özgün bir sınıf mücadelesi deneyimi: yatağan’da özelleştirme karşıtı direniş – ahmet bekmen -

 

Gezi günlerinden kalma hararetin yerini giderek seçim sath-ı mahalline bırakmaya başladığı günlerde, Muğla’nın Yatağan ilçesinde başka bir hararetli mücadele dinamiği görünür oldu. Barikat savaşlarına alışkanlık kazanmış olan bizler, bu güney Ege şehrinden benzer görüntülerin geldiğine şahit olduk. Yatağan işçileri çalıştıkları santral için bir kez daha sokaklara, meydanlara, yollara çıktılar. Bir kez daha diyoruz, zira Yatağan işçisinin santral için verdiği mücadelenin uzun bir tarihi var. Bu mücadele hem işçilerin hem de Yatağan’ın tarihinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş artık.

1990’ların başında, bölgede neden olduğu hava kirliliği meselesi üzerinden kamuoyunda bilinir hale gelen Yatağan Termik Santrali, 1990’ların ikinci yarısından beri özelleştirme karşıtı işçi mücadelesinin merkezlerinden biri durumunda. 2000 yılında özelleştirme kararını iptal ettirmeyi başaran işçiler bugün de mücadelelerine devam ediyorlar.

Bu tarihin güncel anına şahit olmak için Yatağan’a gittiğimizde barikat savaşlarına ara verilmişti. Fakat santralin önünde kurulmuş olan direniş çadırı, ilçe esnafının dükkânlarına astıkları afişler, ilçenin merkezinde bulunan Tes-İş (Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikası) şubesinden sarkıtılan pankartlar ilçedeki mobilizasyonun devam ettiğini gösteriyordu. İlçeye vardığımız gün hareketlilik daha da fazlaydı, zira işçiler Türk-İş’in Ankara’da 15 Şubat tarihinde düzenlediği  “Taşeronlaştırmaya, Örgütsüzlüğe ve Kuralsız Çalışmaya Hayır” mitingine katılmak için yol hazırlıkları ile meşguldüler. Bu meşguliyet içerisinde –hazırlıkları yürütenlere ayak bağı olmayı da göze alarak– bir dizi görüşme gerçekleştirdik.

yatağan’ın farklı kimyası

Öncelikle bugünün kısa tarihçesi: Güncel mücadele 2012’nin sonlarından itibaren başlamış. Bu dönemde özelleştirilme kararı alınan Kütahya’daki Seyitömer Termik Santrali için Kütahya’da düzenlenen mitinge yoğun bir biçimde katılmış Yatağanlı işçiler (“Kütahya deneyimi” ile ilgili gözlem ve analizleri ileride ele alacağız). Bu özelleştirmeyi bir tür sinyal olarak gören Türk-İş’e bağlı iki sendikanın Yatağan’daki şubeleri hazırlıklara başlamış. Bunlardan Tes-İş Yatağan, Kemerköy ve Yeniköy Termik Santralleri’nde, Türkiye Maden İşçileri Sendikası (Türkiye Maden-İş) da bu santralleri besleyen kömür ocaklarında örgütlü. Son süreci her iki sendika birlikte örgütlüyorlar.

2013’ün hemen başında santralin bazı kısımlarının özelleştirilmesi girişimi, işçilerin ihale gününde polis ve jandarma engelini de aşarak ihaleyi basmaları ile sonuçsuz kalmış. 27 Ağustos 2013 tarihinde resmi gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile Yatağan-Yeniköy-Kemerköy termik santrallerinin ve kömür ocaklarının Özelleştirme İdaresi’ne bağlanmasıyla son süreç resmen başlamış. Bundan birkaç gün önce özelleştirme ile ilgili ön incelemeleri yapmak için santrale gelen bakanlık yetkilileri işçiler tarafından bölgeden kovulmuş. O günden sonra da aktif direniş başlamış. “Hükümet dağa çıkmayanın sözünü dinlemiyor” diyerek Milas’taki Sodra Dağı’na çıkmışlar, Muğla’dan Ankara’ya yürümüşler. 25 Kasım’da Muğla AKP il binasına yürümek isteyen işçilerle polis arasında çok sert çatışmalar yaşanmış. Bizi santrale götüren bir sendika çalışanının sözleriyle: “Muğla’da bir barikat savaşı oldu, öylesi Gezi’de yoktu. Ölümüne.”  Bir sonraki eylem Milas’taki AKP ilçe binasını hedef almış. “Milas’ta bizi kötü sıkıştırdılar. Güzergâhı dar bir sokağa ayarlayıp, orda gaza boğdular” diye anlatıyor bir işçi bu deneyimi. Bizim medya üzerinden izlediğimiz direnişler bunlar. 29 Aralık’ta yine Milas’ta büyük bir miting gerçekleştirilmiş. 24 Ocak 2014’deki ihale için Ankara’ya yola çıkan işçiler polis engeliyle karşılaşmışlar. Otobüsler durdurulmuş, anahtarlarına el konulmuş. İşçiler önce oturma eylemi yaparak karayolunu trafiğe kapatmışlar ve sonra da 10 saatlik bir yürüyüşle Muğla’ya ulaşmışlar. “Ankara’ya koymadılar, çünkü orada başlarına ikinci Tekel vakası olacağımızdan korktular” diyor Maden-İş şube başkanı Süleyman Girgin. Fakat ihale tarihinde, başta Zonguldak madenlerinden olmak üzere, Türkiye’nin farklı yerlerinden birçok işçi Ankara’ya ulaşmış ve mitingi gerçekleştirmiş.

Bu süreçte bölgeye uğrayan Başbakan ile de konuşma fırsatı bulunmuş. Bir saate yakın bir görüşme olmuş. “Zonguldak TTK yılda 450 milyon TL zarar ediyor, kim bilir burası nasıldır” diye söze başlamış Başbakan. “Başbakan’ın bilgilendirilmemesine şaşırdık kaldık” diyor Süleyman Girgin, zira Yatağan Termik Santralı ile kömür sahasının da bulunduğu Güney Ege Linyitleri İşletmesi 2012 yılında 245 milyon lira, 2013’ün 6 ayında da 113 milyon lira kâr etmiş durumda. Bunları duyduğunda bu sefer kendisi şaşıran Başbakan, seçim öncesi erteleme yapamayacaklarını, ancak köprü ve otoyol özelleştirmelerinde olduğu gibi değerinin altında teklif gelirse “bakarız, o durumda bir yıl falan erteleriz” demiş. İşçilerin bir kısmı direnişe, bir kısmı da önceden ilan edilen ihale tarihinde doların yükselmiş olmasına ve bunun da ihaleye girenlerin aleyhine bir durum yaratmış olmasına bağlasalar da, Yatağan, Kemerköy ve Yeniköy termik santrallerinin özelleştirme ihaleleri Nisan ayına ertelenmiş. Fakat ihalenin ertelenmesini değil, iptalini isteyen işçiler direnişlerini sürdürüyorlar.

Peki, memleketteki sendikal hareket tarihinin belki de en zayıf günlerini yaşarken nasıl oluyor da Yatağan’da bu kadar canlı ve militan bir süreç örgütlenebiliyor? İlçede hangi işçiyle konuştuysak hepsi, “buranın kimyası farklı” diyerek başladı söze. Bu farklı kimya Yatağan’ın havasından suyundan kaynaklanmıyor elbet. Bir tarihi var.

Santralin önündeki direniş çadırında konuştuğumuz 30 yıllık bir işçi, “1990’a kadar boğaz tokluğuna çalıştık” derken adeta mücadele tarihinin miladını koyuyor. 80 darbesi sonrasında ücretlerin baskılanması karşısında verilen mücadeleler burada da işçi uyanışının ilk adımını oluşturuyor. Toplu viziteye çıkmalar, mesai çıkışı toplu yürüyüşler, sakal bırakma gibi baskı dönemi eylemleri ile işçiler bu dönemde yeniden “nefes açmaya” başlıyorlar. Hatta ekonomik baskıyı hafifletmek üzere bu dönemde bir yardım sandığı bile kurmuşlar kendi aralarında. 1989 işçi baharı, Zonguldak işçi kalkışmasına verilen destekler o dönemden bugüne gelen bir mücadeleci işçi geleneğinin temellerini –1980 sonrasında– yeniden atıyor. Sadece işçiler değil, o dönemden kalma bir sendikacı kuşağı da Yatağan’da yetişiyor. Özellikle 1987’de Yatağan’da kurulan Tes-İş’in ilk başkanı Erol Soğancı, ismi hâlâ anılan bir sendikacı. Velhasıl kelam bugünkü direnişçi Yatağan işçisinin kökleri o döneme kadar gidiyor. Bugünün başını çekenler ve daha genç işçi kuşağına motivasyon sağlayanlar bu dönemden gelen işçiler ve sendikacılar.

Akabinde Yatağan’a özgü bir durum ortaya çıkıyor: Santralin neden olduğu hava kirliliği. Çoğu insan için Yatağan’ın 1990’lardaki anlamı bu idi. Üstelik çok da haksız bir algı değildi bu. Bu gerçekliği teslim eden işçiler, santralin kapatılması tehlikesi karşısında “istemezük”çü bir tutum yerine, “Önlem Alınsın, Santral Çalışsın” sloganı ile başka bir mücadeleye başlıyorlar. Bu mücadeleleri 2000’de baca filtre sistemlerinin değiştirilme sürecinin başlamasına kadar devam ediyor. O dönemin mücadelesinin içinde olan (ve Yatağan ziyaretimizde gerçekten “elimizden tutan”) Adil Eroğul’a, “biz genelde işçilerle çevrecileri birbirleriyle kapışırken görürüz” dediğimizde, “yok biz öyle yapmadık” diyerek karşılık veriyor: “Medyatik amaçlar gütmeyenlerle oturduk konuştuk.”

Bu mücadele devam ederken santrallerin özelleştirilmesi meselesi de gündeme geliyor. Özelleştirme karşıtı örgütlenme ve eylemlilikler 1990’ların ilk yarısına kadar geri gidiyor aslında. Yukarıda da bahsedildiği üzere, 2000’deki özelleştirme girişimi, alıcı firmaların isimleri ortada dolaşmaya başladıktan sonra püskürtülüyor. Bu mücadele içerisinde Yatağan işçileri jandarma ile de sık sık karşı karşıya geliyor. Hatta 2002’deki bir çatışmada 16 işçi tutuklanıyor ve beşer yıl hapse mahkûm ediliyor (cezaları erteleniyor). İşin özü: Yatağan işçileri pratik yapa yapa bugüne geliyorlar.

Bu süreçte sadece işçiler örgütlenmiyor, Yatağan halkı da seferber ediliyor. Bu seferberliğin kökeninde Yatağan halkının santral nedeniyle çektiği cefalar yatıyor aslında. Santrale kömür sağlamak üzere tam 10 köy istimlak edilmiş. İnsanlar, her ne kadar istimlak bedellerini almışlarsa da sonuçta yerlerinden yurtlarından edilmişler. “Bugün Gökçeada’ya gitseniz, Yatağan’dan oraya yerleşen insanlar bulursunuz” diyor Maden-İş başkanı Süleyman Girgin. Üstelik santralin neden olduğu hava kirliliğinden dolayı da kanser başta olmak üzere bir dizi hastalık kırmış geçirmiş Yatağan halkını. Zeytinlikleri kurumuş. “Buna rağmen” diyor Girgin, “halk burada santrali özürlü çocukları gibi gördü. Milli servettir dedi, terk etmedi.”

Fakat “milli servettir” diyerek cefa çekmeye razı gelen bu insanlar, “burayı artık satıyoruz” dendiğinde de tepki vermekten geri durmamışlar doğal olarak. Sendikalar da bu tepkiyi örgütlemişler. Son sürecin başından beri örgütlenmeyi birlikte götüren Tes-İş ve Maden-İş Yatağan şubelerinin, ortalama sendikacılığın bir hayli üzerinde bir performans gösterdiklerini belirtmek gerekir. Her iki sendikanın yetkilileri de kurdukları esnaf, siyasi parti, köy, muhtar, sosyal medya, sivil toplum kuruluşları komitelerinin işlevselliğinden gayet memnunlar. Kısacası potansiyel var ve sendika şubeleri de bunun gereğini yerine getirmeye çalışıyorlar.

Fakat meselenin topyekûn bir halk mücadelesine evrilmesinin önünde bazı engeller de yok değil. “İşsizler, inşaatlarda çalışanlar, işte bunun gibi santralden ekmek yemeyenlerin düşman gibi baktığı bile oluyor” diyor, Maden-İş çalışanı Hasan. Bir tür “tuzu kuru işçiler” algısı bu gibi kesimlerde var anlaşıldığı kadarıyla. “Santralden ekmek yemeyenler” o ekmeği kazanların derdi ile pek hemhâl olmuyorlar. “Siyasi pozisyon” da bu konuda etkili. Özellikle Memur-Sen gibi “malum” sendikalar meseleye gayet mesafeliler. Santralin önünde konuştuğumuz işçilerden biri halkın sürece desteği ve katılımı için şöyle diyor: “Yanımızdakiler eskiden daha çoktu. Şimdi, biraz siyasi iktidardan dolayı kaynaklanıyor bu.” Yani özelleştirme fikrine karşı çıkmayanların –en azından bir kısmının– pozisyonları siyasal duruşlarından kaynaklanıyor.

Aslında Yatağan’daki siyasi durumu, özelleştirme karşıtlığının genel örgütlenmesi açısından bir girdi olarak ele almak gerekiyor. Zira bölgedeki “ağır CHP”lilik gayet etkili. Muğla’daki genel CHP’lilik hali Yatağan’da da mevzubahis. Neredeyse tüm işçiler “Yatağan başka bir yere benzemez” derken aslında alttan alta bu duruma işaret ediyorlar. İlçede üç dönemdir aynı CHP’li belediye başkanı var. 2014 İl Genel Meclisi seçiminde ve 2011 genel seçimlerinde CHP yüzde 44 oy almış buradan. Fakat AKP de giderek daha fazla varlık gösteriyor. 2009 yerel seçimlerinde dördüncü parti iken, bu sefer neredeyse kıl payı ile kaybetti belediye başkanlığını. Buna rağmen yine de Muğla “solda”. Konuştuğumuz bir MHP’li işçi, “burada işçi bilinci yüksek. Bölgedeki sol yapı da etkiliyor” derken bunu belirtiyor.

Bu noktada –yukarıda bahsettiğimiz– Kütahya mitinginin, konuştuğumuz işçilerde bıraktığı etkiden bahsetmek ilginç olabilir. Türk-İş’in Seyitömer Termik Santrali’nin özelleştirilmesi girişimine karşı düzenlediği mitinge kurban kesimi ve alınlara kanların sürülmesi ve dualarla başlanmış. Miting kortejine mehter grubu eşlik etmiş. Örgütlü işçiler tabi bu durumu çok yadırgamışlar. Ama daha da yadırgatıcı olan Kütahya halkının tutumu olmuş. “Toplasan üç balkondan el sallayan ya çıkmıştır ya çıkmamıştır” diyor işçilerden biri ve Muğla-Milas’ta kendilerinin düzenlediği mitingde açılan pencerelerle, çalınan tencere tavalarla karşılaştırıyor bu durumu. İşçilerin kafasında mesele Kütahya’nın “sağcılığı”, Muğla’nın da “solculuğu” ile açıklanıyor.

Eski işçiler –tabi– CHP’li. Fakat çoğu yerde olduğu gibi burada da CHP’lilik bir “heyecan unsuru” değil aslında. Genç bir işçi, direniş çadırında yaptığımız sohbette CHP Yatağan örgütünün dahi tabana inemediğinden ve her türlü işin “yukarıda” belirlendiğinden uzun uzun şikâyet ediyor. Eski işçi kuşağından birisi hemen söze giriyor: “CHP’liyim ama bize yüzde 10 hitap ediyor, başka alternatif yok, iktidara gelme şansı var diye destekliyoruz” diye ifade ediyor bu durumu. “Siyasi bir yapı yok… Önceden planlı programlı olmuyor bu işler. Siyasal olarak Türkiye’ye yaymaya çalışmalı ama bizim santralde öyle bir yapı yok” diyor ve son noktayı da şöyle koyuyor: “Bizim sorunlarımız siyasal, çözümleri de siyasal.”

Konuyu kapatırken bir not düşelim: Yatağan’da tek bir sosyalist-devrimci parti, yapı bile yok ve kendilerine eskiden veya hâlâ sosyalist-devrimci diyen emektar insanlar neredeyse tamamen CHP çatısı altında faaliyet gösteriyorlar.

olumsuzluklar 

Yatağan Santrali’nin içindeki yaklaşık 750 işçinin 2/3’ü kadrolu durumda, gerisi taşeron işçi. TKİ’de, yani kömür işletmelerinde, kadrolu işçilerden eski olanlar 2000 TL civarı maaş alıyorlar. Yeni girenler için bu rakam 1500-1600 TL civarı olduğunu öğrendik. TEK’de, yani santralde, ücretler bundan biraz daha iyi bir seviyedeymiş. Taşeron işçilerin maaşları ise ağırlıklı olarak asgari ücret civarında. Ancak kaynakçılık, operatörlük, şoförlük gibi asli iş statüsünde olan ve aslında yasal olarak taşeron işçilerin yapamayacağı işleri yapanlar 1100 TL civarı maaş almaktalar.

Kadrolu ve taşeron işçiler arasındaki bu maaş farklılığı elbette önemli. Fakat yine de aradaki gerilim genelle kıyaslandığında makul seviyede, hatta büyük ölçüde massedilmiş durumda. Bunun önemli bir nedeni Tes-İş’in santraldeki taşeronları üç sene önce örgütlemiş olması. Tüm taşeron işçilerin kadrolu işçi statüsüne geçirilmeleri için de –hâlâ süren– bir dava açılmış. Bunun yanı sıra, taşeron işçilere servis ve yemekhane gibi konularda da bazı kazanımlar sağlanmış. Bu nedenle taşeron işçilerin içerideki havayı kırmadıkları ve hatta eylemlere katıldıkları gözlemleniyor. Fakat bu konu son derece muallak. Tes-İş şube başkanı Fatih Erçelik “Yüzde 50-60 düzeyinde taşeron işçi destek veriyor” derken, başkanla konuştuğumuz esnada şubede bulunan bazı işçiler taşeron işçiler hakkındaki güvensizliklerini beyan etmekten geri durmuyorlar.

Bu güvensizliğin temel nedeni büyük ölçüde siyasal. Zira özellikle son 5 senedir santrale alınan taşeron işçilerin hemen hepsi AKP referansı ile işe alınmış. “İşkur’un listesine girdiğiniz andan itibaren, buraya referanssız girmeniz mümkün değil” diyor bir işçi. Hatta yukarıda saydığımız 1100 TL maaş veren pozisyonlara alınabilmek, AKP teşkilatının hangi makamından referans alındığı ile ilgili bir durum. Bu nedenle kadrolu işçilerde, taşeron işçileri AKP’lilik ile özdeşleştirme eğilimi ağır basıyor. “AKP taşeron işçi gönderdi, burası siyasallaştı” çokça duyulan bir şikâyet. Bu, “içerideki” konsolidasyonu bozduğu veya zayıflattığı için ortaya çıkan siyasal bir şikâyet aslında. 1990’lardan, son beş yılda AKP referansı ile işe alınanların ortaya çıkışına kadar yaşanan direniş çoğu zaman “nerede o eski günler” diyerek anılıyor. “Bugün bir eylem yaptığımızda,” diyor bir işçi “bunların cep telefonlarına toplu mesaj geliyor ‘katılmayın’ diye. Seçim bürolarına çağırıyorlar. Baskı yapıyorlar üzerlerinde.” Çevreden konuştuğumuz biri, eski bir TEK işçisi olan kayınpederinin bir keresinde “özelleşsin gitsin, nasıl olsa yeni gelenlerin hepsi AKP’li, onlar için mi uğraşacağız” bile dediğini notlarıma eklememi istiyor.

