Pandemi Sonrası Mücadele İmkanları ve Taleplerimiz – Başlangıç Kolektifi -

Dünyada ve Türkiye’de Mevcut Durum

COVID-19 pandemisi gerek dünya gerekse de Türkiye kapitalizmini ağır ağır ilerleyen ama çok boyutlu bir kriz konjonktürü içerisinde yakaladı. Son üç ay içerisinde yarattığı ekonomik ve sosyal tahribat bu nedenle çok ağır oldu. Pandeminin ne kadar süreceğini ve daha ne kadar yayılacağını bilemesek de kapitalizmin kendisini toparlamasının ve yaratılan tahribatın telafi edilmesinin çok uzun yıllar alacağı ortadadır.

Pandemi sonrasında dünyanın nasıl bir dünya olacağı sorusunun yanıtı henüz belli değildir ve ancak çok boyutlu siyasal ve sosyal mücadelelerin içerisinde ortaya çıkacaktır. Kesin olan, pandemi öncesi dünyanın temel eğilimlerinin pandemiyle birlikte daha da vurgulu hale geldiğidir. Pandeminin de sonuçlarından biri olduğu derinleşen ekolojik krizle, pandeminin yaratmadığı ama tetiklediği ve daha şimdiden 1929 buhranıyla kıyaslanan kapitalist krizin bütünleştiği bir dünya. Emperyalistler arası rekabetin giderek kızıştığı, küresel siyasal sistemdeki hegemonya krizinin uluslararası ilişkileri giderek öngörülemez çatışma ve gerginliklere açık hale getirdiği bir dünya. Sosyalist hareketin küresel ölçekte yaşamış olduğu gerilemeye, işçi sınıfı hareketinin ve toplumsal mücadelelerin şu son otuz yılda yaşadığı bir dizi yenilgiye ve bunun sonucunda uluslararası siyasal ve toplumsal güçler dengesinin hakim sınıflar lehine olmasına karşın bu dünya, Amerika’daki ayaklanmaların da gösterdiği üzere, “patlamaya hazır” bir dünyadır. 

İşsizlik ve Gelir Kaybı

Türkiye’de salgının yarattığı tehdit henüz ortadan kalkmış değildir. Bir “ikinci dalga” tehlikesi, tüm dünyada olduğu gibi bizde de günceldir ve dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, tercihin sermaye birikiminin çıkarları adına “örtülü” bir sürü bağışıklığından yana yapılmış olması, bu tehlikeyi artırmaktadır. Şimdiden kesin olansa pandeminin emekçiler açısından zaten olumsuz olan genel iktisadi manzarayı iyice vahim hale getirmiş olmasıdır. Son iki ay içerisinde gelir ve istihdam kaybına dair ortaya çıkan manzara çok çarpıcıdır ve olası siyasal sonuçları üzerinde tartışmak ve bu duruma müdahale etmek, sosyalistlerin önümüzdeki dönemde en temel gündemlerinden birisi olmak durumundadır.

Devlet kurumlarının açıkladığı rakamlar pandemi süresince uğradıkları istihdam ve gelir kaybı dolayısıyla İŞKUR ödeneklerine başvuran sigorta kapsamındaki işçi sayısının Mayıs ortası itibariyle dört buçuk milyonu geçtiğini, yani toplam kayıtlı çalışanların üçte birine ulaştığını gösteriyor. Bu sayıya kayıt dışı çalışıp da iş ve gelir kaybına uğrayanlar dahil edilmiyor. Çoğu pandemiden en çok etkilendiğini düşünebileceğimiz, düşük ücretli hizmet sektörlerinde çalışan yaklaşık beş milyon sigortasız işçinin yarıya yakınının da işlerini kısmen veya tamamen kaybettiklerini varsayabiliriz. Türkiye’de çalışanların büyük çoğunluğunun asgari ücret ve civarında bir ücretle geçinmeye çalıştıklarını düşündüğümüzde istihdam ve gelirde yaşanan bu büyük daralmanın muazzam bir yoksullaşma ile sonuçlanacağı ortadadır. Bu duruma büyük borç yükü altında hayatlarını kazanmaya çalışan tarımdaki bir milyonu aşkın aileyi ve milyonlarca tarım işçisini de ekleyebiliriz.

Çalışma Biçimlerinde Değişim

Tüm dünyada kısa çalışma ve uzaktan çalışma konusunda yeni düzenlemeler salgınla birlikte denemeye alındı. Aynı zamanda kısa ve uzaktan çalışmaya geçilen işyerlerinde ücret kesintileri de yaygın olarak uygulanmaya başlandı.

İşsiz kalmamış olanlar için, pandemi süresinde tedbir olarak alınan uzaktan çalışmanın devam edeceği yönünde önemli işaretler var. Zira uzaktan çalışmanın küçültülmüş ofisler, azaltılmış ofis giderleri ve işçi ücretlerinin azaltılıp çalışma saatlerinin sonsuzca esnetilmesi anlamında ekonomik yükleri azalttığı üç aylık sürede görülmüş oldu. Diğer taraftan sendika gibi, klasik işyeri temelli örgütlenmelerin de zayıflaması, işverenlerin çoğunun uzaktan çalışmayı tercih etmesine neden olabilir.

Diğer yandan, salgın döneminde Türkiye’de alınan tüm önlemler, işverenleri korumaya ve üretimin devam etmesine destek olacak türdendi. İşçiler için sokağa çıkma yasağı sadece hafta sonlarında getirildi. Fabrikalar, atölyeler, işyerleri üretime devam etti.

Kadınların Çalışması

Pandemi sürecinden en çok etkilenen emek süreçlerinden bir tanesi, ücretsiz ev içi emek oldu. Sokağa çıkma yasakları, eğitime ara verilmesi ve sağlık hizmetlerinin neredeyse sadece pandemi ile ilişkili olarak verilmesi nedeniyle, çocuk, hasta ve yaşlı bakımı kadınlar için pandemi öncesi süreçle karşılaştırıldığında ev içi emek süreleri arttı. Piyasada daralan istihdam olanaklarının kadınların işgücüne katılımını azaltacağını da tahmin edebiliriz. Yoğun olarak kadınların çalıştığı toplum hizmetlerinde (sağlık, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri, sosyal hizmetler, ev ve yemek hizmetleri, eğitim, gıda ve perakende hizmetleri  gibi) mesai saatleri arttı ve çalışma koşulları daha zorlayıcı hale geldi. Ayrıca kadınlara yönelik ev içi erkek şiddetinde de tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de büyük bir artış olduğunu görüyoruz.

Ekonomik Koruma var mı?

Pandeminin yarattığı muazzam iş ve gelir kaybı karşısında geniş emekçi kesimler savunmasız bırakılmıştır. Hükümetin krize tedbir olarak açıkladığı paketler kaynakları emekçilere değil patronlara dağıtmayı hedeflemektedir. Yine devlet kurumlarının açıkladığı veriler istikrar kalkanı adı altında açıklanan desteklerin yüzde 96’sının kredi ve borç erteleme biçiminde patronlara gittiğini, sadece yüzde 4’ünün sosyal yardımlar ile işsizlik ve ücret ödenekleri biçiminde emekçilere dağıtıldığını göstermektedir. Üstelik bu transferler de bütçeden değil, işçileri kendi birikimleri olan İşsizlik Sigortası Fonu ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan yapılmıştır.

Buna ek olarak, paket zaten kayıt dışı, güvencesiz, geçici sürelerle çalışanlara koruma sağlamamaktadır, oysa kadınların yoğun çalıştığı sektörlerde kayıt dışı çalışanların oranı hala çok yüksektir.

Ne Yapmalı? Taleplerimiz

Geniş emekçi kesimler karşı karşıya bırakıldıkları bu derin yoksulluk ve işsizlik halini her gün deneyimlemektedir ve bunun siyasal sonuçlarının da büyük olacağını öngörmemek büyük bir hata olacaktır. Krizin şefçi rejimin toplumsal tabanında halihazırda zaten mevcut olan ağır çekim erozyonu hızlandırması, hatta bir çözülmeye neden olması olasıdır. Rejim bu ihtimalin pekâlâ farkındadır ve tam da bu nedenle içeride daha da baskıcı politikalara, dışarıda ise askeri maceralara yönelmeye kendisini mecbur hissedecektir.  

Sosyalistler açısından erken seçim tartışmaları, egemen sınıf partileri arasındaki çatışmalar ve ittifak arayışları, toplumsal alanda emekçiler aleyhine yaşanan büyük tahribat içerisinden bakılarak değerlendirilmelidir. Gerçek, maddi bir toplumsal-siyasal güç olma niteliğini yitirmiş durumda bu krizle karşılaşan sosyalist sol, bu zafiyetini telafi etmek için zaman kaybetmeksizin birleşik mücadele zeminleri oluşturmalıdır.  

Bu mücadele zeminlerini kurmak için önemli bir olanak (içinden geçmekte olduğumuz krizin özgün niteliği dolayısıyla) işçi-işsiz, kayıtlı-kayıtsız, farklı statülerde ve sektörlerde çalışan bütün emekçileri, acil sorunları etrafında seferber olmaya çağıran talepler formüle etmek olabilir.

COVID-19’un tetiklediği ekonomik krizin bundan önce deneyimlediğimiz krizlerden farklı olarak çok hızlı bir ekonomik daralmaya yol açması nedeniyle; geliri olmayan herkese koşulsuz bir yaşam geliri sağlanması, istihdam içerisinde olan ama büyük bölümü bu süreçte gelir kaybına uğrayan çalışanlar içinse asgari ücretin sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir yaşanılır ücret seviyesine çıkarılması talepleri tüm işçi sınıfını birleştirecek acil talepler olarak ön plana çıkarılabilir. Diğer yandan hem işsizliğin azaltılması hem de pandemi nedeniyle daha büyük kaygılarla çalışmaya zorlanan emekçileri için iş şartlarını bir nebze düzeltebilecek bir talep olarak çalışma sürelerinin ücretlerde bir azaltma olmaksızın kısaltılması talebi her zaman gündemimizde olmalıdır.  

Kriz dönemlerinde ön plana çıkan diğer bir konu kaynak meselesidir. Hazineden veya kamunun borçlanmasıyla yapılan ve yapılacak olan harcamaların ileride yeni vergiler, zamlar ve kemer sıkma programlarıyla yine emekçilerin cebinden çıkarılmasına karşı konulmalıdır. Bu nedenle yapılacak harcamalar için yeni kaynaklar tartışmaya açılmalıdır. Bunların başında da servet vergisi gelmektedir. Servetler, kapitalistlerin yatırıma çevirmedikleri karları istifleyerek biriktirdikleri gelirlerdir. Özellikle 2008 krizinden beri bir kriz konjonktüründe gezinen zombi kapitalizm şartlarında patronlar emek sömürüsüyle kazandıkları paraları yeni yatırımlara sevk etmek yerine kendi aralarında paylaşmışlar, böylelikle en zenginlerin servetleri muazzam ölçüde artmıştır. Bu nedenle servetler üzerine konacak bir vergi ile sosyal harcamaların finanse edilmesi en adil ve meşru bir talep olarak gündeme getirilebilir. Bu vergilerden elde edilen kaynağın harcanacağı yer ise bankaların ve işletmelerin kurtarılması değil; hiç kuşkusuz işsizlerin, işçilerin, yoksul, kadın ve göçmenlerin refahını artırmak olmalıdır.

***

COVID-19 ardından alışık olduğumuzdan çok daha farklı bir yeni dünya ile yüz yüze kalacağımız kesin. ABD’de George Floyd’un polis tarafından katledilmesinin ardından ortaya çıkan büyük ayaklanmalar; bunun Paris, Berlin, Amsterdam gibi büyük şehirlerde karşılık bulması, ardından Meksika’daki ayaklanmalar COVID-19’la da tetiklenen bir başka gerçeğe işaret ediyor: İşsizler ve yoksullar bu sürecin sonuçlarını çok daha sert biçimde yaşıyor ve kapitalizmin ayakta kalması uğruna hayatlarından oluyorlar. Her anlamda yaşam hakkının savunusu olarak görülebilecek bu isyanların gidişatında etkili olmak kararlı bir politik duruşu ve bunun için en geniş kesimlerle birlikte, sabırlı bir çalışma ve tartışmayı gerektiriyor.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında