşünüyorsun?

 

Sebahat Tuncel: Öncelikle bu katliamı bir kez daha kınıyorum. Gerçekten korkunç bir durum. Tabi Türkiye’de kadın katliamları ilk değil ne yazık ki. Aslında kadınlar her gün katlediliyorlar duyguda, düşüncede, yaşamda her yönüyle. Erkek egemen sistem kadınları her gün bu sistemin baskısıyla karşı karşıya bırakıyor ve kadınlar eşleri tarafından, sevgilileri tarafından, çoğu zaman eski eşleri tarafından katlediliyor.

Özgecan’ın katledilmesi bu kadar açık, bu kadar aleni bizim yıllardır feministler olarak, kadınlar olarak sokakta söylediğimiz “sokaklarda özgür değiliz, yaşam alanlarında olmak istiyoruz, korkusuz her yerde gece de gündüz de gezebilmek istiyoruz, rahat otobüse binmek istiyoruz” taleplerine, taciz, tecavüz konularına dikkat çekmek isterken; bu kadar çıplak bir biçimde insanların gözünün önüne geldi.

Okuldan çıkıyor kadın, minibüse biniyor, evine gitmek için her gün yaptığı şeylerden birisi ve cebinde, çantasında biber gazı taşıyor. Düşünün ki daha önceden bir tedirginlik hissetmiş, hissediyor ki bir olası saldırıya karşı kendince tedbir almış ama bunun karşısında korkunç bir durum; tecavüz ediyor, işkence yapıyor ve öldürdüğü halde işkence yapıyor, sonra yetinmiyor vücudunu kesiyor ve yakıyor ve buna başka erkekleri de ortak ediyor. O vahşeti işleyen, insanlıktan nasibini almamış şahıs -artık ne diyeceğimizi şaşırıyoruz- bunu sorgulama, o konuda o kişiyi reddetme ya da yaptığından dolayı onu yargılama yerine onun suçuna iştirak etme durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. Aslında Özgecan katliamı, bütün insanları, yani sıradan insanlardan tutalım politikacılara herkesi sokağa döktü ve herkes tepki verdi. Bu önemli bir şey, yalnız bu yetmez. Bir daha Özgecan’ların olmaması için ne yapmak, gerekiyor mesele bu.

Ortadoğu’da da benzer şeyler yaşıyoruz. IŞİD çetelerinin yaptığı saldırılar, özellikle Ezidi kadınlara tecavüz etmeleri, kadınları pazarda seks kölesi olarak satmaları, kadınları katletmeleri, insanların kafalarını kesmeleri, bu uzun süredir yaşadığımız bir vahşet… Şimdi yanıbaşımızda bizi de buldu. Aslında kadınlar olarak hiç birimizin güvende olmadığımızı hissettirdi. Hemen arkasından bir sanatçının, Beren Saat’in, kendi yaşadıklarını anlatarak cesurca bir şey yapması, itirafı aslında bütün bu insanlar yaşadıklarını anlatmaya başladığında, ki daha bu anlatılanlar kadar çok hikaye var, nasıl bir cendere altında yaşadığımızı, kadınların Türkiye’de kendini ne kadar huzursuz, mutsuz hissettiğini gösteriyor.

Biz bugüne kadar teorik olarak bunları söyledik ama pratikte bunun ne kadar gerçekçi olduğunu hep ifade ettik. Yani bundan 4-5 ay önce yine Kadıköy’de hatırlarsanız “Meclis olağanüstü toplansın, kadın cinayetlerini engellesin” diye bir talepte bulundu kadınlar. Yani kadınlar öldürüldüğünde buna ses çıkarmak gerekir, biz yine o zaman parlamentoyu da olağanüstü toplantıya davet ettik. Bir türlü olmadı, aksine AKP hükümeti kendi ideolojik-politik yaklaşımında kadınlara yönelik saldırıları meşrulaştıran politikalar üretmeye devam etti. İşte cumhurbaşkanından başbakanına, “3 çocuk yapın, olmadı 5 çocuk yapın”, çocukları sezeryenle doğurmaya, kürtaja karşı çıkmak gibi kadın bedeni üzerinden sürekli kadınları tehdit eden, aslında kadınlara saldırıyı meşrulaştıran bir yerden baktı. “Kadın mıdır kız mıdır belli değil!”, “kadın da olsa çocuk ta olsa biz gerekeni yapacağız” söylemleri ya da işte AKP’ye yakın, kendisine profesörüm diye cahil insanların kadınların etek boyuyla uğraşması, kadınların oturuşunu kalkışını dert eden bir tavır. Yine AKP’li bir belediye başkanının Kürt kadınlar için”ikinci eş olarak alınabilir” gibi cinsiyetçi söylemleri meşrulaştıran ve erkek egemen sistemin tüm toplumsal yaşamda kadını değersizleştiren, kadına yönelik her türlü hakareti her türlü işkenceyi her türlü küfrü hak gören bir siyaset izlendi.

Karşı Radyo : Pembe otobüs meselesi vardı.

Sebahat Tuncel: Evet, mesela ben dün Davutoğlu’nu dinledim. İnsan bazen öfkeleniyor. “Biz bunun hesabını soracağız vs…” önce dön bir aynaya bak… Bunun nedeni sensin, senin uyguladığın politikalar. Senin cinsiyetçi politikaların.Senin bakanın, senin Cumhurbaşkanın her gün parlamentodaki kadınlara hakaret ediyor. O kadar çok devlet şiddetine maruz kaldık ki, işte eşbaşkanlarımıza hakaretten tutalım, “yaratık” demekten tutalım, o kadar korkunç cinsiyetçi politikalarla karşı karşıya kaldık ki…Bülent Arınç’ta somutlaşmış gibi gözüküyor ama AKP’li bütün politikacılar onun arkasına dizildi. Hiç kimse Bülent Arınç’a “sen bunu söyleyemezsin” demedi, disipline verme falan olmadı. Şimdi mesela bakıyorsunuz Özgecan’ın katlinden sonra “idam olsun, hadım edilsin” tartışmaları yaşandı. Bunların hepsi sorunlu yaklaşımlar.

Önemli olan önleyici tedbirler almak. Olduktan sonra sen idam da etsen hadım da etsen bu sorunu çözecek misin? Tabi ki en ağır ceza verilmeli, caydırıcı olmalı cezalar; çünkü Türkiye’de namus adına, töre adına yapılan katliamlarda ceza indirimi yapıldığından kadınların mücadele ettiği yasalarda değişiklikler de yapıldı.

Kadın hareketinin mücadelesi boşa gitmedi, bugün AKP kendisi sahipleniyor ama yetmiyor. O zaman ne yapmak lazım? Bunu değiştireceğiz, bir bütün olarak toplumsal zihniyeti değiştirecek bir anlayışa ihtiyacımız var bizim. Bu zihinsel altyapı devam ettikçe kadınlara yönelik şiddet, çocuklara yönelik şiddet ve istismar devam ediyor. Bunları önleyecek olan, tüm aileyi demokratikleştirmek belki; aile bireylerini eşit ve özgür yetiştirmek, aile içerisindeki baba-anne-çocuk hiyerarşisini ve erkek-kadın hiyerarşisini ortadan kaldıracak yeni bir şeyi kurmak gerekiyor.

Mevcut politikalarıyla AKP ne yapıyor? Bütün herşeyi ailenin içine sıkıştırıyor. Geleneksel kadınlık-erkeklik rollerini her gün yeniden üretiyor hatta daha geri noktalara götürüyor. İşte Osmanlı rüyası sadece şekilsel olarak saraydaki mizansenden ibaret değil; zihinsel olarak geriye götüren, toplumsal olarak geriye götüren bir yaklaşım var içerisinde. Bir daha benzer durumlar yaşanmasını istemiyorsak bütün bunlara karşı olabilmek önemli.

Oysa burada tek tek baktığınızda o kadar korkunç hikayelerle karşılaşıyoruz ki. Öldürülen kadınların hepsi erkekler tarafından katledildi. Hepsinin katilleri bir şekilde devlet tarafından korundu. Bir çok kadın devlete, karakola sığınıyor ona rağmen bunlar yapılıyor. Mesela Adıyaman’daki bir olayı hatırlıyorum, diri diri gömdüler 14-15 yaşındaki kız çocuğunu… Devlet bir şekilde bundan sorumlu; çünkü öncesinde kız gitmiş dedesinin kendisine tacizde bulunduğunu, tehdit ettiğini söylüyor, sığınıyor. Tekrar eve gönderiliyor, sonra üzerine beton dökülmüş olarak bulunuyor. Yani başka vakalara da baktığınızda Türkiye’de bu çok ciddi bir sorun. O açıdan önleyici tedbirler, bir daha bu katliamların olmaması, toplumsal zihniyetin değişmesi konusunda “ne yapabiliriz?”i kadınlar olarak daha çok tartışmamız gerekiyor.

Karşı Radyo: Son dönemde Ortadoğu’da IŞİD’e karşı verilen mücadelede Kürt kadınlarının çok ayrıcalıklı bir yerde olduğu, kendi hayatlarını kendi ellerine almaları ve kendi savunma birliklerini kurmaları anlamında da gerçekten de çok öğretici bir süreç yaşadık.  Aslında bugün Türkiye’de de, son Özgecan cinayetiyle, sen de birazcık bahsettin ama IŞİD’in Ortadoğu’daki vahşeti arasında bir bağ, bir ortaklaşma var. En azından eylemin vahşetinin boyutu anlamında bir ortaklaşma var. Bu anlamda bir takım önleyici yasalar, kanunlar bütün bunlar doğru ama sonuçtan öte bunları kadın siyasetinin engellemesi, durdurması anlamında mesela “savunma birlikleri” gibi, yani bu bir metafor elbette ama geldiğimiz nokta itibariyle bu yasalarla engellenmiyor. Çünkü kadın hareketinin kazanımı olan bir takım yasalar var ama bu erkek şirketini durdurmuyor. Sokakta bunu nasıl durdurmak lazım?

Sebahat Tuncel: Bu konuyu, özsavunma diye ifade ettiğimiz meseleyi aslında uzun süredir, biz Kürt kadınları olarak tartışıyoruz. Hatta toplantılarda kadınlarla tartıştığımızda, dört beş yıl önceydi kadınlar kendimizi savunacak şeyler kuralım, şiddet uygulayan erkekleri teşhir edelim, yöntemler bulalım diye tartıştık. Mesela şu anda devlete yansımayan ama Kürt kadın hareketinin ilgilendiği yüzlerce kadın sorunu var. Yani insanlar devlete güvenmiyor, gitmiyor ama özellikle bizim belediyelerde, kadın sığınma evleri, kadın kooperatifleri aracılığıyla ya da partiye gelen onlarca sorun var her gün. Kadınlar yaşadıkları sorunların çözümleri için bize geliyor. Aslında bunun çözümü mümkün. Hep diyorlar ya “siyaset üstü davranın”, aslında siyaset üstü davranılacak bir şey yok, siyasetin meselesi bu. Çünkü erkek egemen sistem ve siyasettir bugün kadınları bu hale sokan.

Burada bir farkındalık yaratmak meselesi, hem kadınlar hem erkekler olarak bugün geleneksel rolleri reddetme açısından bunun içinde örgütlü yapı çok önemli. En büyük özsavunma aslında kadınların örgütlenmesidir. Kadınlar bugün sokağa anında bu kadar refleks verip çıkmasalardı Özgecan’ın katilleri de yakalanmayacak ve aramızda geziyor olacaktı ya da bu kadar yoğun bir tepki olmayacaktı. Dikkat ederseniz insanların buna tepki vermesi, bunun etrafında örgütlenmesi, buna karşı durması en güçlü muhalefeti de oluşturuyor. O yüzden bir kadınların örgütlenmesi, iki erkek egemen sistem içindeki erkeklerin mevcut erkeklik rollerini reddetmesi, yani kadınların mevcut kadın rollerini reddetmesi erkeklerin de erkeklik rollerini reddetmesi gerekiyor. O yüzden mesele toptan. Biz mesela sekiz yıldır parlamentodayız, gelenek haline getirdik. 25 Kasım Kadına yönelik şiddetle mücadele gününde ve 8 Martlar’da bizim kürsümüzde kadınlar konuşur. Diğer hiçbir partide yoktur bu. Her defasında biz bu yaşadıklarımızı anlatırız, bazen erkekler “siz konuştukça biz utanıyoruz, sanki biz yapmışız gibi” derler. Bu duygunun kendisi de bence önemli. Erkeklerin bu duyguyu hissetmesi. Kendi hemcinslerinin yaptıklarına ortak olmaması anlamına geliyor. Ama bu da yetmiyor, erkeklerin de bu eşitlikçi yani kadın erkeği eşit gören dolayısıyla bütün toplumsallığı buradan şekillendiren bir şey olması gerekiyor. Mesela yetiştirirken kadınları hep ayıplar, yasaklar, günahlar üzerinden yetiştiriyorsunuz. Erkek çocuklarını da hep toplumda öne çıkaran aslan, yiğit olarak değerlendiriyorsunuz ve erkeklere kavga etmeyi öğretiyor kadınlara mutfağı öğretiyorsunuz. Şimdi dolayısıyla bu rollerin kendisi bile daha çocuklar ergenlik çağında erkeği bir hakim olarak görüyor yani bu konuda ailenin de değişmesi gerekiyor. Biz Kürt kadınları olarak bunun değişimlerini çok gördük. Mesela mücadeleye katılan kadınlar açısından, kadınların mücadelede etkin olması toplumu çok değiştiriyor. Pratik bir örnek, biz 2002’de seçimlere girdiğimizde kaybettik biliyorsunuz. Seçilebilir yerde 52 kadın aday vardı. O dönemde şöyle bir tartışma vardı, “biz kadın olarak kaybettik, bu kadar çok kadın aday olmasaydı kesin kazanırdık” gibi. Aslında gerçeklik bu değil. Herkes bunu biliyor. Zaman içerisinde yerel yönetimlerde kadınlar oldu, parlamentoya kadınlar girdi. Biz mesela sonraki seçimlerde yerelde burada nasıl aday istersiniz diye soruyoruz. Artık mesele kadın erkek fark etmez, çünkü kadınların siyaset yapma tarzı, yerel yönetimlerdeki duruşu insanlara daha çok güven veren bir şey ve Kürdistan’da bu değişti. Kürdistan’da “kadın yapabilir mi? yeteneği var mı?” tartışması bitti. Mesela Türkiye parlamentosuna bakıyorsunuz, kadınların oranını yükselten bizim partimiz, yüzde 36 oranında. Üstelik bağımsız adaylarla girmişiz. İlk girdiğimizde daha yüksekti bu oran. Biz girdiğimizden beri grup başkan vekillerinden birini kadın yapmak zorunda kaldılar. Bizden önce parlamento aritmetiğine, kadınların o kürsüyü kullanmasına bakın, bir de bizden sonra, 2007’den sonrasına bakın. Bütün Türkiye siyasetini de değiştiren bir nokta, o yüzden bu mümkün. Bunlar geleneksel olarak bizim kaderimiz filan değil, biz bunu değiştirebiliriz.

Mesela gençlik örgütlenmesinden bahsetti arkadaşımız. Gençler şimdi kendilerine yönelik bu saldırılar karşısında kendimizi nasıl savunabiliriz noktasını tartışıyorlar. Kadınlar artık bu meseleleri konuşuyor. Özellikle Ortadoğu’da IŞİD saldırıları karşısında gelişen tutum, Ezidi kadınların yaşadığı dram, hepimizin trajedisi. Dolayısıyla kadınlar kendilerine gelecek bir saldırı karşısında da örgütlü olmayı, kendini savunmayı öğreniyor. Bu açıdan savunmayı iki boyutta ele almak lazım. Bir örgütsel olarak kendisini örgütlemek, güçlendirmek, erkek egemen sistemi daraltmak. Eşitlikçi bakan, kadın özgürlüğünden yana, kadın özgürlükçü bir perspektiften bakan alanı genişletmek. En büyük şey bu. Kalanı da bu saldırılar karşısında kendini savunmasız bırakmamak. Bunları yapabilirsek toplumda değişim olur diye düşünüyorum. Özgecan’ın katli çok kötü bir durum ama bir başlangıç olabilir mi diye iki gündür düşünüyorum. Ki sosyal medyada yapılan tartışmaları gördüğünüzde bile durum ne kadar vahim. Kimse tabi çok açık savunamıyor ama arka plandaki tartışmaları başlatabiliriz diye düşünüyorum. Radyolarda, televizyonlarda konuşuluyor en azından. İnsanlarda bir düşünüp bakabilir kendisine, kendi kızına kardeşine. Kendisini onların yerine koyabilir diye düşünüyorum.

Karşı Radyo: İstersen buradan yavaş yavaş başka bir bölüme doğru yol alalım. Şimdi biraz bu mesele üzerinden aslında Ortadoğu’dan, bölgeden bahsettik, sende konuşmanda söyledin Özgecan cinayetiyle somutlaşan aslında kadının kıyafetine karışan, kaç çocuk yapması gerektiği hakkında akıl veren, kahkahasını bile mesele edinebilen bir toplumu yukarıdan aşağı cinselleştiren bir AKP ile karşı karşıyayız aynı zamanda. Şimdi burada Kürt hareketi, HDP tartışmalarında önemli bir mesele olarak masada duran bir şey var onu sormak istiyorum. Kürt hareketinin kadın cinayetleriyle ilgili tutumu, genelde Kürt hareketinin özelde HDP’nin IŞİD karşıtı mücadelenin de temel aktörü olması nedeniyle laiklik meselesine nasıl bakıyor? Çünkü bir taraftan da biliyoruz ki Kürt hareketi AKP ile diyalog halinde müzakere sürecine geçiremeyen bir diyalog halinde devam ediyor. Diğer taraftan Türkiye’de AKP rejiminden dolayı hassasiyetleri şu an alarm durumunda olan bir Alevi topluluğu var. Bütün bunlarla ilintili olarak IŞİD karşıtı mücadele, Kürdistan’ın yapısı, Kürt hareketinin içinde yer alan insanlar bütün bunların toplamına baktığımızda laiklik meselesine Kürt hareketi nasıl bakıyor?

Sabahat Tuncel: Ortadoğu’nun en seküler hareketi Kürt Hareketi. Kürt hareketi şöyle bir şeyi yapmıyor, kendisini tanımlarken mesela biz laikiz veya anti laikiz gibi tartışmalar yürütmüyor. Biz şöyle tartışmalar yürütüyoruz: Ortadoğu’nun, Kürdistan’ın çok kültürlü ve çok inançlı yapısına göre demokratik bir sistemi tartışıyoruz. Sonuçta Kürt hareketinin önderliği demokratik sosyalizme inanıyor ve bunu değerlendirirken inançları, kültürleri nasıl bir arada demokratik bir hukuk içerisinde kurmak gerektiğini o yüzden de hem dindarları hem Alevileri hem Ezidileri hem Hıristiyanları hem inanmayanları birarada ama birbirlerine saygı duyarak birarada yaşamasını tartışıyor. Aslında laiklik dediğimiz şey de bu. Türkiye’deki laiklik anlayışı başka bir duruma geçiyor, karşıtlaştırıyor toplumu. Biraz CHP’nin savunduğu laiklik, laik bir şeyi tanımlarken din karşıtı ya da inanç karşıtı bir noktaya götürüyor. Bu da insanlarda tepkiye neden oluyor. O açıdan biz kendimizi tanımlarken bunu demokratik bir sistemin bir parçası olarak görüyoruz. Dikkat ederseniz bizde başörtülü kadınlar da var, Aleviler de var, inançlı olanlar da inançsız olanlar da var ama bizde gerilim hattı yok. Çünkü herkes herkesin hukukunu biliyor. Mesele sadece eşitlik söylemi değil. Eşitlikliği hukuksal bir zemine taşımak da önemli. Sonuçta başı örtülü kadın da, başı açık olan kadın da dindar yurttaş da, hep kadın üzerinden konuşmayayım, erkeklerin de HDP’nin içerisinde ya da Kürt hareketinin içerisinde ortaklaştığı ilkeler var. Demokrasi, ekoloji, kadın özgürlüğü, emeğin özgürlüğü. Yani bu ortak paydalar olmasa zaten yan yana duruşun anlamı yok. O açıdan biz inanç kimliği, cinsiyet kimliği, milliyet kimliği ya da etnik kimlik diye ifade edilen kimliklerin birbiriyle çatışması değil birarada ortak bir payda üzerinde yaşaması olarak bakıyoruz. O yüzden mesela Ortadoğu’nun en temel gücü şimdi Kürtler. Mesela Ezidi kadınlara, Ezidilere yönelik ilk saldırılarda YPG/YPJ 11 kişi gitti, 4 kişi yolda tutuklandı, 7 kişi o koridoru açtı ve yüzbinlerce insanı o katliamdan kurtardı. Ama kurtaramadıklarımız da oldu ya da şimdi Kobani’deki direnişte Rojava devrimine baktığınızda, insanlar sosyalist bir devrime, kapitalist sisteme karşı demokratik bir sistemi inşa ederken oradaki insanların giyimiyle, kuşamıyla, eğlencesiyle kimse uğraşmıyor. Aksine herkesin kendi inancında, kendi kültüründe kendisini özgürce hissetmesi yani kendisi olarak hissetmesi meselesini tartışıyor. Türkiye’de tabi şöyle bir sorun var, demokrasi kültürü çok zayıf olduğu için her gelen siyasi iktidarı kendine göre şekillendirmiş. AKP kendisine demokrat muhafazakâr diyordu, Tayyip Erdoğan böyle tanımlıyordu, şimdi nasıl tanımlıyor bilmiyorum. Toplumu gittikçe muhafazakârlaştıran, kutuplaştıran, “benim başörtülü kadınım” derken aslında bir rol biçen, HDP’li başörtülü belediye başkanı şiddete maruz kaldığında laf söylemeyen ama olup olmadığı bile belli olmayan Gezi direnişinde “benim baş örtülü kadınıma nasıl davranırlar” diye laf söyleyen. Aslında orada da baktığımızda mesele başörtüsü meselesi değil. Mesele politik bir mesele. Biz baktığımız yerde özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir sistemi getirtmek. Mesela aslında IŞİD’in bugün başka bir versiyonu AKP namına Türkiye’de yaşanıyor. Geliştirilen siyaset din adına yapılıyor. Dindar insanlar diyor ki Müslümanlık bu değil. Ama bunlar din adına bunu yapıyor. Mesela IŞİD Musul’u aldıktan sonra ilk fetvayı kadınlar için verdiler. Kadınlar sokağa çıkmayacak, kadınlar sünnet olacak. Dikkat ederseniz aslında ilk saldırıları kadınlara, kadın özgürlüğüne yönelik. Dolayısıyla buradan baktığınızda, burada AKP bu siyasetin başka bir versiyonunun temsilini yapıyor. Sürekli kadınlar üzerinden iş yapıyor. En son çıkarttıkları paketler de kadınlar üzerine. Bir yandan kadınlardan oy alıyor ama bir yandan da toplumsal yaşamı kadınlar üzerinden şekillendiriyor. Biz kadınları özgürlükçü yana çekerken onlar eve kapatıyor, sosyal yaşamı siyasal yaşamı ekonomik yaşamı buna göre şekilllendiriyor. Daha muhafazakâr bir ekonomiyi teşvik ediyor. İnsanları kutuplaştırıyor.

Peki ne olacak? Biz bu kadar şikâyet eden bir noktada mı olacağız? Biz durduğumuz noktada kendi sistemimizden, yani kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite dediğimiz eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir sistemi; cinsiyetçiliğe, milliyetçiliğe dinciliğe ve bilimciliğe karşı (bu “ci”likler hep iktidarı beraberinde getiriyor) demokratik bir sistemi örmekten bahsediyoruz. Bizi tanımlarken inanç özgürlüğü demek, yani laikliği belki yeniden tanımlamak daha doğru. Biz diyoruz ki Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın, devletin dini olmaz. Ama şu an bu devletin dini var. Devlet bütün inançlara eşit mesafede olsun. Alevilere, Ezidilere, Hristiyanlara, bu ülkede yaşayan bütün halklara ve inançlara eşit düzeyde davransın. Hatta bazılarına pozitif ayrımcılıkta uygulasın. Şu an Diyanet’e ayrılan paradan Aleviler ve Hristiyanlar faydalanamıyor. Diyanet İşleri Başkanı siyaset yapıyor. Ortada daha başka bir durum, bu yaklaşıma karşı bir tavır var.

Bu bağlamda çözüm sürecinde şöyle tartışmaların sürdüğü söyleniyor: Kürt hareketi AKP ile müzakere yapıyor, o yüzden ona ses çıkarmıyor, mücadele etmiyor. Kürt hareketi, sayın Öcalan, aslında çok uzun süredir devletle müzakere etmeye çalışıyor. Dün uluslararası komplonun yıldönümüydü. 16 yıl geçti. Hatta sayın Öcalan Türkiye’ye teslim edildiğinde, Bülent Ecevit bize niye teslim ettiler, anlamadık demişti. Mesele sadece Türkiye’nin meselesi değil. Tüm Ortadoğu’nun şekillenmesini ilgilendiriyor 9 Ekim komplosu. Aslında sayın Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması, bugün Ortadoğu’da yaşadığımız sürecin başlatılmak istenilmesiyle alakalı bir gelişme. Orada beklenti belki biraz da Kürt-Türk savaşıydı: Sayın Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmek, Türkleri savaştırmak, buradan bir iç savaş çıkartmak ve Ortadoğu’ya belki bu doğrultuda müdahale etmek. Ama sayın Öcalan bunu engelleyen bir tutum aldı. Onun öngörüsü, halkların kardeşliğinden ve barıştan yana tavır alması süreci başka bir şekilde dönüştürdü. 1993’ten bu yana Kürt Hareketi devletle müzakere etmek istiyor. Özal’a şimdi bakınca, tarihte bunu görüyorsunuz. Özal döneminden Erbakan’a hatta Bülent Ecevit dönemine kadar diyalog ilişkilerini geliştirme çabası sürdü. Bu sadece AKP’ye has bir durum değil, bunun altını çizmeye çalışıyorum. Çünkü şöyle bir yanılgı var: sanki bu süreç AKP ile başladı. Hayır, AKP ile başlamadı. 1993’ten bugüne Kürt Hareketi, Türkiye Devleti’yle çeşitli defalar ilişki kurmaya çalıştı. Daha önce Emre Taner, şimdi Hakan Fidan… Kişiler değişebilir. Sonuçta önemli olan devletin müzakereye yaklaşımı. 2013’te sayın Öcalan yayınladığı manifestoyla yeni bir dönem başlattı. AKP hükümeti buna gelmiyor.

Aslında devletin kendi içindeki bir kesim, çözüm olması gerektiğini söylüyor, çünkü bu konuda bütün yöntemleri denediler.  Savaşı denediler. 2012 konsepti, yani 2009’dan 2012’ye kadar yürütülen politikalar, Cemaat-AKP işbirliği korkunçtu. Hem gerillaya hem de demokratik siyasete karşı… Baktığınızda en büyük katliamların o zaman gerçekleştiğini görürsünüz. Demokratik siyasete yönelik bir soykırım gerçekleşti. Şimdi gelinen noktada bütün her şey tükendi devlet açısından. Bütün bu uygulamalar PKK’yi dağıtmadı, küçültmedi, aksine daha da büyüttü. PKK şimdi Ortadoğu’da temel dinamik haline geldi. Rojava devriminin, Kobane direnişinin baş aktörü oldu. Güney Kürdistan olarak ifade ettiğimiz Irak Kürdistan’ının koruması gerillasız olmaz şimdi. KDP ile yaşanan sorunlar içerisinde bile halk diyor ki PKK burada olmalı. PKK şimdi Kürtleri koruyor, Arapları koruyor, Alevileri koruyor. O artık temel bir güç haline geldi.

Karşı Radyo: Sanırım Şengal Kantonu dolayısıyla KDP ile bir takım problemler de var.

Sebahat: Tuncel: Evet. İktidarın başka bir biçimi KDP sonuçta. KDP kendi yanlış politikası nedeniyle IŞİD ona dokunmaz diye düşünüyordu. Bu derin bir mesele. ABD, Avrupa Birliği, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, KDP bloku aslında bu IŞİD dinamiğiyle değişti. Şimdi başka bir durum var. Erdoğan geçen diyor ya: bana yalnız lider diyorlar ben yalnızlıktan gocunmuyorum. Kendisini yalnızlaştıran neden, Ortadoğu politikası, yanlış yere oynamış olmak. KDP’nin Avrupa çizgisi ya da Türkiye çizgisindeki siyaseti boşa düşmüş oldu ve bu durum bir şekilde devam ediyor. Oysa halk, Kürdistan halkı, dört parçada yaşayanlar, birlik istiyor. Türkiye’de çözüm meselesi de AKP ile başlamış bir mesele değil.  O yüzden AKP ile anlaştılar iddiası doğru değil. AKP ile biz mücadele halindeyiz ama devletle bu sorunu müzakere etmek istiyoruz. Bu sorun sadece Kürtler için değil bütün Türkiye için önemli. Bakın 2013’ten bugüne cenazeler gelmiyor, toplum daha rahat, daha rahat konuşuyoruz, sokakta bu gerginliği hissetmiyorsunuz. Aksine Kobane direnişiyle, IŞİD saldırıları karşısında herkes bir şekilde PKK’nin ya da Kürt Hareketinin durduğu noktayı gördü. Durumun aslında onlara anlatıldığı gibi olmadığını gördü. Bu bakış açısı biraz da bilinçli tabii. Bunlar AKP ile anlaştılar, o yüzden muhalefet etmiyorlar bakışı, özellikle CHP üzerinden yürütülen bir siyaset. En büyük muhalefeti bugün Kürtler yürütüyor. 6-7 Ekim direnişi bugüne kadar AKP’yi en çok sarsan direnişti. Çünkü AKP, Rojava’da Kürtlere savaş açtı, IŞİD’e alan açtı. Kürtler aslında orada AKP ile savaştı. AKP yenilmiş oldu. AKP siyaseti yenilmiş oldu. Rojava’da Kürtlerle savaş, Türkiye’de barış diye bir şey olmaz. 6-7 Ekim’den önce Erdoğan, Kobane’yle Diyarbakır’ın ne alakası var, Kobane düştü düşecek diyordu. Halk Kobane’yle Diyarbakır’ın çok alakası olduğunu, oranın özgürlüğünün bizim de özgürlüğümüz olduğunu gösterdi. “Düştü düşecek” dediğinde gerçekten Kobane’nin düşmesini bekliyordu. Zaten öyle bir istihbarat vermişler. Kobane düşmedi ama Erdoğan düşecek inşallah.

Karşı Radyo: Siyasal İslamcılık sizce Türkiye için temel bir tehdit mi? Çünkü böyle algılayan Birleşik Haziran Hareketi (BHH) var. BHH ile bu anlamda ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz, bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Sebahat Tuncel: Şunu reddetmeden tartışmak lazım: Türkiye nüfusunun çok büyük bir kesimi, %70’i Müslüman. Dolayısıyla bunu değerlendirmeden bir siyaset yapmak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki hep İslam’ı siyasallaştıran, ılımlı İslam, radikal İslam gibi ya da demokratik İslam gibi yaklaşımlar ortaya koyan yapılar oluyor. Bir dönem ılımlı İslam’ın temsilcisi Erdoğan’dı. Ortadoğu’da, her yerde Erdoğan’ı böyle karşılıyorlardı. Bu bir ABD projesiydi. Yani uluslararası bir proje Türkiye’ye uyarlanmış durumdaydı. Dolayısıyla AKP’nin kendi ideolojik politik yaklaşımında böyle bir durumu var. Tabii rahat yönetmek istiyor. Böyle ifade edilmese de AKP’nin bütün uygulamalarına baktığınızda bunu görüyorsunuz. Bu, onun ideolojik-politik yaklaşımı. Burada bence kendimizi nerede konumlandırdığımız önemli. Biz nasıl bir Türkiye istiyoruz, nasıl bir Türkiye yöneteceğiz meselesine bakmak gerekir. Ben BHH bileşenlerinin ya da Türkiye’de bir kısım solun yaptığı şeyin bir biçimde AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü düşünüyorum. Yani Erdoğan karşıtlığı, hükümet karşıtlığı. Mesela biz sistem karşıtıyız, bizim için başında kimin olduğu değil bu sistemin nasıl işlediği önemli. Tabii kimin olduğu da kısmen önemli, bu kişinin duruşu, yeteneği… Ama bu sistem böyle devam ettiği için, bu sistemin başına kim gelse aynı şeyleri belki kendi ideolojik-politik çizgisinde yapmaya devam edecek. AKP bugün neoliberal politikaların Türkiye temsilcisi. Neoliberalizm bütün dünyanın başına bela değil mi? Kapitalist ekonomi bütün dünyanın başına bela değil mi? Şimdi AKP’nin dindar olması onu buradan kurtarır mı? Aksine, gerçekten neoliberal politikaları en iyi uygulayan, her gün bu konuda yasa çıkartan, işçiyi emekçiyi her gün baskı altına alan, kadınları baskı altına alan bunlar değil mi? Biz sistemsel olarak bakıyoruz meseleye. Biz diyoruz ki bu dönem kapitalist moderniteye ilişkin üç temel sorun var: endüstriyalizm, ulus devlet, kapitalist ekonomi. Endüstriyalizme karşı ekolojik toplumu, ulus devlete karşı demokratik toplumu, kapitalist ekonomiye karşı sosyalist ekonomiyi ya da katılımcı ekonomiyi savunuyoruz. Çözüm projesi öneriyoruz. AKP bugün kapitalist modernitenin Türkiye’deki en güçlü temsilcisi. Dikkat edin dünyanın bilmem kaçıncı ekonomisiyiz diyorlar. En yoksul ve en zengin arasındaki uçuruma bakın. AKP, bütün yaşam alanlarımızı ranta çeviriyor. Kentsel dönüşüm adı altında kentleri yeniden sınıfsal olarak şekillendiriyor. Sınıfsal olarak yoksulları, Kürtleri, Romanları, toplumun en altındakileri şehrin dışına iterek en düzenli yerlere en zenginleri yerleştiriyor. Derelerimizi ranta açıyor, insanları zorunlu göçe tabi tutuyor. Yaşam alanlarımızın hepsine AVM’ler yaparak müdahale ediyor. Bizim baktığımız nokta biraz böyle. Yani biz bu politikaya karşı bir politika üretip alternatifimizi sunuyoruz. Diyoruz ki insanların yaşamı için doğayı talana gerek yok. Kentsel dönüşüm için diyoruz ki kenti dönüştüreceksek içindeki insanlarla birlikte dönüştüreceğiz. Her yere HES yapmak zorunda değiliz. Ne için yapıyorsun? Dolayısıyla alternatif siyaset üretmek gerekli. Ben böyle bir sistem karşıtlığını savunuyorum. Mesela geçenlerde mecliste nükleere karşı bir tartışma oldu. AKP’li bakan Taner Yıldız kalktı, burada muhalefetten konuşuyorlar, onlar nükleere karşılar, şuna karşılar, buna karşılar diye konuştu. CHP kalktı şöyle dedi: biz nükleere karşı değiliz. Biz kalktık evet biz karşıyız nükleere dedik. Aslında CHP’nin, MHP’nin, AKP’nin politikalarının birçoğu ortaklaşıyor. Bu partiler artık insanlara samimi gelmiyor, yeni bir siyaset isteniyor. Bizim AKP’ ye karşı Kürt sorunun savaş zemininden çıkması, demokratik barışçıl bir zemine erişmesi için bir mücadelemiz var. Ama Kürt sorunu meselesi aradan çıkınca, bütün sorunlar bitmiş olmayacak. Emek sömürüsü devam ediyor, kadın mücadelesi devam ediyor, ekoloji mücadelesi sürüyor. Biz demokratik cumhuriyeti inşa etmek istiyoruz. Kendimize bu rolü biçtik. Yani sadece Kürtlerin yaşadığı coğrafya için değil, Marmara için de bunu istiyoruz. Ve diyoruz ki yerelde halkın katılacağı katılımcı bir sistemi beraber inşa edelim. Buradan bakınca daha doğru anlaşılabilir diye düşünüyorum. O yüzden AKP’nin temsil ettiği şeye bakmak lazım. Siyasal İslam meselesinde, İslamiyet’e nasıl bir rol biçildiği önemli. Mesela Kobane direnişi sırasında, IŞİD’in saldırıları karşısında, din adamları Kobane’ye gittiler ve İslam inancının böyle bir şey olmadığını anlattılar. Dini inancın, hem Aleviler için, hem Hristiyanlar için, hem de Müslümanlar açısından bazı temel özellikleri var. Aslında mazlumdan yana olmayı, vicdanlı olmayı, haksıza karşı direnmeyi ortaklaştırdığınızda geniş kesimlerle birlikte demokratik bir süreç kurabilirsiniz. Aksi takdirde kullandığınız dil toplumun yüzde 70’ini karşısına alıyor. Siz bu insanlarla siyaset yapıyorsunuz. CHP biliyorsunuz bir ara türbana karşıydı, sonra çarşaflı kadınlara rozet taktı. Bu defa da inandırıcılığı kalmıyor. Biz bu meseleye inanç özgürlüğü açısından bakıyoruz: insanlara inançlarını yaşamaları konusunda her türlü olanağın sağlanması, kendilerini özgürce ifade edebilmeleri, camiye gidenin camiye, cemevine gidenin cemevine, havraya gidenin havraya gidip ibadetlerini yerine getirebilmesi… Bu tür ilkelerin, siyasetin malzemesi haline getirilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu siyasetin işi değil.

Karşı Radyo: Türkiye toplumunun yeni bir siyasete ihtiyacı olduğunu söyledin. O zaman burdan yavaş yavaş seçimlere gelelim. Aslında bu üç ayağı olan bütünlüklü bir süreç: yerel seçimler, cumhurbaşkalığı seçimleri ve genel seçimler. HDP ilk defa seçimlere parti olarak girme kararı aldı. Bu kararın alınmasında, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının çok iyi yürütülmesi ve sayın Demirtaş’ın yüzde 10’a yakın bir oy almasının da etkisi var. Ama yine de şunu sormak gerekiyor: birincisi, Kürt Hareketi, HDP, seçimlere parti olarak girme kararını nasıl aldı? Bu kararı Kandil mi aldı, parti mi? Bir çok spekülasyon var. Mesela AKP ile danışıklı dövüş olduğu söyleniyor. HDP şüphesiz ki bir risk üstleniyor, bağımsız adaylarla girdiği meclise parti olarak giremezse bütün sandalyelerini AKP alacak. Dolayısıyla bu süreç nasıl işledi, bu karar nasıl alındı, kararın gerisinde yatan temel yönelim nedir?

Sebahat Tuncel: Şimdi bir grup arkadaş şunu iddia ediyor: HDP, AKP ile anlaştı, o yüzden parti olarak giriyor. Böylece AKP tek başına anayasa yapma yetkisine sahip olacak. Ama bu anlaşmada bize ne var? Bir şey yok. Yani bir anlaşma varsa karşılığında bize dair birşey olması beklenir. AKP cephesinin oluşturduğu diğer grup da diyor ki HDP’liler CHP ile anlaştılar. Bunlar kriz yaratmak, kaos çıkartmak istiyor, o yüzden parti olarak giriyor. Şimdi dikkat ederseniz her iki kutup da HDP’nin parlamentoya parti olarak girmesinden rahatsız. Bu iyi yolda olduğumuzu gösteriyor. Yüzde 10 barajı bizim parti olarak seçimlere girmemizi engellemekteydi. Biz de buna karşılık bağımsız aday formülünü kendimiz bulduk. Şimdi herkes diyor ki bağımsız olmak çok önemli. Bağımsız olmak bu kadar önemliyse CHP de AKP de bağımsız girsin, biz de girelim herkes grup kursun. Burada sorun şu: bağımsız girdiğimizde AKP birinci parti olacak, CHP, MHP, HDP dengesi de değişmeyecek. Bu denge değişmediği için de önümüzdeki dönem Türkiye siyasetine yine AKP şekil verecek. Biz bu dengeyi bozmak istiyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir noktada bize cesaret verdi. Risk almak konusunda yol gösterici oldu. Yerel seçimlerde de aslında biz bu durumu gördük Türkiye’de. Gezi direnişiyle birlikte de şunu gördük: artık mevcut siyaseti kabul etmiyoruz! Yeni bir siyaset, yeni bir üslup istiyoruz. Geziden çıkan en önemli politik sonuç, Türkiye’yi yöneten bu baskıcı, otoriter, faşizan yönetime olan itirazdı. O halde, bunun karşısında, biz bu siyaseti örecek miyiz örmeyecek miyiz, bunun öncülüğünü yapacak mıyız yapmayacak mıyız, mevcut olanı koruyacak mıyız korumayacak mıyız? Koltuklarımızı korumak için risk almadan bağımsız adaylarla seçimlere gidebilirdik. Parlamentoda olmak önemli, nasıl olsa 35-40 koltuğumuz var diyebilirdik. Ama biz risk almayı tercih ettik. Koltuğumuzu korumak yerine halkın iktidarını tercih ettik. Risk alarak faşizm karşısında yeni bir duruşu tercih ettik. Çünkü AKP’nin bu engellenmez gidişatının karşısında, güçlü bir iktidar alternatifi yok. CHP’nin derdi iktidar olmak falan değil. Biz bunu hem yerel seçimlerde gördük hem Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde. Kendileriyle yaptığımız görüşmelerde de ifade ettik: iktidar olmak istiyorsanız yapacağınız şey Kürtlerle, Alevilerle, demokrasi güçleriyle ittifak kurmaktır. Ama bunlar, Kürtlerle, demokrasi güçleriyle değil, sağ ve cemaatle ilerlemeyi tercih ettiler. Hatta ben İzmir’de bir konuşmamda söyledim, CHP sağdan gidiyor ona yola açın dedim. CHP hala sağdan gidiyor, o trene bindi yani. Hatta cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bunu çok net olarak gösterdi. Ben sağdan yolu açın derken bu kadarını kastetmiyordum tabii. Beni bile şaşırttılar. Mesela kurt işareti yaptı Kılıçdaroğlu. Bu ne demek yani? Kendi siyasetini bırakıp ülkücü-milliyetçi siyaseti benimsemek… CHP’nin böyle bir sağ siyaseti benimsemesi karşısında, solda tek alternatif biziz. O zaman bu alternatifi büyütmek, güçlendirmek bizim görevimiz. Biz o yüzden seçimlere parti olarak çok güçlü bir şekilde gireceğiz. Girmeseydik, bu Türkiye demokrasisi açısından çok büyük bir kayıp olacaktı. Herkes şimdi barajı aşabilecek misiniz diye soruyor? Ben baraj kaygımızın olduğunu düşünmüyorum. Asıl mesele barajı kaçla aşacağız meselesi. Yüzde 10’la aşmak var, yüzde 15’le aşmak var. Böyle bir potansiyel var. Selahattin başkanın sunduğu, kamuoyunda kabul gören söylemler HDP’nin siyaseti aslında. Yeni yaşam çizgisi; politik açıdan, buradan ilerlememiz gerektiği görüldü. Bu yüzden de Türkiye demokrasi güçleriyle ittifak görüşmeleri yürütüyoruz.

Mesele sadece oy meselesi değil. Gerçekten Türkiye’de demokratik siyasetin ve halk iktidarının önünü açmak, alternatif iktidar açısından da en geniş kesimle ittifak kurmak istiyoruz. İnanç örgütleriyle, sol-sosyalist güçlerle, demokrasi güçleriyle yan yana durmak için görüşmelerimiz devam ediyor. Bu görüşmeler henüz sonuçlanmadı ama bunu başarabilirsek Türkiye’de gerçekten güçlü bir alternatif olabiliriz. Sonuçta siyasetçilerin görevi, halka alternatif sunmaktır, kendi koltuğunu korumak değil. Biz halka diyoruz ki, evet, birlikte yaşamı kurabiliriz, birlikte halk iktidarını kurabiliriz. Biz Türkiye’yi yönetmeye adayız, kendimizi muhalefette konumlandırmıyoruz. Türkiye’yi biraz önce konuştuğumuz ideolojik politik yaklaşımla  yönetmek istiyoruz.

Karşı Radyo: Seçim ittifaklarıyla ilgili görüşmeler devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde alınan yüzde 9.8 oydan sonra, Türkiye solunun bir bölümü BHH çatısı altında bir araya geldi. Burada da bir takım eleştiriler söz konusu. “Kürdistani” bir şekilde ortaya çıkan Kürt Hareketinin, geldiğimiz noktada, metropollerde ve şehirlerde yaşayan Kürtleri, yoksulları örgütlemek noktasında hala bir Kürt partisi imgesine sahip olması eleştiriliyor bu çevrelerde. Yine bu noktada laiklik meselesinin temel olması gerektiği BHH tarafından dile getirildi. İttifak görüşmeleri yapılırken bu sorunlar nasıl aşılacak? Şüphesiz ki HDP, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeni yaşam çağrısıyla başka bir talep dile getirdi. Ama bu kaygılar, endişeler ortada duruyor. Özellikle Alevilerin AKP iktidarıyla ilgili korku ve güvensizlikleri var, 40 yıldır süren savaş ve etkileri var. AKP’nin gücünün sınırlandırılmasının elzem olduğu bir seçim öncesinde ve ittifak görüşmeleri bağlamında bu güvensizlikler nasıl aşılacak?

Sebahat Tuncel: BHH bileşenleriyle yaptığımız görüşmelerde ben BHH’ yi de biz kurduk dedim. Nasıl dediler. Biz HDK’yi kurduğumuzda, HDK’de yer almak istemeyen bileşenler, tek tek karşımızda duramadıkları için ortak bir şey kuralım dediler. İçinde Kürtlerin olmadığı bir bir birlik… Biz kurduk derken onları, HDK’nin kuruluşu zorladı demek istiyorum. Ama iyi bir şey yine de birlik olmak, çünkü Türkiye solunun geleneği bölünmek. Ama BHH özellikle Kürt soluna yaklaşımı konusunda çok ciddi yanılgılara ve sorunlu bir bakış açısına sahip. Kürtleri sosyalist görmeyen, Türkiye’yi (nasıl desem, Kemalizmin de etkileri var galiba) üstten değerlendiren, üstten bakan, Kürtlere iyi bakmayan, sosyalist olarak değil sadece ulusal bir hareket olarak değerlendiren ve bize sürekli bir “abilik” yapmak isteyen bir noktada duruyorlar. Zihinlerinde bize bir biçim vermişler. Siz ulusal hareketsiniz, milliyetçisiniz, orada kalın diyorlar. Dolayısıyla bizim kendimizi nasıl tanımladığımız onlar için önemli değil. Oysa biz kendimizi sosyalist bir hareket olarak tanımlıyoruz. Biraz önce dediğim gibi; evet, bizim inançlarla kültürlerle bir sorunumuz yok; evet, Kürtlerin ulusal kimlik sorunu var. Ama bu kimlik özgürleşemediği için sorunumuz var. Alevi inanç kimliği özgürleşemediği için sorunumuz var. Bu kimlikleri özgürleştirmek bizim temel sorunumuz. Kadın kimliğini özgürleştirmek bizim temel sorunumuz. BHH, neden HDK dışında kaldığını, neden bizimle hareket etmediğini ortaya koymadan eleştiriler getiriyor. HDP, Kürt Özgürlük Hareketiyle Türkiye demokrasi güçlerinin ortak partisidir. Kürt Hareketinin, DTK, DBP gibi kendi örgütleri var. Dikkat ederseniz belediyelerimiz DBP’nde. Biz orada, kendi sistemimizi inşa ederken, devletten bekleyen değil halkı, toplumu örgütleyen, hem Kürt sorununu çözen, hem de kendi perspektifini inşa eden bir yerde duruyoruz. Dikkat ederseniz biz devletle çok içli dışlı değiliz. Devletsiz bir toplum demek daha doğru ve böyle örgütleniyoruz. O açıdan da dönem dönem devletle karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin eş başkanlık sistemini devlet reddetti, dava açtı. Bu bizim sistemimize müdahaledir. Devlet başka alanlarda da zorluyor bizi. Mesela en son Diyarbakır da, Dedaş’la ilgili olan meselede bizi engellemeye çalıştı. BHH bileşenlerinin de o açıdan bize biçtikleri bir rol var. Onu bize giydirmeye çalışıyorlar. Ama biz o elbiseyi giymeyiz. Biz de onlara elbise falan giydirmek istemiyoruz. O yüzden onlara diyoruz ki gelin bir elbise dikeceksek de birlikte yapalım, birlikte bu ülkeyi yönetelim. Gelirler gelmezler, o ayrı birşey. Ama tarih karşısında bence sorumludurlar. Bu mesele sadece bizim meselemiz değil. Gerçekten AKP’yi sınırlandırmak mı istiyorlar? Yapmaları gereken şey Kürtlerle yan yana durmaktır, çünkü AKP’nin Türk-İslam politikalarını sınırlandıran tek hareket Kürt hareketidir.

Aleviler açısından da benzer bir durum  geçerli. Alevilerin önemli bir kısmı, özellikle Kürt-Aleviler, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinlerinde yüzünü bize döndü. Bu ittifak görüşmelerinde en temel toplumsal kesimlerinden biri de Aleviler. Ben Alevilerin çok önemli bir kesiminin aslında, örgütsel bazda değilse de halk tabanı açısından yönünün bize döndüğünü görüyorum. Çünkü ortak siyaset yapıyoruz. Biz de özgürlük, eşitlik, demokrasi istiyoruz, inanç özgürlüğü  istiyoruz, inananların inancından ve kimliğinden dolayı saldırıya maruz kalmamasını, kendini tedirgin hissetmemesini istiyoruz. O yüzden çok ortak noktamız var. Hatta ben söylüyorum: CHP’nin tabanıyla merkezinin hiç alakası yok. CHP tabanıyla birlikte siyaset yapabiliriz diyorum. BHH’nin de kendisiyle değil ama bileşenleriyle bu yönde görüştük. Bu konuda tartışmalar yürütüyoruz, birlikte siyaset yapabiliriz diyoruz. Hani ne çıkar çok emin değilim ama orada da gördüğüm kadarıyla hala kendini sürecin dışında tutan açıklamalar var. Umarım yanılıyorumdur, çünkü kritik bir aşamadayız. Dikkat ederseniz, dünya genelinde sosyal demokrasi bir kriz yaşıyor. Bu sadece bizim ülkemizdeki bir mesele değil. Yanıbaşımızda ki SYRIZA’nın başarısından bahsedeceksek, PASOK’un da başarısızlığından da bahsetmeliyiz. PASOK iktidardaydı, ne oldu da başarısız oldu? Sadece SYRIZA’yı konuşmamalıyız. Sosyal demokrasinin dünyada yaşadığı kriz Türkiye’de de devam ediyor. CHP’nin yürüttüğü sosyal demokrat siyaseti güncellemesi gerekiyor. O yüzden HDP bence yeni yaşamı, yeni siyaseti yürütecek.

Karşı Radyo: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yürütülen kampanyanın en ayırt edici özelliklerinden bir tanesi, çok pozitif bir kurucu siyaset yapmasıydı. Kürt Hareketi bir dönem önce inkâr ve imha koşullarında oluşmuştu. Şimdi ise inşa koşullarında siyaset yürütüyor. Şimdi önümüzde çok önemli bir genel seçim var ve şunu çok iyi biliyoruz : AKP rejimi açısından da provokasyona çok açık bir dönemdeyiz. Kürt Hareketinin hedeflerini kapsayan kurucu siyaset devletin provokasyonlarla kesintiye uğrayabilir. Kürt Hareketinin bu tip provokasyonlara karşı bir stratejisi var mı? Bir taraftan da bir güvenlik paketi devreye giriyor ve biliyoruz ki güvenlik paketine giden süreç 6-7 Ekim’den sonra hızlandı.

Sebahat Tuncel : Zaten güvenlik paketini 6-7 Ekim dolayısıyla çıkartıyoruz diyorlar.

Karşı Radyo: Dolayısıyla Kürt Hareketi nasıl bir strateji izlenmesi gerektiğini önüne koyuyor mu? KCK’nin açıklamaları da güvenlik paketi geçtiği takdirde müzakere sürecinin yürütülmesinin zorlaşacağı yönünde. Özellikle seçime doğru giderken böylesi bir olasılık karşısında parti ve hareket nasıl bakıyor meseleye ? Nasıl bir strateji var ortada?

Sebahat Tuncel: Dediğiniz gibi bir olasılık var. Biz de bunu aramızda tartışıyoruz. Dikkat ettiyseniz uzunca bir süre HDP barajı aşamaz şeklinde bir algı yaratmak istediler. Bunu hala yapıyorlar. Sürekli anketler yayınlıyorlar. Bizi hala seçimlere parti olarak değil bağımsız olarak girmeye zorlayan bir politika içerisindeler. Hükümetin sürekli terörize eden bir yaklaşımı var. Mesela 6-7 Ekim’in nedenleri konusunda, kendilerinin Rojova politikasını, Kürt düşmanı politikasını konuşmuyorlar. Halkı bu kadar öfkelerinden, sokağa döken şeyin ne olduğunu tartışmıyorlar. Elliye yakın insan katletildi. Bunların sorumlularını açığa çıkarmıyorlar. Daha çok HDP üzerinden, HDP’yi yıpratmaya dönük bir politika izliyorlar. Tabii provokasyon riskini en aza indirmek için demokrasi güçlerinin yanyana durması ve uyanık olması gerekiyor. Güvenlik yasası da provokatif bir yasa. Sadece Kürtler açısından değil. Kürtler bu devletin her türlü baskı politikasından geçti. Bu ülkede siyasetçilerin elinde molotof yok ama KCK dosyalarından on yıl, yirmi yıl ceza yediler. Ne yüzleri kapalıydı, ne ellerinde bir şey vardı. On binden fazla insandan bahsediyoruz. Devlet aslında Türkiye toplumunu, özellikle Gezi ile birlikte ortaya çıkan yeni muhalefetin sokakta siyaset yapmasını engellemeye çalışıyor. İç güvenlik yasası toplumun sokağa çıkmasını engellemeyi amaçlıyor. Polise öldür emri veriyor. Zaten vurmaya emri var. Bu Türkiye’nin çok temel bir problemi. Gezi şehitlerine bakın, faili meçhullere bakın. Kamu adına işlenmiş cinayetlerin hiçbirinde sorumlular yargılanmıyor. Devlet hepsini aklıyor. Bu yasa aslında Türkiye demokrasi güçlerine karşı bir yasa. Bu aynı zamanda çözüm sürecini de etkiler. Biz madem çözüm olacak, TMK’nın kaldırılması, TCK’nın buna göre düzenlenmesi, anayasanın 12 Eylül’ün faşist ruhundan tamamen arındırılması, yeni ve demokratik bir anayasa yapılması gerekir derken bize baskıcı politikalarla geliyorlar. Bu çözüm sürecini de engelleyen bir durum. Gerçekten asıl provokasyon bu. Hem sürece yönelik bir provokasyon hem de alakalı ve alakasız herkesi “makul şüphe” ile baskı altına alan bir yasa. Biz diyoruz ki, bu yasaya topyekûn karşı çıkmak önemlidir. Türkiye’de yeterince gerici, faşist uygulamalar var zaten. Türkiye’nin anayasası faşizm ruhuna göre hazırlanmış. TMK da öyle,TCK da öyle. Türkiye’deki tüm toplumsal muhalefeti kendine düşman olarak gören bir sistem olabilir mi? Dolayısıyla provokasyon olacak ya da olmayacak, bu çok önemli değil. Önemli olan bizim şeffaf, açık, hesap verebilir, hesap sorulabilir bir siyaset yapmamız. Toplumun buna ihtiyacı var. Şimdi insanlar hesap soramıyor. Hiç bir parti hesap vermiyor. Toplum oy verdiği partinin, onun adına bir sürü hukuksuzluk yapmasını istemiyor. HDP siyasetinin genel olarak kabul görmesinin altında yatan şey de bu. Sokakta başka partilere oy vermiş insanlara sorduğunuzda da HDP siyasetini beğendiklerini görüyorsunuz.

Karşı Radyo: O zaman tam da bu noktada HDP ile ilgili birkaç bir şey sormak istiyoruz. Öcalan yakalandıktan sonra Kürt Hareketi’nde yeni bir paradigma ortaya çıkmaya başladı. Demokratik ulus, demokratik cumhuriyet olarak formüle edebileceğimiz, Kürt Hareketinin bulunduğu devletleri demokratikleştirmesini öneren bir paradigma ki demokratik özerklik de bunun bir parçası. Bu bağlamda, HDP Türkiye’nin batısını örgütlemek için kurulan, “masa başında” geliştirilmiş bir proje miydi? Bu açıdan, sokakta kurulan Kürt Hareketinden biraz daha mı farklı? İkinci olarak, Kürt Hareketi bugüne kadar metropollerdeki Kürtlere siyaset taşımakta zorlandı. Bunu HDP vasıtasıyla yapabilecek mi? Üçüncüsü, HDP’de LGBTİ bireyleri, Ermeniler ve Süryaniler yer alıyor. Söz konusu toplumsal kesimler gerçekten bir araya getirilebildi mi? HDP, farklı toplum kesimlerin sadece belirli figürlerini bir araya getiren ama aslında o toplumsal kesimleri kendi içinde harmanlayamayan bir parti mi? Öyle ise, neredeyse HDP ve AKP arasında geçeceği öngörülen önümüzdeki genel seçimlerden önce bu problem nasıl aşılabilir?

Sebahat Tuncel : Biliyorsunuz aslında çatı parti tartışmaları yeni değil. Yaklaşık on yıllık bir tarihi var. 2011 yılında, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku olarak yola çıktığımızda bu bir seçim ittifakı değil, asıl işimiz seçimlerden sonra başlıyor demiştik. O zaman ortak bir mücadeleyi nasıl örebiliriz tartışması yürüttük. Evet, bunun en temel dinamiği Kürt Hareketi. Hatta sayın Öcalan’ın bu konuda ciddi çabaları ve çağrısı var. Bu çağrıya ihtiyacı olan herkes yanıt verdi ve HDP oluştu. Yani HDP masa başında oluşturulmuş bir şey değil. HDP, ortak mücadele fikrini benimseyen, Türkiye demokrasi güçleriyle, radikal demokratlarla, Kürt Hareketinin ortaklaşmaya ihtiyacı var çağrısına kulak veren herkesin oluşturduğu bir partidir. Artık bizim partimizdir. Çatı partisi tartışmalarını ve deneyimlerini biliyorsunuz. ÖDP meselesini de neden başarılı olamadığına ilişkin olarak çok tartıştık. Aslında ÖDP de HDP’ye benzer bir tartışmaydı. Bütün bunlardan ders çıkartarak yeni bir şey geliştirdik. Hatta bize, ilk tartışmalarda da, HDK çalışmasına başladığımızda da, Kürt Hareketi aslında HDK’yi kendine basamak mı yapmak istiyor, Kürtler HDK üzerinden Türkiyelileşmek mi istiyor gibi sorular geldi. Oysa biz, Türkiye’deki halklar olarak birlikte bir örgütü nasıl kurabiliriz, partiyi nasıl kurabiliriz, birlikte yaşamı nasıl örebiliriz diye yola çıktık. Ben bu çağrının karşılıklı olduğunu görüyorum. HDP’nin henüz iki yıllık bir parti olmasına rağmen, Türkiye’nin en çok konuşulan partisi haline gelmesi, onun nasıl ve neden kurulduğu tartışmasının ötesinde bir ihtiyaca cevap verdiğini gösterir. Henüz yeterli değilse de, daha büyümesi ve genişlemesi gerekiyorsa da, HDP önemli bir ihtiyaca cevap veriyor. HDP, bütün inanç kesimlerini, toplumsal kesimleri, kadınları, erkekleri, LGBTİ’leri, Alevileri, Sünnileri, Ezidileri, Kürt, Türk, Çerkez, Pomak, Azeri, Ermeni, Arap herkesi bir araya toplayıp bu toplumsal kesimlerle birlikte nasıl bir demokrasi kurabiliriz meselesi üzerine kafa yoruyor. Ve ben bunun toplumdaki karşılığının çok iyi olduğunu düşünüyorum. Zaten burada tartışma yaratan şey, HDP dışı kalmış olan örgütlerin, neden HDP’ye katılmadıklarını ifade etmek için HDP’yi kötülemeleri. Asıl sorun burada. Kendileri HDP içerisinde yer almadıkları için gerekçe bulmak zorundalar ve kendi bakış açılarını ifade etmekten ziyade bunu HDP ya da Kürt Hareketi üzerinden izah etme yoluna gidiyorlar. Bu bir sorun bence. Kürt Hareketi ile başka bir ilişki kurmak istemiyorlar. Biz dışarıda kalarak Kürt Hareketine daha çok yardımcı oluruz fikri var. Türkiye’de bir grup solun bize dayattığı şey, Kürdistan siyaseti. Bu bizi ısrarla Kürdistan’a sıkıştırmak isteyen bir bakış açısı. Ya da sadece Kürtler üzerinden siyaset yaptığımızı söyleme yaklaşımı. Bu bir sosyalist perspektif olamaz. Mesela biz neden kapsayamadığımızı tartışıyoruz. Acaba başka nasıl kapsayabiliriz? HDK içerisinde olmamalarının temel nedeni Kürt Hareketi ile kurdukları ilişki. Solun kendi içerisinde de sorunlar var ama temel problem Kürt Hareketiyle kurulmak istenmeyen ilişki. Böyle bakmak gerekir diye düşünüyorum. HDP bu tip sivil toplum kuruluşları dışında toplumda çok karşılık bulan bir fikir. Şimdi biz risk aldık ve seçimlere giriyoruz ve bütün toplumsal kesimlere de ittifak kurmaktan ziyade geleceği birlikte kurmak için çağrı yapıyoruz. Bu konuda da hiç bir şekilde küçük olsun benim olsun mantığı ile davranmıyoruz. Gerçekten de kiminle bu süreci yürütebilirsek onlarla olmak istiyoruz. Aslında kolay bir iş yapmıyoruz, çünkü bunu doğru kurgulamazsanız yarın öbür gün başka sorunlarla karşılaşırsınız. Şimdiye kadar, yani 2011’den beri, önemli bir mesafe katettik ve bu, bence, şimdiye kadar eksik ama doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor. Daha genişlememiz, daha da kurumsallaşmamız, kendimizi Türkiye siyasetinin merkezi haline getirmemiz gerekiyor. Biz şöyle düşünüyoruz: dediniz ya demokratik ulus, demokratik cumhuriyet; biz kendimizi bu ülkenin bir parçası olarak görüyoruz. Madem burada yaşayacağız o zaman bu faşizan yönetimle yaşamak istemiyoruz. Burayı yönetmeye adayız. Biz Türkiye’yi yönetmeye aday olarak yola çıkıyoruz. Derdimiz sadece muhalefet olmak, itiraz etmek değil. Sokaklarda da olalım, iktidarda da olalım. Sokakları terk etmeyelim. Bize sürekli muhalefet olmayı, sokakta olmayı dayatan yaklaşım biraz solun kendisi ile de alakalı. 12 Eylül’den bu yana sol siyasetin geldiği durumla da alakalı. Solun biraz kendine güven sorunu var diye düşünüyorum. Bunu da değiştimek gerekiyor. HDP aynı zamanda sol siyasetin kendine olan güvenini daha da güçlendiren bir parti. Dikkat edin Türkiye’de solun itibarı kalmamış. Sol deyince sürekli dayak yiyen, sürekli cezaevine atılan, sürekli işkence gören insanlar akla geliyor. Bunun böyle olmadığını göstermek için HDP bir fırsat. Bizim için partiler çok önemli değil. Kaç tane parti değişti. Bugün HDP, yarın başka bir şey olur. Bugün ihtiyaç var diye HDP kuruldu. Sonuçta bizim açımızdan partiler bir amaç değil araçtır. Bakarız HDP ihtiyaçlarımıza cevap vermez, başka bir organizasyonu birlikte kurabiliriz. Bizim, “bu işe inanmıyoruz ama politik olarak böyle davranıyoruz” gibi bir durumumuz yok. İnanmasak bu işin içerisinde yer almayız.

Karşı Radyo: Bir de bir dönem marjinaller diye bir eleştiri de yapıldı. Bu konuda ne düşünüyorsun? HDP açısından böyle bir problem var mı?  “Marjinallerin” vitrinde çok görülmeleri, onlar üzerinden bir siyaset inşa etmek, daha fazla kamuoyuna yönelik siyaset yapmak… Çünkü Kürt Hareketi bambaşka bir yerden geliyor.

Sebahat Tuncel : Marjinaller tartışması, birileri başka türlü değerlendirmeler istediği için yapılan bir tartışmaydı. Yoksa bu sistem içerisinde hepimiz bir şekilde marjinaliz. Çünkü devlet bizi marjinalleştirmek istiyor. Tabi nasıl durduğunuzla alakalı bir şey. Bazen sizin siyasi duruşunuzu marjinal buluyorlar, bazen toplumla bağınızı koparmak için sizi bir yere daraltmak istiyorlar. Biz artık onlara takılmamayı öğrendik.

Karşı Radyo: Bu yoğunluğun içinde bize vakit ayırdığın için çok teşekkür ederiz. Umarız HDP barajı aşar. Hatta umarız değil tabii ki aşar. Başka bir Türkiye inşa edeceğiz.

Sebahat Tuncel: Şimdi barajı nasıl aşacağız meselesi bizim için önemli. Gerçekten ben 8 Haziran sabahı yeni bir Türkiye’ye uyanacağımızı düşünüyorum. Sizin aracılığınızla söyleyeyim: Barajı aşar mıyız aşmaz mıyız tartışmasından ziyade barajı aşmak için ne yapmamız gerekiyor tartışması yürütmek gerekiyor, çünkü biz oyumuzu yüzde bir-iki arttırdığımızda AKP’nin bizden çaldığı en az otuz vekili geri almış olacağız. AKP’nin tek başına anayasa yapma hayalini ancak böyle boşa düşürebiliriz. Bu baraj sadece bizim meselemiz değil. Bu herkesin meselesi ve bu baraj bir defa yıkıldığında bir daha yapılamaz. O yüzden bu baraj siyasetine takılan tüm demokrasi güçlerini, tüm halkımızı barajı birlikte aşmaya davet ediyoruz. Bir defaya mahsus olsa bile… Ödünç oylar diyorlar yani hani… En azından 8 Haziran’da bizim de bu barajı yıkmak için katkımız var diyecekler. Nasıl şimdi sayıyorlar bu ülkenin 12 Eylül yasasına bilmem kaç kişi oy verdi diye? O destek vermeyen yüzde sekizlik kısım hep övünüyor ya ben destek vermedim diye, şimdi bu da yeni bir fırsat.

Karşı Radyo: Yani “hepiniz oradaydınız”a karşı “hepimiz oradaydık”

Sebahat Tuncel: Aynen. Bence bu bile çok önemli bir şey. HDP siyasetini çok benimsemiyor olsanız bile, faşizme alanı daraltmak adına demokrasiye güç yığmak için fırsat bulmak önemli diye düşünüyorum.

Karşı Radyo: Çok teşekkür ederiz.

Sebahat Tuncel: Ben teşekkür ederim.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar