Ortadoğu’da Halk İsyanları – Reine-Erhan Keleşoğlu -

Ortadoğu ve Lübnan’da Halk İsyanları

 

Mısır, Ürdün, Sudan, Cezayir, Lübnan, Irak ve İran’da yaşanan büyük halk hareketleri, Arap Baharı’ndan sekiz yıl sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni bir isyan dalgası ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Lübnanlı aktivist Reine ve Başlangıç Kolektifi’nden Erhan Keleşoğlu ile bu protestoların yapısını, sokağa çıkan toplumsal kesimleri ve öne çıkan talepleri konuşuyoruz.

 

Erhan Keleşoğlu: Şu an bir isyan dalgası yeniden Arap dünyasını sarsıyor. Biliyorsunuz bu dalga esas itibariyle Aralık 2018’de Sudan’da başladı. Sudan’dan Şubat 2019’da Cezayir’e sıçradı ve Ekim 2019’da da Irak ve Lübnan’da ayaklanmaların mevcut düzenleri sarstığını ve bir siyasal ve toplumsal dönüşümün önünü açtığını gözlemleyebiliyoruz. Peki bunlar nasıl bir karaktere sahipler? Onları ortaklaştıran nedir? Esasında kimileri buna “Yeni Arap Baharı” diyor ama ben yeni olduğuna çok katılmıyorum. Esas itibarıyla biz ilk dalgaya, yani 2010’da Tunus’ta başlayan sürece bir devrim süreci veya isyan süreci demiştik ve bunun çok uzun bir döneme yayılma eğilimi gösterdiğini, böyle bir sonuçla karşılaşacağımızı yedi-sekiz sene öncesinde yaptığımız tartışmalarda söylemiştik. Bu son dalga da bu devrimci sürecin bir parçası olarak okunmalı diye düşünüyorum.

Bu ayaklanmaları okurken iki seviyeye bakmak lazım: Birincisi uluslararası seviye. Uluslararası alanda 2008’den itibaren kapitalizmin krizini gözlemliyoruz. Yani neoliberal politikalarla cisimleşen, son otuz senenin kapitalist, sosyo-ekonomik politikalarının ve siyasal tercihlerinin ciddi bir kriz içinde olduğunu söylememiz mümkün. Bu tüm dünyada sarsıntılara yol açıyor. Güney Amerika’yı takip ediyorsunuz. Şili’de, Kolombiya’da, Bolivya’da benzer süreçler yaşanıyor. Yine dünyanın diğer coğrafyalarında, neoliberal politikaların iflasıyla birlikte ve yenisinin doğamaması, yani ona alternatifin henüz ortaya çıkamamış olması itibariyle, kendiliğinden, büyük toplumsal, siyasal ayaklanmalara şahitlik ediyoruz.

Bir de mevzunun bölgesel bir tarafı var. Özellikle Arap dünyası, haydi İran ve Türkiye’yi de içine alalım, geniş Kuzey Afrika ve Batı Asya bölgesine baktığımız zaman; bu bölgede yine derin bir kalkınma krizinin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bölgedeki rejimler, egemenler halkların refah, istihdam, adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerine karşılık veremiyorlar. Bu karşılık verememe hali kronik bir krizin dışavurumu olarak gözümüzün önünde cereyan ediyor. Aynı zamanda bu bölge en büyük genç işsizliği oranına sahip. Burada genç bir nüfustan söz ediyoruz ve gençler çalışmak istiyorlar, güvence istiyorlar ve geleceksizleştirildiklerini görüyorlar. Yolsuzluğa bürünmüş, çürümüş, otoriter rejimlerin altında yaşamak sürekli bu zinciri kırmak isteyen bir ruh hali yaratıyor. 2011’de başlayan süreç bu zincirin esasında kırılabileceğini ve halkların kendi kaderlerini ellerine alabileceklerini gösterdi. Tabii aynı zamanda ayaklanmalar karşısında nasıl bir karşı devrim dalgası yükselebileceğini de açığa çıkardı. Nasıl bir şiddet ve vahşet ile karşılaşabileceklerini gösterdi. Yaşadığımız biraz budur…

Princeton Üniversitesi kaynaklı “Arap Barometresi” diye bir araştırma kuruluşu var. Sürekli Arap dünyasında kamuoyu araştırması yapıyorlar. En son Cezayir, Lübnan, Sudan ve Irak’ta yaptıkları araştırmalarda, halka öncelikli sorunun ne olduğunu sorduklarında; Cezayir’de halkın %62.2’si ekonomik durum ve yolsuzluk demiş. Lübnan’da %58’i, Sudan’da %69’u, Irak’ta da %50.3’ü ekonomik durum ve yolsuzluğu işaret etmiş. Demokrasi diyenlerin oranlarını da vereyim: Cezayir %2.3, Lübnan %5, Sudan %4, Irak %1.4. Dolayısıyla birincil öncelik adalet ve eşitlik… Özgürlük de tabii talepler arasında var ama esas yakıcı sorun, insanların istihdama erişememesi ve özellikle gençlerin çalışma hakkının fiilen gasp edilmesi. Burada gün geçtikçe daha eğitimli hale gelen, dünyayla bağlantısı olan gençlerden söz ediyoruz. Yani dünyada olup biteni de anlık takip eden bir nesil var ve onlar için bu gelinen nokta katlanılamaz. Dolayısıyla bu ikinci dalga da son değil. Bölgedeki rejimler, hakça, adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir öze bürünmediği sürece bu ayaklanmaların devam edeceğini söylemek kahinlik olmaz. Devam edecektir çünkü kronikleşen bir durum söz konusu.

Biraz ülkelerde ne oluyor ne bitiyor, onlardan söz edeyim. Cezayir’de Aralık 2018’de bir ayaklanma başladı ve bu ayaklanma devam ediyor. Ateşi düşmüş olsa da, özellikle her Cuma günü -bu arada Cuma gününün seçilmesinin sebebi hafta sonu tatili olduğundan- gençlerin yoğun katılımıyla gösteriler gerçekleşiyor. Adalet ve eşitlik talebi orada yükseltilmeye çalışılıyor. Bu tiranlar yani otoriter rejimler nasıl ayaklanmalardan, isyanlardan öğrendiyse, ayaklanmacılar da dersler çıkartıyor. Yani 2011’de yaşananlardan devrimciler, isyancılar çok şey öğrendi. Örneğin Cezayir’de ordunun sürece el koymasının karşısında durdular. Onun önünü açacak eylemlerden kaçındılar. Çünkü Mısır’da benzer bir deneyim olduğunu görmüşlerdi. Biliyorsunuz ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş bir Cezayir ordusu söz konusu. Seküler, aynı zamanda son derece bürokratik, yoz bir rejimin vasisi olarak ortada duruyor. Kendisini de hep ilerici olarak, İslamcı hareketler karşısında bir kale olarak ortaya koyan ve yüz binlerce ölümün sonucunda doksanlı yıllarda İslamcılara karşı savaşı kazanan bir ordudan söz ediyoruz. İşte böylesine bir ordunun siyasetin merkezinde olmasına, siyaseti belirlemesine karşı kitleler orduyu uzakta tutabilmek adına doğrudan Buteflika’yı devirdiler ama sonrasında direk düzeni değiştirecek hamleler yapmaktan kaçındılar. Belki de bu bir zaafın göstergesiydi. Direk bir siyasal liderlik ortaya çıkartamadılar. Yani bir canlılık olduğu ortada, kitleler hala sokakta ama Cezayir’de hala bir siyasal liderlik yok.

Ayrıntılara da inebiliriz ama isterseniz buradan Sudan’a geçelim. Sudan’da da 99’dan beri iktidarda olan Beşir yirmi sene sonunda devrildi. Sudanlılar, Cezayirlilerden bir adım öndeler. Çünkü Sudan ordusu da müdahale etmeye kalktı, tüm süreci belirlemeye çalıştı fakat Sudanlılar uzun süredir profesyonel meslek örgütleri içerisinde, sendikalarda vs. bir koordinasyon oluşturmayı becermişlerdi. Bu koordinasyonu siyasal liderlik haline getirerek, onu siyasal odak haline getirerek askere geri adım attırmayı başardılar. Asker Mısır’da olduğu gibi Beşir’in devrilmesinden sonra sokağa indi ve hemen seçim yapalım dedi ama Sudanlılar Mısır’dan öğrenmişlerdi. Eğer hemen seçim yapılırsa o düzen devam edecekti ve hayır dediler. Eylemleri bu kez askere karşı devam ettirdiler. Onlarca kişi hayatını kaybetti ve ortada bir buluşma yaşandı. Geçici dönem konusunda anlaşmaya varıldı. Sudan’da şu an ikili bir iktidar durumu var; bir tarafta ayaklanmaların öncülüğünü yapan koordinasyon, diğer tarafta ordu ve onun düzen içerisindeki işbirlikçileri. Bir geçiş süreci tanımlandı ve bu sürecin sonucunda bir anayasa ve seçim süreci olacak. Bu arada taraflar kendi durumlarını tahkim etmeye çalışıyorlar. Sudan çok ilginç bir örnek ve zengin bir deneyim olarak önümüzde duruyor.

Mısır’da Eylül ayı sonunda gösteriler oldu ancak bu gösteriler çok kısa sürede bastırıldı. Tabi bastırılmasında Mısır’daki Sisi rejiminin çok gaddar politikalarının belirleyici olduğunu söylememiz mümkün. İki bine yakın insan gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi, kimileri kaybedildi. Mısır özellikle gözaltında kayıpların çok yoğun olduğu bir yer. Sisi tam bir dehşet rejimi uyguluyor. En ufak bir muhalif örgütlenmeyi dağıtma konusunda, zor aygıtını kullanma konusunda hala çok istekli görünüyor. Bu olayları başlatan da, Sisi’nin yakın çevresinden bir iş insanının rüşvet verdiğini itiraf etmesiydi. Anlaşılan paylaşıma dair sıkıntılar olmuş ve bu iş insanı hayatının tehlikede olduğunu düşünerek İspanya’ya kaçmış ve neticesinde İspanya’dan açıklama yaptı. Bu açıklama bütün gazetelerde ve televizyonlarda yayımlandı. Sisi tarafından yalanlama dahi gelmedi. Yani yok sayıldı. İşte yine internet karartması vs yapıldı. Sisi devlet ve özel sektörün tüm medya araçlarını kontrol ediyor. Burada da tam bir karartma uygulandı. Bir ara dalgalanma olunca herkes bu topyekun bir ayaklanmaya dönüşür mü, Sisi etkilenir mi diye düşündü. Maalesef dönüşmedi. Mısır kaynayan bir kazan olarak devam ediyor fakat Mısır’da elbet bir şeyler olacak. Çünkü süreç böyle devam etmez, edemez. Edemez çünkü insanlar büyük bir yoksulluk ve yoksunluk içerisinde yaşamaya devam ediyor.

Irak’ta şu andakine benzer gösteriler 2018 yazında patlamıştı. 2018 yazında Basra’da çok yoğun gösteriler oldu. İnsanlar elektrik kesintilerini protesto ediyorlardı. Basra Irak’ın en güneyi ve çok sıcak ve nemli bir yer. 50-55 dereceye varan sıcaklık ve nemle birlikte düşündüğünüzde hakikatten çok boğucu bir yer. Elektrik kesildiğinde klimalar çalışmıyor. Klimalar çalışmadığında ise insanlar nefes alamaz hale geliyorlar. Basra aynı zamanda Irak’ın kuzeydeki Kürt Bölgesi ile birlikte petrol zengini bölgesi. Bu durumda insanlar dediler ki, biz petrol denizinin üzerinde oturuyoruz ama elektriğimiz yok, su kesintileri oluyor, yoksulluk içerisinde yaşıyoruz ve artık buna bir son verilmeli. Sokaklara çıktılar. 2018 yazındaki isyan bir süre sonra kendiliğinden sönümlense de, bir sene sonra tekrar patlak verdi. Bu sefer başka bir vesileyle… Irak’ta IŞID’e karşı mücadelenin önemli figürlerinden general Abdulvahap el Saadi’nin görevden alınmasıyla. Bu görevden almanın İran eliyle olduğu söylendi. Ayaklanma hiç beklenmedik şekilde Şiilerin yoğun olduğu yerlerden patladı. Şimdi bizim buralarda çok ezberdir; Irak’ta Şiiler var ve onlar İran yanlısı. Öyle değil. Irak’ta Irak milliyetçisi bir damar var ve İran’ın, Irak’ın iç işlerine bu denli karışmasına karşı ciddi bir tepki gösteriyor. İnsanlar sokaklara çıktılar ve Irak’ta çok sert bir mücadele yaşandı, yaşanıyor. Yüzlerce kişi sokaklarda polis kurşunuyla, gaz bombalarıyla hayatını kaybetti. Bu gaz bombalarını da Gezi’den biliyoruz. Orada atılanlar bizimkilerin neredeyse 3 katı ağırlığında. Dolayısıyla insanın yüzüne doğru atıldığı zaman öldürücü etki yapıyor. Yine Irak’ta genç işsizliğinin %30’un üzerinde olduğunu söylememiz gerekiyor. Dünyanın en fazla petrol kaynağına sahip ülkelerinin birinden bahsediyoruz ve insanlar 2003 sonrasında Amerikalıların eliyle inşa edilen sekter, mezhepçi siyasal mimariye karşı çıkıyorlar. Yani bir yanda Kürtler, bir yanda Şiiler, bir yanda Sünnilerden oluşan güç paylaşımını ve bunun üzerinden nemalanan siyasal gruplara karşı aşağıdan yukarıya doğru ciddi bir öfke birikimi söz konusu. Sokakta şu an çoğunlukla Şiiler var. Sünni kesimler henüz uzaktan seyrediyorlar. Bazı yerlerde katıldılar. Kürtler de henüz dışarıda kalmayı tercih ediyorlar. Ama olaylar sönümlenecek gibi değil.

 

Reine: Lübnan’da 17 Ekim’de başlayan protestolar ile ilgili konuşacağım. Çok fazla konuşulmadığı için biraz arka plana dair bilgiler vereceğim. Kısa bir süre önce Türkiye’de mültecilerin sınır dışı edilmesi hadiseleri başladı, eş zamanlı olarak Lübnan’da da göçmenlerin sınır dışı edildiğini gördük. Aynı zamanda Lübnan’da büyük bir yangın çıktı ve ülkenin güney ve kuzeyinde büyük kayıplara yol açtı. Yangın çıktığında var olan yangın söndürme uçakları kullanılmaz haldeymiş bakım yapılmadığı için. Uçaklar doğru düzgün kullanılmadığı için yangının söndürülmesi uzun zaman aldı. 2014 ve 2015 yıllarında çöp krizi olarak adlandırabileceğimiz ve protestolara yol açan bir süreç de vardı. Çöpler toplanmadığı için sokaklarda çöp dağları oluşmuştu. Tabii ki hükümetin çözümü bu çöpleri yoksulların yaşadığı mahallelere ya da köprü altlarına taşımak oldu. Lübnan’da iki kez elektrik ve su faturası ödüyoruz çünkü devletin verdiği su ve elektrik yeterli olmadığı için aynı zamanda bunun üzerine özel şirketlerin sağladığı elektriği ve suyu kullanmak zorunda kalıyoruz.

Size biraz fikir vermek açısından orada yaşamanın ne anlama geldiğini anlatayım: Üç tane ayrı işte çalışıyordum. Beyrut’un dışında tek odalı bir evde yaşayabiliyordum. Maaşım ancak bunun kirasını ödemeye yetiyordu ki bu da maaşın yarısı anlamına geliyordu. Sosyal yardım ve sağlık sigorta sistemine de erişim kısıtlı. Birbirini tanımaya, yakın ilişkilere dayalı rüşvetçi bir rejim ve yolsuzluklar var. Yeni çıkartılan vergi, özellikle Whatsapp, benzin ve tütüne getirilen katma değer vergisiydi. İnsanlar alaycı bir şekilde katiyen Whatsapp’ımıza dokunmayın demiş olsalar da bu buzdağının görünen yüzü. “Hakkım İçin” adlı grup, politik örgütlenme ve sokağa çıkma çağrısı yaptı. Benim gördüğüm ilk defa insanlar herhangi bir STK ya da bir örgüt ya da partinin çağrısı olmadan sokağa çıktılar. Tek başlarına ve kendi adlarına… Lübnan’ın farklı bölgelerinde insanların otoyolları ve sokakları lastikler yakarak kapattıklarını gördük. 3 gün sonra 2 milyona vardı protestocuların sayısı. Lübnan’ın nüfusu 6 milyon civarında. Bu tabii ki büyük bir baskı yarattı ve Başbakan Hariri’yi bir açıklama yapmaya zorladı.

Siyasal partileri ya da siyasi alanı açıklamadan önce olan bitenin bizim için ne ifade ettiğini, bu protestoların içeriğini anlatmak istiyorum. Örneğin yakılan ateşlerle yolların bloke edilmesi tekniğinin asıl hedefi insanların işe gitmesini engellemekti. Dolayısıyla insanlar işlerini kaybetmeden işlerine gitmemeyi başarır vaziyete geldiler bu taktikle. Lübnan’daki en büyük sendikalar genellikle büyük siyasal partilerle bağlantılılar. Bu nedenle de sendikaların çoğunluğu insanların protestolara katılmasını desteklemedi. Bu durum doktorların, avukatların, mühendislerin ya da öğrencilerin kendi kimlikleriyle protestolara katılmalarını engelleyemedi.

Sokaktaki eylemler genellikle hükümetle siyasal ve iktisadi bağları olduğu bilinen belirli dükkanlar ya da tatil köyleri gibi yerlere müdahale biçimini aldı. İnsanlar kendilerine ait olduğu, daha doğrusu kamuya ve halka ait olduğunu düşündükleri mekanları geri almaya, bunun için eylem yapmaya başladılar. Bunlarda en önemlisi Hariri’ye ait olan ve çoğunlukla zenginlerin kullandığı Zeytuna plajının işgal edilmesi, bu alanda piknikler düzenlenmeye başlaması oldu. İnşaatı sürmekte olan bir tane baraj var: Bisri Barajı. Baraj çevresinde yaşayanların protestolarına karşı inşasına devam edilen baraj şantiyesindeki araçları halk kamulaştırdı.

Şu anda Lübnan’ın her tarafında protesto dalgası söz konusu. 17 Ekim’de başladı ve halen sürüyor. 30 yıl önce iç savaş vardı ve aslında bu iç savaş bizim için devam ediyordu. Bu protestolarla birlikte ilk defa iç savaş bitmeye başladı diye düşünüyoruz. Özellikle iç savaştan sonra Lübnan’daki her bir köy belli bir dini gruba göre ayrışmış durumda. Bu bilinen ama açıkça konuşulan bir şey değil aslında. Kuzey Lübnan’da yan yana iki köyden bahsediliyor. Bir tanesi Dürzilerin diğeri Hıristiyanların yaşadığı ve aslında mazide birbirlerine karşı savaşmış, mücadelenin sürdüğü iki köy. Bu son ayaklanma sırasında örneğin Hıristiyan köylüleri karşıdaki Dürzi köylüleriyle dayanışmak için sloganlar attılar ya da Dürzi köyü polis ya da ordu baskınına uğradığı zaman desteklemek için ziyarete gittiler. Bu daha önce olabilecek bir şey değildi. Okul, iş yerleri ve bankalar kapalı. Okullar sokaklara taşındı ve sokaklarda her yerde politik tartışmalar devam ediyor. Açık aşevleri ya da açık mutfaklar inşa edildi. Cezaevlerinde de süregelen ayaklanmayı desteklemek için dayanışma eylemleri düzenlendi. Öğrenciler okulu kırıp eylemlere katıldılar, müdürlerin eylemlere katıldıkları tespit edilirse cezalandırılacakları ya da okuldan atılacakları tehditlerine rağmen öğrenciler kitlesel olarak katıldılar eylemlere. Görmüşsünüzdür herhalde, okulların kilitlenmiş kapılarını kırarak protestolara katıldılar ya da vinçleri ele geçirip üçüncü kattan dışarıya çıktılar.

22 Kasım Bağımsızlık Günü ve o gün geleneksel olarak ordu geçit gösterisi yapar. Bu sene bu iptal edildi. Bu ordu yürüyüşü yerine sivil bir yürüyüş yapıldı ve farklı gruplar örneğin anneler, mülteciler ya da göçmenlerin, öğretmenlerin katıldığı gösteriler düzenlendi. Çok dindar-muhafazakar olan köylerde kadınlar protestolar sırasında başörtülerini çıkarttılar. Başörtü çıkartmak ancak kan bağı ile bağlı olduğunuz kişilerin önünde yapılabilecek bir şey. Bu aslında büyük bir sembolik eylemdi. Başörtüsünü çıkarak bütün protestocuları ailesi ilan etmiş oluyordu kadınlar. Yakın zamanda baro seçimleri yapıldı ve bu baro seçimlerini bağımsız bir aday kazandı; rakibiyse bütün partiler tarafından desteklenen adaydı Bu çok önemli bizim için çünkü gözaltına alınan ya da tutuklananların hemen yanına gidip çıkartmaya çalışıyor bu yeni baro başkanı.

Siyasal partiler nasıl davrandı, nasıl tutum aldı onu anlatacağım. Biliyorsunuzdur, Hariri halka seslenerek bir alternatif sunmaları için çağrıda bulundu. Ve hemen ertesinde de geri adım attı. Yeni vergiler olmayacağını ve bakanların maaşından yüzde elli oranında indirim yapacağını söyledi. Telekom sistemine finansal danışmanlık verileceğini ve içeriden düzenlemeye tabii tutacağını bildirdi. Buna rağmen protestolar devam etti. 29 Ekim’de Hariri istifa ettiyse de insanlar sokaktan çekilmediler. Hariri çeşitli alternatifler sunarken ve cumhurbaşkanı da halkı dinleyeceğine dair sinyaller verirken eşzamanlı olarak sokakta güçlü bir polis şiddeti vardı. Bir de kolluk güçlerine ek olarak partilerin milisleri de sokaktaydı. İnsanlar gözaltına alınıyorlar ve cezaevlerine götürülüp çıkarılana kadar zaten işkence görmüş oluyorlar. Lübnan’daki partiler aslında büyük aşiretleri temsil edecek şekilde kurgulanmış. Devletin aslında siyasal yapılanması bu büyük aileler arasında lobicilik faaliyetiyle yürütülüyor, patiyarkal bir düzende. Protestocuların fotoğrafları ya da isimleri ifşa ediliyor ve bu şekilde şiddete maruz kalmaları sağlanıyor.

Türkiye’deki arkadaşlarımla konuştuğumdan biliyorum, Türkiye’de bir eyleme gittiğinizde polis şiddeti ya da devlet şiddetine maruz kalacağınızı bilirsiniz. Bizde de öyle ama biz devlet şiddetinden korkmuyoruz. Partilerin milislerinden korktuğumuz kadar asker ya da polis şiddetinden çekinmiyoruz. İnsanlara silahlarla saldırıyor milisler. Ve genelde milisler bize polisin önünde saldırıyor ve polis hiçbir müdahalede bulunmuyor. 2015 yılında bu parti milisleri tarafından kaçırıldım ve polise kaçırıldığımı bildirmeme rağmen herhangi bir işlem yapılmadı ve meseleyi çözmek için Hizbullah’a gitmek zorunda kaldım. Bu tür işleri çözmek için aracılara gitmek gerekiyor çünkü aslında onlar devlet olmasa da devlet kadar ve hatta devletten daha etkili bir şekilde işleri çözecek şekilde kurumsallaşmış vaziyetteler. Çünkü içerideki bağlantıları biliyorlar, partilerle bağlantıları var. Bu protestolarla başardığımız şey bütün düzen içi partilere ve uzantılarına karşı birleşmemiz. Bütün protestoların ortak sözü “Hepiniz, Yani Hepiniz” sloganıydı. Yani hepinize karşıyız. Önceden rejime karşıyız dediğimizde genellikle orada direnen bir taraf var ya da aslında Hariri o kadar kötü değil denirdi. Bu durumda protestoculara, halka iyi görünmek için hükümetten istifa eden sağcı bir parti var. Birçok parti halka iyi gözükmek için geri adım atıyor gibi duruyor.

Cumhurbaşkanının konuşmasının ardından sokaklara çıkıp protestolara katılan bir adam 12 yaşındaki çocuğu ve eşinin yanında öldürüldü, sosyalist partidendi. Sosyalist partidendi ama sosyalist parti adına oraya gitmemişti, buna rağmen sosyalist partinin lideri Velid Canbolat cenazeye giderek bundan sonra ben de protestocularla birlikteyim dedi. Cumhurbaşkanı protestocuları desteklediği ya da onların yanında olduğuna dair mesajlar verdi ve birlikte konuşmaya davet etti. Bütün bunlara rağmen halk hala sokakta ve hepsine karşı olmaya devam ediliyor. Bu duruş yani sokaklardan çekilmeme, hepsine karşı olma durumu ileride kurulacak politik hayatın zemini aslında. Çok farklı talepler var; göçmenlerin talepleri, kadınların talepleri. Uzun ya da kısa dönem ortaklaşan talepler var ama bunlardan en önemlisi orta vadede diyebiliriz Hariri’nin istifa etmesi ve hükümetin çekilmesiydi. Teknokratlardan oluşan bir hükümet kurulması ikinci talepti. Halkın güvenini sağlayacak bir hükümet kurulması. Ve erken seçimi talebi var bundan sonra. Şu anda çok fazla belirsizlik var sokaktaki insanlar arasında. Ekonomik kriz gittikçe daha fazla hissediliyor. Tabii ki hükümet protestocuları sorumlu tutuyor, insanların işlerini kaybetmelerine neden olduğunu iddia ediyor. Hizbullah da aynı şekilde ekonomik krizin faturasını protestoculara kesiyor. Sokağa kendi adamlarımızı henüz salmadık diyip diş gösteriyorlar. Gerçi her zaman sokaktalardı ve insanlara saldırıyorlardı. Bir de dolar krizi var. Ara sıra bir dedikodu geliyor ve herkes bankalara dolar çekmeye, parasını çekmeye gidiyor. Bu sebeple bankalar açılmaktan korkuyor, ayda iki kere açılıyor. Çoğunda da ne kadar dolar çekilebileceğine dair bir sınırlama var. Pek çok yerde arabaya benzin doldurmak için karşılığında dolar isteniyor ama kimsenin doları yok. Hastaneler acil olmadığı sürece hasta kabul etmiyorlar çünkü hükümet ödemeleri geciktirdiği için daha fazla hasta almak istemiyorlar. Tanıdığım pek çok insan maaşını alamıyor, gecikmeli alıyor ya da yüzde elli gibi kayıpla maaşını alabiliyor.

Neden erken seçim çağrısında bulunulduğuna dair bir tartışma var. Eğer böyle bir seçim olursa aslında gidip duvara toslayacağız, bunu bile bile neden bir erken seçim talebinde bulunuyoruz sorusu dillendiriliyor. Neden zaten aslında kaybedeceğimiz bir seçime girelim? Bunun ne anlamı var? Seçim yapacağız ama karşılığında yine aynı şeyle karşılaşacağız; bunu kendi ellerimizle yapmamıza ne gerek var vb. argümanlarla süren bir tartışma söz konusu. Neden şu an hakim olan politik sınıfı kendi yıkıntı imajıyla baş başa bırakmıyoruz. Erken seçim yerine bir sonraki seçime hazırlanmayı öngören, zaman içerisinde kendi sosyal-politik topluluklarımızı yaratmanın daha iyi olacağına dair düşünceler var. Sosyal medya çok fazla kullanılıyor. Son beş altı senedir yükselişte alternatif medya ve sosyal medya. Ana akım medyaya, devlet medyasının üzerine de bir baskı yaratmaya çalışılıyor, özellikle yalan haberler yapıldığı zaman. Sosyal medya ve alternatif medya söylem değişikliğini ya da söylem içerisindeki ikilikleri görünür kıldı. Yani insanlara yoksulluğun kendisinin bir şiddet biçimi olduğunu; taş atmanın mı, yoksulluğun kendisinin mi ya da yiyecek bir şey bulamamanın mı bir şiddet biçimi olduğunu sorgulattı ve düşündürttü. Şu anda her şey çok belirsiz gözükse de son bir ayda olanlara bakarak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bundan sonra ne olursa olsun atılan adımlar ileriye doğru atılmış olacak. Zihindeki pek çok bariyer aşılmış durumda.  İnsanlar sokağa çıkmaktan korkmuyorlar, çekinmiyorlar. Partilerle ilgili şöyle bir şey karikatür gördüm geçenlerde. Bir adam Nasrallah’ı eleştirirken gösteriliyor önce. Sonraki resimde ağzı burnu dağılmış: hayır ben tam tersine Nasrallah’ı çok seviyorum diyor. Gerçek bu. Herhangi bir parti lideri hakkında açıklama yapan bir insan ertesi günü dayak yiyor ve tam tersine konuşmalar yapmaya mecbur bırakılıyor. İnsanların yakınları işkence görse, cezalandırılsa, öldürülse dahi sokağa tekrar aynı inatla ve aynı sloganlarla geri dönüyor. Bu da yeni bir şey.

Bulunduğu kategori : Uncategorized

Yazar hakkında