Fakat yine de özelleştirme karşıtı mücadele ile ilgili olarak içeride keskin bir bölünmeden bahsetmek mümkün değil. Santraldeki beyaz yakalılar ve memurlar, idarenin üzerlerindeki katı baskısı nedeniyle pek ses çıkaramıyorlar. Bunun dışında “içerideki” sorunlar yukarıda bahsedilen düzeyde ve düzlemde. “Şu anda kapı önünde bir eylem yapsanız katılım ne olur?” diye sorduğumuzda, “içerinin yüzde 90’ı katılır” diye cevap veriliyor. Başka bir gösterge de son Tes-İş kongresi.  Kongrelerde çoğunlukla AKP referanslı işçilerin desteklediği muhalefet listeleri çıktığı halde, direnişin yeniden baş göstermesiyle birlikte son kongrede muhalefet listesi çıkmamış. “Aslında” diyor Adil Eroğlu “ilçedeki AKP’liler de santralin özelleştirilmesine karşı ama ses edemiyorlar.”

Fakat öyle anlaşılıyor ki asıl sorun katılımın nicelik kısmında değil, nitelik kısmında. Her ne kadar iki sendikanın da yöneticileri, içeride işçi komitelerinin varlığından ve işlerliğinden söz etseler de, işçilerle konuştuğunuzda bu komitelerin “buharlaşmış” olduğunu anlayabiliyorsunuz. Sürece aktif katılan iki genç işçiye komitelerle ilgili bir soru sorduğumuzda, Tes-İş’in emektar yöneticilerinden Kemal Özcan’ı göstererek, “işte o gelir bizi örgütler, bizim meclisimiz o” diyerek cevap veriyorlar. Düzenli toplanan ve işçilerin karar süreçlerine müdahil olduğu bir meclis/komite yapısından ziyade, örgütçülerin aktif işçileri, o işçilerin de diğer işçileri harekete geçirdiği bir ağ yapısından bahsetmek daha doğru gibi.

“Oysa” diyor mücadeleci eski işçi kuşağından biri “biz 92’den beri işyeri komiteleri kurmuştuk, 96’da iyiden iyiye hatta.” Yukarıda ismi geçen eski Tes-İş başkanı Erol Soğancı’nın şube yöneticiliğini bıraktığı 2001 sonrasında, bu komiteler işlememeye, toplanmamaya başlamış, aynı işçinin anlattığına göre. İşçilerden bizzat bu tür bir tespit duymadık ama yukarıda bahsettiğimiz “eskiden daha iyiydi direnişimiz” serzenişinin arkasında yatan bir etkenin de bu olduğunu, olabileceğini not etmek gerekir. Son eylem sürecinde yaşanan bir olumsuzluk tam da böyle bir olasılığa işaret etmekte: Ankara’daki mitinge giderken işçilerin yolunun polis tarafından kesildiğinden ve otobüslerin anahtarlarına el konulduğundan bahsetmiştik. İşçiler önce kendilerini bekleyen otobüslere üç km, orada polis yolu kesince de soğuk havada Muğla’ya on km kadar yürümüşler. İşçilerin dâhil olduğu bir eylem komitesi oluşmamış ve süreç sendika yöneticilerinin sevk ve idaresinde gerçekleşmiş büyük oranda. İşçilerin bazıları Muğla’dan gerisin geriye dönmüş olmaktan pek de memnun olmamışlar. Eski mücadeleci işçi kuşağından gelen iki işçi ile konuştuğumuzda, eskisi gibi işçi komitelerinin işlediği bir durumda sürecin böyle gelişmeyeceğine dair serzenişler duyduk. Bu deneyim işçiler açısından moral bozucu bir etki yaratmış.

Yine de işçilerin ilçedeki sendika şubelerine bakışları genel olarak gayet iyi. Fakat aynı şeyi Türk-İş Genel Merkezi için söyleyemeyiz. Bu konudaki şikâyetler had safhada. “Genel Merkez bizim gibi işçi istemiyor aslında” diyorlar hep bir ağızdan, “başlarına bela görüyorlar bizi.” Son dönem Türk-İş yönetimlerinden öyle bir ümitsizlik var ki Şemsi Denizer ve hatta Bayram Meral gibi isimler işçiler tarafından hayırhah bir şekilde anılıyor hâlâ. Bayram Meral’in eski eylemlerde sağladığı “lojistik desteklerin” hikâyesi anlatılıyor uzun uzun. Ama söz bir önceki başkan Mustafa Kumlu’ya geldiğinde suratlar asılıyor. Ünlü Kütahya mitinginden bahsederken işçilerden biri “Mustafa Kumlu’nun geldiğini görür görmez ‘tamamdır’ dedim içimden ‘santral kesin satılacak.’ Adamın bir şekilde günah çıkarması lazım çünkü, onun için gelmiş Kütahya’ya.” Sendikal bürokrasinin işleyiş mantığına karşı gayet haşinler: “Yıkanmaya yıkanmaya derileri nefes almıyor artık. Eylem yapacağız, ‘parayı verirsem eylem yaparsınız’ diyor adam. Salak, bu para benim param, bana mecbur kullanacaksın zaten.”

yeni bir kuşak ihtimali?

Bu süreçte önem arz eden bir diğer husus da 1980 ve 90’ları yaşamamış genç bir işçi kuşağının sürece eklemlenmiş olması. “Biz 1990’a kadar boğaz tokluğuna çalıştık” diyen eski işçi arkasından hemen ekliyor: “Biz arabayı 96’da gördük, şimdikiler öyle mi?” Aslında Yatağan’da yaşanan bu süreci mücadeleci yeni bir kuşağın ortaya çıkışı olarak da anlamak mümkün. Sürece katılan genç işçiler eski kuşağa ve onların dayanışma ruhuna adeta hayranlar. Onların devam eden motivasyonu olmadan harekete geçemeyeceklerini biliyorlar. Bu durumun farkında olan eski işçiler de –her ne kadar ara ara ‘gençler işte’ diyerek söylenseler de– genç işçilerde belirli bir duyarlılığın oluşmuş olmasından umutlular. Yine de iki kuşak arasında mücadele azmi açısından bir farklılık var gibi. “Bizim kuşağı kapıdaki eyleme bile zor getiriyoruz” diyor genç bir işçi. Bunu derken Tes-İş emektarı Kemal Özcan’ı işaret ediyor: “Adam 35 yıldır burada, emekliliği geldiği halde hâlâ içeride bizi örgütlüyor.” Fakat bu gayet normal. Zira eski kuşağın uzun bir mücadele sürecinden geçerek bugüne geldiğini yukarıda anlattık. Son mücadele sürecinin de yeni bir mücadeleci işçi kuşağı yetiştirmiş olması kuvvetle muhtemel. Bu yeni kuşağı –sonuç ne olursa olsun– işçi sınıfı mücadelesinde kalıcı unsurlar haline getirmek sendikaların boyunlarının borcu olsa gerek.

Bu gerçekleştirilirken yeni işçi kuşağının özelliklerinin kesinlikle dikkate alınması gerekiyor. Örneğin, kendi kuşağından şikâyetçi olan ve kendisini MHP’li olarak sunan yukarıdaki genç işçinin “yeniden siyasallaşma” süreci gayet ilginç. “MHP’liyim ama” diyor, “artık tüm partilerden nefret ediyorum. Sosyalistlerin de haklı olduklarını düşünüyorum.” Elbette sosyalist falan olmuş değil, ama düşünsel durumu bu. Gayet akıcı konuşan, bol okuduğunu ifade eden ve gayet iyi marka bir akıllı telefonu büyük bir beceri ile kullanan bu genç MHP’li işçi açısından Tes-İş yöneticisi Kemal Özcan “sosyalistleri” sembolize ediyor. Ve ona saygı duyuyor. Özelleştirme ile ilgili düşüncelerini anlatırken ortaya koyduğu akıl yürütmesi gayet ilginçti: “Burası satılsa beni kula köleye çevirecekler. Ayda 1100 TL’ye çalışacağım (taşeron maaşı). Bunu anlatıyorum ‘ama böyle de istihdam artacak’ diyorlar. Çok kızıyorum buna. Santral özelleşirse burası köy olur.”

Başaran Aksu’nun elinizde tuttuğunuz sayıda yayınlanan röportajında altını önemle çizdiği, kentli ve farklı öznelleşme deneyimlerine sahip yeni işçi kuşağının bir temsilcisi ile Yatağan’da da karşılaşmış olmamız kuvvetle muhtemel. Bu ihtimal aynı işçiye Gezi hakkındaki düşüncelerini sorduğumuzda daha da artıyor. Zira “bizim eylemlerle Gezi’nin birleşmesi benim hayalimdi” diye ifade ediyor görüşlerini. Oysa santral önündeki çadırda konuştuğumuz ve uzun uzun CHP’den şikâyet ederken kullandığı kelimelerden solcu olduğu anlaşılan diğer bir genç işçi Gezi için “apolitize lay lay lom gençliğinin işi” diyerek kestirip atıyor. İşçi sınıfı mücadele içerisine girdiğinde bildiğimiz siyasal yelpazenin “yasaları” yetersiz kalıyor ve sınıfın hareket halindeki bilincini tam olarak açıklayamamaya başlıyor.

Sözü açılmışken Gezi eylemlerinin bölgeye etkisinden de bahsedelim. Kendi eylemlilik süreçleri de Gezi’nin hemen sonrasına denk geldiğinden, neredeyse görüştüğümüz herkese bu soruyu sorduk. Cevap çok net oldu: “Hiçbir etkisi olmadı.” Gezi eylemlerine destek için Yatağan’daki madenci anıtının önünde bir eylem tertip edilmiş ve “sen ben bizim oğlan” şeklinde 200 kişi ya katılmış ya katılmamış. Hatta eylemlerde “her yer Taksim, her yer direniş” sloganı atılmaya kalkışıldığında, “polisle papaz olmamak için” susturulmuş çoğu zaman. Eski kuşaktan bir işçi “mesele bize dokunmadığı zaman ses etmiyoruz” derken bu durumdan hiç de hoşnut olmadığını ifade ediyordu. Velhasıl kelam, yüksek ve militan bir mobilizasyon sürecine rağmen Gezi bu bölgeye pek uğramamış.

 * * *

Memleketin çoğu yerinde olduğu gibi, Yatağan’da da genel seçim sonuçları merakla bekleniyordu. Seçimlerden mağlup çıkmayacak bir AKP ile cebelleşmenin zor olacağının farkındaydı işçiler. Seçim sonuçları maalesef Yatağan’daki direnişçi işçilerin umdukları gibi gerçekleşmedi. Fakat işçilerin mücadele azimlerinin bitmediğini, bu satırlar yazılırken Ankara’da devam eden direnişten anlamak mümkün. Üç santralin özelleştirme ihalelerinin ertelendiği Nisan ayı içerisinde önce Yeniköy ve Kemerköy santrallerinin ihaleleri gerçekleştirildi ve her iki santral toplam 2 milyar 671 milyon dolara IC İçtaş’a satıldı. Bu özelleştirme gerçekleşirken hem bir haftadır Ankara’daki Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın önünde eylem yapan Yatağanlı işçiler hem de Yatağan’da kalanlar direniş halindeydi. Polisin Ankara’daki saldırısı sonrasında, işçilerin yanında olmaktansa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın yakının cenazesine katılmayı tercih eden Türk-İş yöneticilerine tepki olarak, işçiler Türk-İş binasını bastılar. Kısacası: Yatağan işçisi hem devletin polisine hem de sendikal bürokrasiye karşı mücadeleye devam ediyor. Hâlâ!

Yatağan için son teklif günü 30 Nisan. İşçiler direnişlerine devam edeceklerini beyan ettiler. İhale gerçekleşse ve santralin resmi satışı gerçekleşse bile, alıcı firmanın içeri sokulmayacağını beyan etti Maden-İş başkanı Sülayman Girgin. Direnişin kazanıp kazanmayacağını henüz bilmiyoruz. Ama emin olduğumuz şey, kazanılsa da kaybedilse de direnişin bir şekilde devam edeceği, devam etmek durumunda olduğu. Bunu nereden mi biliyoruz? Yukarıda bahsi geçen ve Yatağanlı işçilerin “sağcı” bellediği Kütahya’daki Seyitömer Santrali işçilerinin, özelleştirme sonrası işten çıkarılan 109 arkadaşlarına sahip çıkmak için santral girişine kurdukları barikatlardan, nizamiyeyi yakıp yıkmalarından, polisi jandarmayı püskürtmelerinden ve netice itibariyle bu sefer kazanmalarından.

Bulunduğu kategori : Emek, Uncategorized

Yazar hakkında