Rejimin gücü ve güçsüzlüğü -

Uzunca bir zamandır mevcut şefçi rejimin gücü ya da güçsüzlüğü hararetli bir tartışma konusu. Kimileri rejimin elindeki muazzam baskı aygıtına ya da devletin kurumsal mimarisini keyfince belirleme kapasitesine, son Ayasofya çıkışında olduğu gibi gündemi tayin etme becerisine vurgu yaparak onun gücünün altını çiziyor. Kimileriyse rejimin toplumsal tabanında görünür hale gelen erozyona, kadrolarında artık iyice aşikâr hale gelen ve “metal yorgunluğu” tabirinin bile hafif kalacağı dağınıklık, fraksiyonlaşma ve heyecansızlığa, iktidarın hegemonik kapasitesindeki daralmaya işaret ederek onun güçsüzlüğünü vurguluyor.

İktidarı ve devlet içi karmaşık güç ilişkilerini odağa alan bu tartışmada her iki vurguda da haklılık payı var. Sorun, bu tartışmanın mevcut rejimi mümkün kılan sınıf mücadelesi konjonktürünü adeta hiçe sayarak yapılıyor oluşu. Kabaca özetlemek gerekirse, şefçi  tipte bir olağanüstü devlet biçiminin önünü açan, bir yanda hâkim sınıfın fraksiyonlaşması ve hegemonik kapasitesinin zaafa uğraması, diğer yandaysa emekçi sınıfların siyasal ve sosyal dağınıklığının damgasını vurduğu özgün bir sınıf mücadelesi konjonktürü, bir “denge” durumudur.

Bu denge durumunun devamı, temel toplumsal sınıfların ataleti rejimin gücünün temelidir. Bu atalet “yukarıda”, hâkim sınıfın çeşitli fraksiyonlarının genelde ödül ya da bazen tehditle birarada tutulması, hâkim sınıfın kimi kesimlerinin “siyaseten mülksüzleştirilmeyi” ekonomik çıkarlarının maksimizasyonu uğruna sineye çekmekte beis görmemesidir.

Ancak rejimin esas gücü “aşağıdaki” atalettir. Tabi sınıfların siyasete müdahale kapasitesinin neredeyse bütünüyle kırılmış olması, örgütlenme ve eylem gücünün esnekleştirme-borçlandırma-güvencesizleştirme üçgeninde büyük oranda zayıflatılmış olması rejimin esas gücüdür. Şefçi rejimin “gücü”, emrindeki baskı aygıtı, devletin siyasal mimarisini keyfince belirleme kapasitesi ya da seferber edebildiği toplumsal taban değil, “aşağıdaki” bu sınıfsal güçsüzlük manzarasıdır.

Bu manzara değişmediği sürece rejimin gücü ye da güçsüzlüğüne dönük tartışmadan makul bir sonuç beklemek boşunadır. Şefçi eğilimin tersine çevrilmesi, ancak onu yaratan bu özgün sınıfsal güç ilişkileri konjonktüründe bir değişimi kışkırtmakla mümkündür. Ana akım muhalefet bu konjonktürü hâkim sınıfın çeşitli fraksiyonlarını siyaseten şefçi rejimin aşırılıklarına karşı bütünleştirecek bir “normalleşme” girişiminde aramaktadır.

Böyle bir “normalleşme” sürecine, emekçilerin kendi kaderini tayin etme gücününün pekişmesi, siyasal ve ekonomik hayata örgütlü müdahale kapasitelerinin artırılması yönünde radikal bir dönüşümün eşlik etmesi mümkün değildir. Bu durumdaysa “normalleşme” ile gündeme gelen “demokratikleşme”, en iyi durumda dahi, esas itibariyle mevcut otoriter yönelimin sadece bazı aşırılıklarının tadil edildiği sınırlı bir çerçevede kalacaktır.

Sınıfsal güç ilişkilerinde “aşağıdakiler” lehine radikal bir dönüşümü içermeyen her demokratikleşme girişimi, mevcut şefçi moment tam da o güç ilişkilerinin sonucu olduğundan, dönüp dolaşıp demokratik erozyona neden olmuş koşulları yeniden üretecek, ister istemez kadük kalacaktır.

Dolayısıyla yapılması gereken, ana akım muhalefete nasıl muhalefet edeceğine dair akıl vermek ya da o muhalefeti yeterince muhalefet etmediği için yermek değil, rejimin üzerine konduğu sınıfsal güç ilişkilerini “alttakiler” lehine dönüştürmeyi hedeflemek, alt sınıfların güç kaybını telafiye çalışmaktır.

Mevcut rejim elbette güçlüdür. Ancak kendimizi kandırmayalım: Rejim, örneğin 1989 bahar eylemleri ya da 2001 esnaf eylemleri tipi yaygın ve derin bir toplumsal mobilizasyon söz konusu olduğu takdirde, kendi tabanına sirayet edecek böyle bir toplumsal hareketlenmeyi kolayca atlatabilecek güçte de değildir. Onu mümkün kılmış siyasal güç dengelerinde alttakiler lehine en ufak hareketlenme, onu kaçınılmaz olarak istikrarsızlaştıracaktır.

Rejimin üzerine temellendiği sınıfsal güçsüzlük manzarasını dağıtmak elbette kolay iş değildir. Ancak yapılması gereken de bellidir. Bu yönde sistematik bir çabaya girişilmediği, emekçilerin acil ve yakıcı talepleri (Marx’ın deyimiyle “yaşayan çıkarları”) temelinde birleşik bir mücadelenin örgütlenmediği her gün, her saat kayıptır. Hele hele krizin, rejimin hem “yukarısını” hem de “aşağısını” kolayca idare edebilme kapasitesini hızla aşındırdığı koşullarda…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında