Paris: Barbarlıklar döngüsünü kıralım! -

 

Paris’teki vahşetin karşımıza çıkardığı, bir kez daha acıyla hatırlattığı tehlike, Selefi-Cihatçı şiddetten ibaret değil. Kıyısında bulunduğumuz uçurum, Tarık Ali’nin artık klasikleşmiş ifadesiyle yeni bir “fundamentalizmler çatışmasına” ya da Gilbert Achcar’ın deyimiyle bir “barbarlıklar çatışmasına” doludizgin sürüklenme ihtimalimizdir. Siyasal İslamcı şiddet aslında madalyonun sadece bir yüzüdür. Birbirini mütemadiyen besleyen, birbirini iştahla kışkırtan iki barbarlık, iki “köktencilik” biçimiyle karşı karşıyayız.

Tehlike siyasal sorunların, toplumsal meselelerin dinî ve kültürel terimlerle tartışılır olması, siyasetin yerini teolojiye, kültürel özcülüğe, dinler-medeniyetler kamplaşmasına ve bunlar arasındaki simgesel ve gerçek şiddete bırakmasıdır.

Bir yanda emperyalist zulüm ve aşağılanmaya karşı mücadelenin Batı-Doğu ya da Hıristiyanlık ile İslam arasında bir “medeniyetler çatışmasıyla” ikame edilmesi, despotizme karşı mücadelenin bir mezhepler veya dinler çatışması olarak yozlaşması var. Kaide, IŞİD ve türevleri, Mağrip’ten Maşrık’a koca bir coğrafyadaki ezilmişliği “Haçlılara” karşı bir dinler savaşının malzemesi olarak kullanıyor, kör ve çılgın bir şiddet kampanyasıyla altta kalmışlığın öfkesini dejenere ediyor, pervasız, çıplak bir vahşet haline sokuyor.

Diğer yanda emperyalist müdahalecilik (Fransa halihazırda Çad’da, Moritanya’da, Mali’de, Nijer’de, askerî operasyonlar yürütüyor, Irak ve Suriye’de hava akınlarına katılıyor), azgın bir göçmen karşıtlığı (Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin kamuoyu yoklamalarında kaçıncı parti olduğuna bakın), küresel güneyi sefalete, aşağılanmaya ve sıklıkla da ölüme mahkûm eden iki yüzyıllık koca bir sistem, adına emperyalizm denen bir zor, tahakküm ve sömürü ilişkileri bütünü var.

Bu iki “köktencilik” birbirinin ikiz kardeşi, birbirini besliyor. Birbirlerinin cinayetlerinden, birbirinin yarattığı acılardan güç alıyor. İkisine bir arada ve aynı anda karşı olmadığımızda, madalyonun sadece bir yüzünü gördüğümüzde, sadece bir yüzüne lanet okuduğumuzda bu fundamentalizmler ya da çatışmasının tarafı olacağız, barbarlıktan barbarlık beğeneceğiz.

IŞİD’in hedefi, katliamcı saldırılarının yaratmak istediği etki tam da bu. Fransa gibi zaten sekülerizm-İslam-göçmenlik gibi konuların uzun süredir kamusal bir tartışma konusu olduğu, aşırı sağın ciddi bir yükselişte olduğu bir ülkeyi kana boğarak şoven, göçmen karşıtı, güvenlikçi, askerî müdahaleci tepkileri kışkırtmak istiyor. Fransa’dan, genel olarak “Batı”dan bu yönde yanıtlar gelmesini istiyor ki bu barbarlıklar çatışmasının döngüsü ilanihaye devam etsin. Bu fasit daireden asla çıkılamasın. Paris’teki saldırıların hemen ardından Polonya’nın ülkeye mülteci almayacağını açıklaması mesela tam da IŞİD’in arzu ettiği tepkilerden. Bir “gericilik” bir başka “gericiliği” böyle tetikliyor, böyle besliyor işte…

Oysa İslamcı şiddete karşı çıkmak için bu şiddetin köklerini (mesela Irak’taki emperyalist katliamı) unutmak zorunda değiliz. Kaybettiklerimizin yasını tutmak ve hesabını sormak için “teröre karşı birlik” nutuklarını onaylamak durumunda değiliz. Emperyalist saldırganlığa, göçmen karşıtlığına ve batıdaki yabancı düşmanlığına karşı çıkmak için cihatçı şiddetin mazeretçisi olmak zorunda değiliz. Birbirinin ayna yansıması olan bu iki köktenciliğe karşı da aynı zamanda tutum alabiliriz, almalıyız.

AKP kurmaylarının 1970’lerdeki Demirel’ini andırırcasına “bana siyasal İslamcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz”vari tavrına karşı haklı olarak öfkelenirken Batıdaki İslamofobik-faşizan tutumların yaygınlaşmasını, anaakımlaşmasını, siyasetin vasatı halini alışını görmezden gelmek durumunda değiliz. İkisine karşı da olabiliriz, olmalıyız. Türkiye’de Alevilerin, gayrimüslimlerin uğradığı baskı ve ayrımcılığa karşı tavır alırken batıda Müslümanlara ve elbet bütün göçmenlere karşı uygulanan ayrımcılığa karşı da tavır alabiliriz, alabilmeliyiz. Bunlar arasında bir çelişki yok, tam tersine…

Köktencilikten köktencilik seçen, siyasal saflaşmayı bir dinler, kültürler saflaşmasına indirgeyen tutumlardan kaçınabiliriz. Kavga “Batı” ile “İslam” değerleri arasında değil… IŞİD bu eylemlerle aslında tam teşekküllü bir “medeniyetler çatışmasını” kışkırtmak peşinde. Bu tuzağa düşmemeliyiz.

Aynı çarpık ve kan emici düzenin iki farklı yüzüyle, birbirinin hem sebebi hem sonucu olan iki “barbarlık” formuyla karşı karşıyayız. Bunlar arasından taraf seçmek, kimin daha “ehven” bir şer olduğuna karar vermek bizim harcımız olmamalı. Topuna birden karşı çıkabilmeliyiz, amasız fakatsız…  Paris’teki vahşi saldırıların tekrarını önlemek, ölenlerin acısını, kalanların yasını paylaşmak için yapabilmeliyiz bunu. Bu barbarlıklar döngüsünü kırmalıyız…

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar