operasyon: voltaire ve (sosyalist) siyaset – foti benlisoy -

 

Yine başladık. Kimimiz “basın özgürlüğü” ile malum cemaatin yan yana anılıyor olmasını haklı olarak bir oksimoron sayıp “yesinler birbirlerini” deyiveriyor. Kimimizse yine haklı olarak “cemaate rağmen cemaat basınını da savunmak gerekir” deyip adeta Voltaire’in meşhur, “görüşlerinize katılmıyorum; ancak bunları ifade edebilme hakkınızı sonuna kadar savunacağım” mealindeki sözlerini hatırlatıyor. Yine esas itibariyle “ilkeleri” tartışıyoruz, siyaseti değil.

Yanlış anlaşılmasın. Cemaatin demokratik performansı hususunda herhangi bir yanılsamaya kapılmamak gerek elbette. Ancak “yesinler birbirlerini” deyip işin içinden sıyrılmak da mümkün değil. Dolayısıyla “hizmet hareketini” değil de basın özgürlüğünü savunmak önemli. Bu manada, Ahmet Şık’ın ne menem bir şey olduğunu hepimizden iyi bildiği “cemaate” dönük otoriter saldırı karşısında olduğunu ilan etmesi elbette bütün sola ahlaki bir üstünlük sağlıyor. Ancak bütün bunların toplamı, yaşanan alt üst oluş karşısında bir siyaset etmiyor. Mevcuda kökten muhalif kurucu bir siyasetin unsurlarının neler olması gerektiğine dair bir tartışmanın harcını bu malzemeden karmak mümkün değil.

Dolayısıyla ilkeler tartışmasından bir an önce sıyrılıp operasyon dolayısıyla “siyaset” tartışmakta yarar var. Birkaç tartışma başlığını kabaca ve kısaca ortaya koymaya çalışalım:

  • Gezi bir şeyin miladıysa o da AKP’nin genişleyen (yani farklı toplumsal kesim ve siyasal akımlardan rıza devşirebilen) bir hegemonyadan daralan (yani kendi çekirdek toplumsal tabanının ötesini seferber edebilmekte ciddi güçlük yaşayan) bir hegemonyaya geçmesinin miladıdır. Operasyon AKP’nin ulusal ve uluslararası plandaki ittifaklar silsilesinde yaşanan daralmanın yeni bir göstergesi sadece.
  • AKP iktidarı, Türkiye’de şu son on küsür yılda yaşanan muazzam proleterleşme sürecini, yani gerçek bir sosyal depremi sermaye açısından yönetilebilir kıldı. Onun “başarısı” emekçi kitleleri muhafazakâr popülist hegemonyasına eklemleyerek siyaseten pasifize edebilmesiydi. Tam da bu nedenle AKP, sermaye için bir beyaz atlı prensti adeta. 2008 krizi sonrasındaysa AKP’nin sermayenin çeşitli fraksiyonlarının bütünü açısından bu imtiyazlı konumunu sürdürmesi güçleşti. AKP’nin sermayenin bütününü temsil eden ve onu kendi şahsında bütünleştiren siyasal özne olmaktan çıkıyor oluşu, bu partinin kaderini etkileyecek bir (şimdilik) dip akıntısı.
  • AKP’nin hegemonik kapasitesinin daralması onun hâlâ (özellikle de alt sınıflar nezdinde) “popüler” bir parti olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak “daralan hegemonya” ve AKP eksenli ittifaklar zemininde gerçekleşen çatırdamalar, bu toplumsal tabanın devamlı olarak ajite edilerek pekiştirilmesi, sıkılaştırılması ihtiyacını dayatıyor. Eldeki “malzemenin” özellikle Erdoğan ve onun “Yeni Türkiye” miti etrafında korunması ve konsolidasyonu, “daralan” bir hegemonya çerçevesinde ancak sürekli saflaştırma ve politizasyonla mümkün.
  • Dolayısıyla örneğin son dönemde ayyuka çıkan muhafazakârlaştırma/dinselleştirme hamleleri, AKP’nin gizli İslami ajandasını artık takiyyeye ihtiyaç duymadığı için hayata geçirmesi olarak okumak yanlış. AKP’nin bu hamleleri onun gücüyle değil, görünür olmaya başlayan zaaflarıyla alakalı.
  • Diğer yandan daralan hegemonya baskı aygıtının pekiştirilmesi ve daha fazla “sopa” demek elbette. Otoriterizm ve kendi toplumsal tabanını sürekli ajite etme ihtiyacı, tanımı itibariye giderek daha da “sertleşen” ve polarize bir siyasal iklimin süreklileşmesi anlamına geliyor.
  • Kutuplaşma Erdoğan/AKP’nin tabanını sıkılaştırma ihtiyacını şimdilik tatmin ediyor olsa da orta ve uzun vadede bu gerilim stratejisinin devamı, AKP’yi yönetebilir olmaktan çıkartabilir. Çoğunluk oyuna sahip parti olsanız da ana muhalefet partisinden başlayarak toplumun geniş kesimlerinin sizi “meşru” saymadığı koşullarda bir yönetememe krizi mukadderdir. Gezi direnişinin akamete uğramasının yarattığı hayalkırıklığı ve hatta sinizm, seçimlerin yakın olmasının getirdiği soğurma etkisi ve dozu giderek artan baskının oluşturduğu parçalı bütün, kaynayan kazanın taşmasını ancak bir süre için erteleyebilir.
  • Kazan elbette taşacaktır. Üç vakte kadar mı beş vakte kadar mı bilinmez. Ancak bizzat AKP’nin kışkırttığı gerilimler, bir “saray darbesi”, yani (iç-dış) siyasal elit içi tepeden bir temizleme/uzlaşma olmazsa bir biçimde bir patlama noktasına ulaşacaktır. Bu yeni bir “Gezi” anlamına gelir mi bilinmez, o kadarı için müneccim olmalı. Ancak kesin olan bu infilaka hazırlıksız olduğumuz, dahası bu bir tür olası yeni “Gezi”ye çok daha namüsait koşullarda gireceğimiz. Dolayısıyla böyle bir infilakın altında kalanlar arasında olmamız da pekâlâ ihtimal dahilindedir. (Biz derken solu, sosyalist hareketi kastediyorum elbette.)

Netice itibariyle gün ilkeleri ilkelerle tartışmanın, operasyon yapılanın günahını sevabını teraziye vurmanın, siyaseti kınama-kınamama meselesine indirgemenin zamanı değil. AKP karşısında yaygınlaşan tepkilere mümkün mertebe demokratik ve (muhakkak) sosyal-sınıfsal muhteva vermenin, AKP tabanında da küçük de olsa etki yaratacak şekilde AKP merkezli gerilim-saflaşma stratejisinde gedikler açmanın, velhasıl kelam fırtınaya hazırlık yapmanın zamanı. Aşağıdan gelişen mücadelelerde birleşik ve çoğulcu eylem zeminleri inşa etmenin, ancak ederken de genel bir “AKP mağdurları” muhalefetinin içinde de erimemenin, “bayrakları” ayrıştırmanın zamanı.

Fırtınaya aman fenersiz yakalanmayalım.

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında