resmi tarih : dokunma yanarsın! – doğuş derya ile söyleşi -

 

Demokrat Parti Ulusal Güçler Milletvekili Zorlu Töre’nin 15 Aralık tarihinde KKTC Meclis Kurulunda yapmış olduğu ve Kıbrıs sorunu ile ilgili bolca milliyetçi ajitasyon içeren konuşmasına yanıt vermek için kürsüye gelen Cumhuriyetçi Türk Partisi – Birleşik Güçler (CTP-BG) Milletvekili Doğuş Derya, bir konuşma yaptı.

Konuşmasında  özetle Kıbrıs’ta yaşanan acıların mağdurunun sadece Türkler ve Türk tarafı olmadığını, adada beraber yaşadıkları Kıbrıslı Rumların, Ermenilerin, Marunilerin de benzer acılar yaşadığını, kayıplar verdiğini, göç etmek zorunda kaldığını, tecavüze uğradığını anlattı. Bu bağlamda adada kalıcı barışın düşman edebiyatı ile adada yaşayan diğer halkları ötekileştirmekten değil onların da acılarına saygı duymaktan geçtiğini anlattı.

(Konuşmanın tamamı için: https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=lr-Q-tzg_3s  )

Konuşmanın ardından Karadenizliler Kültür Derneği Başkanından KKTC Ülkü Ocakları Başkanına, TMT Mücahitler Derneği Başkanından TBMM’nin AKP’li Başkanlık Divanı üyesi Ömer Faruk Öz’e, Akit, Sözcü ve Milliyet gazetelerine uzanan geniş bir “Resmi Tarih İttifakı” Doğuş Derya’yı hedef gösterdi, hakaret ve küfre varan açıklamalar yaptı.

Bütün bu açıklamalara rağmen Doğuş Derya’ya hem kendi partisinden hem de Kıbrıs ve Türkiye demokratik kamuoyundan bir çok destek açıklaması da yapıldı.

Doğuş Derya Kuzey Kıbrıs’ta 28 Temmuz’da yapılan erken genel seçimlerde 50 sandalyeli mecliste 4 kadın milletvekilinden biri. ÜTK başkanlığı ve Kıbrıslı Gençlik Platformu’nun (KGP) kurucu üyesi, Feminist Atölye (FEMA) ve Türkiye’de çeşitli kadın örgütlerinde aktif olarak çalıştı.

“Başlangıç” olarak Doğuş Derya konuşması ve sonrasında yaşananları konuştuk.

 

15 Aralık’ta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Parlamentosu’nda ses getiren bir konuşma yaptınız. Resmi tarihi ve adada “Federal Çözüme” karşı olan milliyetçi yaklaşımları konuşmanızda sert bir şekilde eleştirdiniz. Bu konuşmanızın ardından çeşitli dernek başkanlarından bakanlara, AKP Milletvekillerinden Türk basınında Sözcü gazetesinden Milliyet gazetesine uzanan geniş bir “Resmi tarih” ittifakı tarafından hedef gösterildiniz.

Fakat bütün bunlar olurken hem partinizden hem Türkiye’den hem de Kıbrıs’ın kuzeyi ve güneyinden demokratik kamuoyundan birçok farklı kesimlerden de destek gördünüz. Konuşmanız sonrasında oluşan durumu nasıl yorumluyorsunuz?

“Resmi tarih” dünyanın başka birçok yerinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da milliyetçiliğin tarihi olageldi ve yönetme erkini elinde tutanların iktidarını meşrulaştıran bir hafıza projesinin en temel unsuru oldu. Bu tarih, adanın yakın geçmişinde yaşanan şiddetin acıları ve sonuçları ile yüzleşmeyi ötelemek ve şiddet mağdurlarının sessizleştirilmesine mahal vermek yanında, çatışma süresince toplumların birbirlerine karşı işledikleri suçların üzerinin örtülmesine ve adanın federal bir çözüm çerçevesinde yeniden birleşmesinin önünü açacak politikaların aksamasına da neden oldu. Yarım asırdan fazla bir süredir milliyetçilik ve militarizm etrafında biçimlendirilen söylemler ve pratikler, oldukça tekil, sadece kendi hakikatine bakıp kendi haklılığını konuşan ve bir başka muhayyile imkânına alan bırakmayacak kadar kapalı devre çalışan milliyetçi algıyı kemikleştirdi.

Benim 15 Aralık tarihinde yaptığım meclis konuşması, tam da bu kemikleşmiş algıya dokunmaya çalışan bir konuşmaydı. Kıbrıs’ın yakın tarihinde yaşanmış şiddet olaylarının ada üzerinde yaşayan tüm halkları derinden etkilediğini, “bizim” kadar, “öteki” olarak kabul ettiğimiz insanların da acı çektiğini ve ortak bir yurt duygusu etrafında yeniden birleşebilmek için Kıbrıslı Rumların, Ermenilerin ve Marunilerin de yaşadığı travmatik olaylarla yüzleşmemiz gerektiğini dile getirmeye çalıştım. Bu konuşmanın ardına milliyetçi cenahtan oldukça cinsiyetçi ve tehditkâr tepkiler geldi. Bu tepkiler savaşların tarihini “milli kahramanlık” hikâyelerine sıkıştırmayı alışkanlık haline getiren kişilerin basit refleksleri olmaktan daha öte bir şeydi diye düşünüyorum.

Kuzey Kıbrıs’taki milliyetçiler 1974 sonrasında tesis edilen ganimet düzeni içerisinde edinilmiş konumlarının sarsılma ihtimaline karşı öfke duydular ve tarihle yüzleşmenin yaratacağı sonuçlardan tedirgin oldular. Türkiye’de Sözcü gazetesinin attığı provokatif başlıktan sonra AKP Malatya milletvekili Sayın Ömer Faruk Öz, şahsıma yönelik “ özür dile, yoksa yasal işlem başlatacağım” minvalinde bir açıklama yaptı. Bence bu açıklama Türkiye-Kıbrıs arasında yıllardır süregelen vesayet ilişkisinin bir tezahürü gibiydi. Bir devletin milletvekili, bir başka devletin milletvekilinin meclis kürsüsünde yaptığı barış çağrısına karşılık azarlayıcı bir hami edasıyla “özür dile” diyebiliyordu. Ve büyük ihtimalle de böyle bir beyanatı yapılan konuşmayı dinleme zahmeti göstermeden yapabiliyordu.

Doğrusunu isterseniz, Kıbrıslılar Türkiye ile kurduğu ilişkinin eşitlik ve dostluk temelinde seyretmesi için ne kadar uğraşsa da, tarihsel olarak inşa edilmiş “Anavatan-Yavruvatan” söylemi, Türkiye hükümetlerinin Kıbrıs’ı ayrı bir ülke olarak değil, Türkiye’nin bir vilayeti gibi algılamasına neden oluyor. Bu yüzden de iki ülke arasında kurulan ekonomik, sosyal ve siyasi ilişkiler bu “hami-mütehami” ilişkisi çerçevesinde sürdürülmeye çalışılıyor. Federal çözümü savunan insanlar olarak bizim buna itirazımız var. Biz, hem Türkiye ile hem de adanın güneyinde yaşayan Kıbrıslı Rumlarla siyasi eşitliğe dayalı bir ilişki geliştirmek için uğraşıyoruz. Bu ilişkinin de çatışmacı, ayrıştırıcı, kişileri etnik, dini, ırksal ya da milli kimliklerine göre konumlandıran bir yerden değil, bizi ortaklaştıran deneyimlerimiz, acılarımız ve umutlarımız üzerinden mümkün olacağını söylüyoruz. Nitekim hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de böylesi bir konumlanışa bağlanan binlerce insan var. Örneğin milliyetçi çevrelerin bana yönelttikleri ağır hakaretler sonrasında Kıbrıs’ın güneyinden tarihle yüzleşme çağrısı yapan, çatışma döneminde Kıbrıslı Türklerin yaşadığı şiddetin ortaya çıkması ve konuşulması için Kıbrıslı Rum toplumunun kendisi ile hesaplaşması gerektiğini söyleyen beyanatlar verildi.

Güneydeki iki büyük parti AKEL ve DİSİ yanında, birçok Kıbrıslı Rum sivil toplum örgütü de barış yapmak için özeleştiri yapmalıyız yönünde açıklamalarda bulundu. Çok benzer bir süreç Kıbrıs’ın kuzeyinde de yaşandı, onlarca sendika, sivil toplum örgütü, kadın örgütü bugüne dek herkesin bildiği ama konuşamadığı tarihsel gerçekleri konuşma zamanının geldiğini ifade etmeye başladılar. Tarihçiler bugüne dek hiç yazılmamış olayları gazetelerde yazmaya başlarken, televizyonlarda savaş dönemini tartışan programlar belirdi. Türkiye’de bu konuda çıkan bazı önemli köşe yazıları yanında, feminist, sosyalist birçok gruptan destek mesajları geldi. HDP eş başkanı Sayın Selahattin Demirtaş beni telefonla arayarak dayanışma beyan etti. Tüm bunların sadece Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi açısından değil, hem Türkiye’deki çözüm sürecine dair hem de Türk-Yunan dostluğuna ve dolayısı ile Akdeniz’de tesis edilecek bölgesel bir dostluğa dair umut verici gelişmeler olduğunu düşünüyorum. İnsanlar artık ezilenlerin, dışlananların yok sayıldığı bir tarih anlayışı içerisinde yaşamak istemiyorlar, sessizleştirilmek, susmak zorunda kalmak istemiyorlar. Baskıcı, vesayetçi, tepeden bakan iktidarlar tarafından yönetilmek istemiyorlar.

Konuşmanızda, Kıbrıs’ta iki toplum arasındaki sorunlarda çözücü olan üçüncü bir dile ihtiyacımız olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu üçüncü dili biraz tarif eder misiniz?

Kıbrıs müzakereleri 40 yıldan fazla bir süredir hep etnisite temelinde yürütüldü. Adanın nüfus olarak iki büyük toplumu olan Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar temel alınırken, Kıbrıs’ta yaşayan Maruniler ve Ermenilerin ihtiyaç ve talepleri müzakere masasına yansıtılmadı. Sorunun çözümünü sadece etnisite temelinde ele alan ve barışma sürecini sadece bir çözüm antlaşması imzalamak olarak gören teknik yaklaşımdan vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Müzakere masasını sadece bir “al-ver” süreci olarak gören, dolayısı ile de barış görüşmelerini “milli egemenliklerin yarıştırıldığı” bir pazarlık sürecine indirgeyen perspektifi doğru bulmuyorum. Üçüncü bir dil derken de aslında etnisite ötesi bir dil bulma ihtiyacından bahsediyorum. Bizi ayıran dinsel, dilsel, etnik farklılıklara değil, deneyimlerimizi ortaklaştıran benzerliklerimize odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Sınıfsal konumumuzdan dolayı yaşadığımız ezilme biçimlerine karşı birlikte bir mücadele hattı geliştirebilmekten bahsetmeliyiz artık… Veya cinsiyetimiz, cinsiyet kimliğimiz, cinsel yönelimimiz dolayısı ile maruz kaldığımız ayrımcılıklara karşı etnisite ötesi bir tavır alabilmekten… Kapitalizmin talan ettiği ekosistemi korumak için inisiyatif almaktan… Kimlik politikaları içerisine sıkıştırılmayan veya yüzeysel bir çokkültürcülük ambalajı içerisine gömülmeyen, sahici bir radikal demokrasi talebi ile konuşmak gerektiğini düşünüyorum.

 AKP’nin Kıbrıs politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında AKP’nin Kıbrıs’a bakışı daha önceki Türk hükümetlerinden farklı değil. Bunun bir boyutu doğrudan Türk milli kimliğinin inşasındaki “yabancı korkusu” ile doğrudan bağlantılı. Tanıl Bora Türk milli kimliğinin inşa edildiği ilk dönemlerden itibaren hep bir yabancı korkusu ile birlikte geliştiğini, farklı olana karşı hem temkinli ve tedbirli olduğunu anlatır. Yabancı korkusu üzerine inşa edilmiş bir kimlik kendisine benzemeyeni yadırgar ya da elinde imkânı varsa onu kendisine benzeştirmeye çalışır. “Anavatan- Yavruvatan” söyleminin ilk inşa edildiği, yani Türkiye’nin Kıbrıs politikasının formüle edildiği 1950’li yıllarda üretilen metinlere baktığınızda “Kıbrıs’ın aslında ne kadar çok Türk toprağı olduğu” ve “Kıbrıslıların da öz Türk soyu olduğu” konusunda kendi kendini ikna etmeye çalışan ciddi bir külliyat görürsünüz. Bu aslında tam da Kıbrıslıların “yeterince Türk” veya “makbul Türk” olarak görülmemesi üzerine üretilen bir külliyattır.

Bence bu bakış toplumsal bilinçaltını belirleyen bakış olması yanında, hem 1974 öncesi hem de 1974 sonrasında Türkiye’nin adayı “daha çok Türk yapmak” üzere yürürlüğe koyduğu politikaların da temel motivasyonudur. 1974’teki bölünmeden AKP iktidarına kadar geçen süreçte Kıbrıs’ta Türkleştirme politikaları olarak isimlendirebileceğimiz birçok uygulama var. Köy isimlerinin değiştirilmesinden, okullarda okutulan müfredatın tamamen Türkiye merkezli bir biçime sokulmasına, para biriminin değiştirilmesinden nüfus politikalarına kadar birçok uygulama aslında Kıbrıslıların kültürel farklılıklarını “yabancı” olarak görüp dönüştürmeye çalışan bir bakışın sonucudur. AKP iktidarı ile birlikte bu uygulamalar sadece kültürel değil ekonomik de bir boyut kazandı. Şu an içinden geçtiğimiz süreçte Kıbrıslı Türkler, Sayın Erdoğan’ın deyimi ile “besleme” olarak görülmek yanında, yeterince Müslüman olmayan insanlar olarak algılanıyor. Bu yüzdendir ki adanın birçok yerine devasa Türk bayrakları yanında büyük camiler yapılıyor, İmam Hatip liseleri ve külliyeler açılıyor.

Öte yandan TC-KKTC arasında imzalanan ekonomik protokoller aracılığı ile Kıbrıs menşeli birçok kurum Türk sermayesine satılıyor, henüz satılmayanların özelleştirilmesi için de ciddi çalışmalar yürütülüyor. Çalışanların sosyal ve ekonomik haklarını budayan yasalar çıkarken, işsizlik ve sosyal güvenceden yoksun çalışma koşulları oluşuyor. Adanın birçok sahilinde kocaman oteller yapılırken, kontrolsüz yapılaşma yüzünden ciddi ekolojik sorunlar zuhur etmeye başlıyor. Kısacası Türkiye’de olan birçok durum Kıbrıs’ta da yaşanıyor.

Şu anda KKTC tanınmamış bir devlet olduğu için ekonomik faaliyetleri itibarıyla ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu da Türkiye’ye olan ekonomik bağımlılığı artırıyor. Öte yandan Kıbrıs sorununun henüz bir çözüme kavuşmamış olması, süregelen de-facto durum içerisinde birçok hukuk-dışı diyebileceğimiz durumun gelişmesine, sosyal sorunların da bununla bağlantılı olarak artmasına neden oluyor. İşte tam da bu nedenlerden dolayı Federal bir Kıbrıs’a olan ihtiyacımız her geçen gün daha da artıyor.

(Bu söyleşi Zafer Ülger tarafından gerçekleştirildi.)

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında