“OXI” nasıl “evet” oldu: Zafer yenilginin toprağında yeşerecek -

 

Daha bir hafta bile olmadı. Geçtiğimiz Pazar günü IMF ve AB’nin bankaları kapattırıp ülkeyi iflasla tehdit ettiği koşullarda gerçekleştirilen referandumda Yunan halkı, üstelik yüzde 61 gibi ezici bir çoğunlukla “hayır” demişti. Sürdürülemez olduğu bizzat IMF tarafından dahi kabul edilen bir borcun döndürülmesi adına ülkelerinin bir borç sömürgesine dönüştürülmesine, Avrupa sermayesinin krizi fırsata çevirip emeğin toplumsal ve ekonomik maliyetini radikal bir biçimde düşürme yolunda bir deney alanı haline getirilmesine karşı açık bir reddiyeydi bu. Emekçi semtlerinde %70’i aşan net bir sınıf itirazıydı.

Bir zafer gecesiydi o. Sonuçların gelmesiyle “evet” seçeneğinde birleşmiş sermaye bloğunda dağılma emareleri birbirini izliyordu. IMF ve AB temsilcileri sorular karşısında eveleyip geveliyor, Troyka’nın sevgili kullarından Yeni Demokrasi lideri Samaras istifa ediyordu. Mevcut hükümeti “70 sente muhtaç ederek” düşürme, muhtemelen uysal bir teknokrat hükümeti başa geçerek kısa süreli sol hükümet parantezine son verme planı suya düşmüştü.

Ama işte her şey o gece başladı. Çipras sonuçların açıklanmasıyla yaptığı konuşmada önce zaferin AB ile kopuş olarak yorumlanmaması gerektiğini belirtti, ardından da tüm siyasi parti başkanlarını cumhurbaşkanı riyasetinde ertesi gün gerçekleştirilecek bir liderler zirvesine çağırdı. Pazartesi günü, saatler süren zirve sonunda, KKE (Yunanistan Komünist Partisi) hariç tüm liderler ve Çipras’ın birlikte imza ettiği bir deklarasyon yayımlandı. Bunda “hayır” oyunun bir “kopuş” olarak yorumlanmaması gerektiği, halkın tercihinin avro alanında kalma yönünde olduğu vurgusu yapılıyordu. “Hayır”ın rengi böylece, daha yirmi dört saat geçmeden “evet”e çalmaya başlamıştı.

Medya ve “evetçi” muhalefet Çipras’ın pasını süratle aldı. Daha dün sandıktan “hayır” çıkarsa cehennemin kapılarının açılacağını vazedenler dönüp “hayır” oyunun ne anlama geldiği hususunun uzmanları oluvermişlerdi. “Seçmen” çatışma istemiyordu, avro’da kalmaktan, müzakerelerin devamından ve müzakereler sonucunda AB kurum ve kuralları çerçevesinde bir uzlaşmadan yanaydı. Yakın siyasal tarihin belki de en absürd gelişmesi yaşanıyor, “hayır” hızla“evet” oluyordu.

Yetmedi, Varufakis’in istifası geldi. Varufakis öyle eski Bolşeviklerden filan değildi. Ancak müzakere sürecinde Yunan tarafına karşı yapılan açık haksızlıklar, IMF-AB tarafından öne sürülen taleplerin hiçbir savunulabilir yanı olmaması ( ve muhtemelen mizacının da etkisiyle) “kreditörlerin” temsilcileri karşısında giderek daha açık hale gelen bir hazımsızlık sergiliyordu. Troyka Varufakis’in kellesini istemiş, Çipras da hemen, yani “hayır” oyu çıkar çıkmaz bir gümüş tepsi ayarlayıvermişti.

Ancak Troyka, Çipras’ın bu “jestine” şantajla karşılık verdi. Pazar gününe kadar Yunan hükümeti yeni bir “reform paketini” kabul etmezse ülkedeki bankaların bir daha hiç gün yüzü göremeyeceği, yani iflas tehdidini savurdu. Referandum sanki hiç gerçekleşmemişti. Çipras bir kez geri adım atmıştı. Şimdi siyasal kariyerinin muhtemelen en büyük zaferini ricata dönüştürecekti. Meclise alelacele yeni ve daha önce halk tarafından sandıkta reddedilene benzer bir paket getirildi. Meclis, tıpkı eski memorandum hükümetlerinin yaptığı gibi gece yarısı gerçekleştirilen bir ekspres oylamayla hükümet heyetini, bu öneri paketi çerçevesinde Troyka ile anlaşmaya varmak üzere yetkilendirdi. “Hayır” artık “evet” olmuştu.

Bu yazının yazıldığı saatlerde Yunan hükümetinin temsilcileriyle Troyka arasındaki müzakereler devam ediyor. Gelen haberler, Troyka’nın yeni talepler öne sürdüğü yönünde. Muhtemelen yarın gece Yunan parlamentosuna gayrimeşru bir borcu döndürmek adına işsizleri daha da artıracak, emekli maaşlarını bir kez daha indirecek, hastanelerin kapanmasına, daha fazla çocuğun okul sıralarında açlıktan bayılmasına, faturalarını ödemeyen daha çok insanın arabalarında kalmasına, daha çok çocuk ölümüne, daha fazla intihara, daha fazla gencin göç etmek durumunda kalmasına, köylülüğün neredeyse bir bütün olarak tasfiyesine kapı aralayacak üçüncü memorandum gelecek. Son dakikada bir sürpriz olmazsa Yunan emekçilerini yeni ve acımasız bir “sol” kesinti paketi bekliyor. Syriza kendi kendini öyle bir kapana sıkıştırdı ki Alman Maliye Bakanı Partenon’u Berlin’e, Pergamon Müzesi’ne taşıyalım dese kabul etmek durumunda kalabilir.

Daha bir hafta önce hepimizin zaferi işte böylece ağır bir yenilgiye dönüştü. “İhanet” deyip geçmek mümkün elbette. Ancak önemli olan zaferin neden ve nasıl bir yenilgiye dönüştüğünü, “ihanetin” hangi yanlışların ürünü olduğunu görüp dersler çıkartabilmek. Yenilgi istesek de istemesek de hepimizin yenilgisi. Yunanistan’da cereyan edenler günümüz dünyasının belki de en siyasallaşmış, genelleşmiş sınıf mücadelesi. Bir “hariciye” tartışması yapmıyoruz yani. “Sol” sıfatlı bir hükümetin yenilgisi, zaman içerisinde ne kadar mutedilleşmiş olsa da radikal soldan gelen bir partinin bu ricatı, Thatcher’ın “başka alternatif yok” şiarının bu küstah zaferi, hepimizin sırtında bir yük.

Syriza’nın hem aşağıdakileri hem yukarıdakileri tatmin edecek bir “orta yol” arayışı, AB kurum ve kurulları ile uyum içerisinde gerçekleşecek “adaletli” bir çözüm ısrarı, sınıfsal polarizasyonun bunca yoğunlaştığı koşullarda “ulusal mutabakat” (yani sınıflararası işbirliği) çizgisinde kalması, neoliberal yapısal uyumun “centilmence” reformlarla adım adım geri çevrilebileceği inancı, IMF-AB’nin kapitalist kriz koşullarında rasyonel-bilimsel argümanlarla ikna edilebileceği sanısı… Syriza liderliğinin sadece şu son bir haftada değil, daha iktidara gelmezden evvel ısrarla sarıldığı bazı hatalar. Troçki’nin deyimiyle “pratik tek bir teorik hatayı dahi cezasız bırakmaz” iken bütün bu yanlışların Syriza’ya yüklü bir faturaya mal olması belki de mukadderdi.

Syriza liderliği hâkim sınıfla çatışmadan ya da çatışmayı kopuşa asla varmayacak “makul” ve sürdürülebilir kısıtlar içerisinde yürüterek muvaffak olacağını tasarlıyordu. Zor zamanlarda, Hobsbawm’ın deyimiyle “enteresan zamanlarda” kolay, acısız çözümler arıyordu. Beş küsür aydır süren müzakereler sürecinde uzlaşmadan başka alternatif bir planı olmaması, iflas tehdidi karşısında avro’dan çıkış, ödemelerin durdurulması ve bankaların kamulaştırılması gibi önlemleri göze alamaması, Syriza’yı bir “memorandum hükümeti” olma noktasına sürükledi. Sermaye sınıf savaşını tek taraflı ve acımasız bir biçimde sürdürürken mutabakat ve uzlaşmayı dilinden düşürmemesi, çatışmaya cesaret etmemesi bu yenilgiyi getirdi. %61 hükümete “cüret et” derken Syriza liderliği, olayların basıncı karşısında bir an için referandumla terk etmek durumunda kaldığı taviz kapanına geri döndü.

Son anda beklenmedik bir gelişme yaşanmazsa yenilgi kesin ve büyüktür. Yunan solunun tamamını, hatta kıta solunu etkileyecek (her şeyden önce) bir moral mağlubiyetle karşı karşıyayız. Sinizmi, depolitizasyonu tetikleyebilecek bir yenilgi. Ancak kimse yanılmasın. “Atina’da düzen hâkim” demek için daha çok erken. Referandum bizim cehennemimizin kapılarını gerçekten açmıştır. Yunanistan, Syriza liderliğini çok çok aşan bir siyasallaşma, sınıf temelinde bir radikalizasyon yaşıyor. Referandumda Çipras ve ekibini dahi şaşırtan bir güçle kendini belli eden bir siyasallaşma bu. Henüz siyaseten öksüz olan radikal bir sosyal özne Yunanistan üzerinde bir hayalet misali dolanıyor.

Bu sosyal özne, yani kitleler yenilmedi. Rosa Luxemburg’un sözleriyle, “Önderlik başarısız oldu. Ancak yeni bir önderlik kitleler tarafından ve kitleler arasından yaratılabilir ve yaratılmalıdır. Belirleyici olan kitlelerdir. Onlar, devrimin kesin zaferinin üzerine bina olacağı kayadır. Kitleler meydan okumaya yanıt verdiler; bu yenilgiyi uluslararası sosyalizmin gururu ve gücü olan tarihsel yenilgilerin bir parçası haline getirdiler. Ve bu nedenle bu ‘yenilginin’ toprağından geleceğin zaferleri yeşerecektir.”

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar