Onur Bütün ile Kitabı Hakkında Görüştük: Soma’nın Yıldönümünde Yeni Çeltek-Aşkale’yi Hatırlamak! -

301 madencinin hayatına mâl olan Soma iş katliamının üzerinden bir sene geçti. 10 Mayıstan itibaren yürüyüşler, anma etkinlikleri düzenlenmeye başladı. Hepsi anlamlı elbet… Fakat bu yıldönümünde en anlamlı işi Onur Bütün ’ün yaptığını söyleyebiliriz. Kendisinin Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor – Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden İşçileri” isimli kitabı, kırk sene önceki bir deneyimi inceleyerek, bir sene önceki acımızı hatırlamanın ötesine geçebilmenin ipuçlarını sunuyor adeta.

Kendisiyle kitabı üzerine konuşmak için buluştuğumuzda, “çalışmaya başlarken Soma diye bir planımız yoktu” diyor. Soma katliamı kitabın çalışması için yola koyulduktan 20-25 gün sonra meydana gelmiş ve böylelikle çalışmaya dâhil edilmiş. “Orada bir fikri takip var çünkü” diyerek bu durumu açıklıyor kendisi. Takibe uğrayan, bundan kırk sene evvel Yeraltı Maden-İş Sendikası çatısı altında yaşanan Yeni Çeltek ve Aşkale deneyimlerinde hayata geçirilen “komite-konsey” fikri. Çalışmasının merkezine bu sorunsalı koymuş Bütün: “Komite-konsey gibi örgütlenmelere neden ihtiyaç duyulmuş ve bu özyönetim örgütleri nasıl hayata geçirilmiş?”

Söyleşimizin başında Türkiye solunun “hafıza yaratma” konusundaki sıkıntısından bahsediyoruz.  “Yaşarken yazmak diye bir şey zaten yok. Olup bittikten sonra dönüp yazmak da yok!” diyor Bütün. Türkiye solunun çokça övündüğü Yeni Çeltek ve Aşkale deneyimleri üzerine “Cahit Akçam’ın çektiği bir belgesel film, İnönü Alpat’ın çok kısa bir yazısı ve Özgür Narin’in Osmanlıdan başlayarak günümüze kadar özyönetim deneyimlerini tartışan bir çalışması dışında bir şey yok” diye de ekliyor. Çalışma bu açıdan da önemli. Bu arada hemen belirtelim ki Onur Bütün, çalışmayı gerçekleştirirken ulaştığı genel kurul raporları gibi çeşitli belgeleri ve dergi-takvim gibi farklı materyalleri çalışmak isteyen herkesle paylaşmayı planlıyor.

Sosyal bilimlerde kullanılan metotlara dikkat ederek bir tür madenci antropolojisi denemesi yazdığını söylüyor Bütün. Çalışmada farklı metotlar kullanılmış… Bilgi-belgeye dayanarak ortaya konan bir tarihsel anlatı, görüşmeler ve anket çalışmaları ile zenginleştirilmiş. Ayrıca teorik mülahazalar da yer alıyor kitabın içerisinde. Yeraltı Maden-İş’in tarihi temel olarak iki dönem üzerinden inceleniyor. 1975-80 arasını içeren ilk dönem –bekleneceği üzere- kitabın ağırlıklı bölümünü oluşturuyor. Yeni Çeltek ve Aşkale deneyimlerinin ele alındığı bu bölüm için maden işçileri ve eşleri, maden mühendisleri, topograflar, yaba örgütleyicileri, kısacası alandaki tüm öznelerle görüşme sağlanmış. 1992-98 arasını kapsayan ikinci dönem ise daha kısa bir bölüm. Bu görüşmelerin bir kısmının aktarıldığı kitap, son olarak Soma’da gerçekleştirilen görüşmeleri ve anket çalışmalarından derlenen bilgileri içeren bir bölümle sona eriyor.

Komite-konsey fikri nerden çıkıyor ve daha da önemlisi nasıl böylesine karşılık buluyor?” diye sorduğumuzda, “ben de görüştüğüm herkese bunu sordum” diye yanıtlıyor Onur Bütün. Bir kere örgütleyici kadrolar içerisinde İngilizce –hatta İngilizce’nin yanında beş dil daha- bilen var; dolayısıyla işçi konseyleri, özyönetim deneyimlerini yabancı literatürden okuyabilir durumdalar. “İsim isim kitaplar sıraladılar bana, şunu okuduk bunu okuduk” diye şaşkınlığını dile getiriyordu bu konuda. Yani sendika dışı işçi örgütlenmeleri ve özyönetim süreçleri hakkında bilgisi var insanların. Fakat aslında şaşırtıcı bir şekilde pratik bir ihtiyaç üzerinden ortaya çıkıyor komite-konsey yapılanması. Yeraltı Maden-İş, 16 işyerinde örgütlü bir sendika ve örgütlendiği her yerde işçilerle anket çalışmaları gerçekleştiriyor. Bütün ‘ün anlatımına göre, bir müddet sonra bu kadar fazla işçi ile yapılan anketin nasıl değerlendirmeye tâbi tutulacağı başlı başına bir sorun haline gelmeye başlıyor. Buna dönemin iletişim kısıtlarını da eklemek lazım. Malum, internet olmadığı gibi, telefonla iletişim de son derece kısıtlı. Dolayısıyla işçilerle sağlıklı iletişim kurabilmenin bir aracı olarak ortaya çıkıyor bu fikir. “20 kişilik işçi komiteleri oluşturalım, bu 20 kişiden de dönüşümlü olarak bir işçi konseye temsilci olarak gelsin” diye düşünüyorlar diye belirtiyor Bütün.

Böylece ikili bir yapı ortaya çıkıyor (kitapta bu ikili yapının, orijinal belgelerden alınmış şematik görünümü de var.) “Peki, arada gerilim yok mu?” diye sorduğumuzda, “Olmaz olur mu, hem de nasıl var!” diye cevaplıyor Onur Bütün ve anlatıyor: “Mesela Aşkale’de 5 gün madene sendikaya rağmen iniyorlar işçiler. Sendika karşı çıkıyor ‘dayanamazsınız, yeterli yiyecek yok’ diye. ‘Yok’ diyor işçiler ve iniyorlar. 5 gün sonra da çıkmak durumunda kalıyorlar. Bugün sorduğunuzda ‘keşke çıkmasaydık ölseydik de işçi sınıfı kazansaydı’ diyorlar ama…

Velhasıl kelam, Bütün’e göre sendikayı örgütleyenler yarı bilinçli başlamışlar komite-konsey örgütlenmesine, ama bölgede hızla karşılık bulması olayı farklı bir boyuta taşımış. Bölgedeki bu hızlı karşılık bulmanın da elbette bir nedeni var. Alpagot’ta yaşananlar Yeni Çeltek ve Aşkale’de de duyuluyor, biliniyor neticede.

Yeraltı Maden-İş’i örgütleyenler “işçi sınıfını bilinçlendireceğiz” gibi bir saikle hareket etmemişler, daha çok “hep beraber öğreneceğiz” gibi bir eğilimin varlığından bahsedilebilir. “Örgütlenmenin zihinsel arka planında tek bir şey yatıyor” diyor Bütün: “Kesimsel farklılıkların tamamını ortadan kaldırılarak, mühendislerden bacacılara kadar herkesin kendi emeğini kolektif kullanmasından kaynaklanan bir başarı bu.” Fakat elbette her şey de oluruna bırakılmamış. Örneğin gayet iyi bir sendikal eğitim verilmiş işçilere… Hatta bunun da ötesine geçilmiş. Türkiye İktisatçılar Birliği’nin de katkılarıyla, Kapital’in birinci cildinin neredeyse tüm kavramları broşürlerle aktarılmış işçilere.

Yeraltı Maden-İş’in Bütün’e göre ayırt edici özelliği “sınıf savaşını” esas almış olması. Bütün “sınıf savaşı” kavramına, “sınıf mücadelesi” kavramının ötesinde bir rol biçiyor. Mücadeleyi işçi-işveren ilişkisinin ötesinde, bütünsel bir halk hareketi örmek perspektifi içerisinde hareket eden; sendikal mücadelede de grev-lokavt ikileminin dışına çıkan, yasadışı alana geçmeye cüret ederek grev, işgal ve üretim gerçekleştiren, hatta karaborsanın-mafyanın olduğu bir dönemde satış ve tanıtım organizasyonunu da ortaya koyabilen, bu anlamda devletin sendikal yaşama çizdiği sınırlara hapsolmamış, oradaki git-gellere tabi olmayan bir “sınıf savaşı” perspektif hâkim Yeraltı Maden-İş’te. Sohbetin bu bölümünde elbette güncel sendikal deneyimlere geliyor konu. Metal sektöründeki son grev girişiminde ortaya çıkan tabloyu buradan tarif ediyor Bütün: “Bu ülkede hükümetler yıllardır grev erteliyor. Ama sendikaların bunun ötesine geçecek, gerektiğinde devreye sokacakları A, B, C planları yok. Buna yönelik bir hazırlıkları yok.”

Peki, Yeni Çeltek ve Aşkale’de eksik olan neydi?” diye sorduğumuzda, hiç tereddüt etmeden “politik bir örgüt” diye cevap veriyor Bütün. Devrimci Yol ile özdeşleştirilen Yeni Çeltek ve Aşkale deneyimlerinin “politik örgüt” açısından birkaç sorunu var Bütün’e göre. İlk olarak Devrimci Yol’un bu tür toplumsal-sınıfsal hareketleri başka bir seviyeye taşıyacak karakterde bir politik örgüt seviyesine çıkmama tercihini sorguluyor Onur Bütün: “Politik örgüt dediğin 3-5-20 seviyede, farklı kertede işleyen bir yapı olmalı. Böyle bir politik örgütün yokluğu, Yeni Çeltek ve Aşkale gibi deneyimlerin kendi bölgesel sınırları içerisinde kalmasına yol açıyor. Böyle olunca da bu deneyimler ‘otonomcu’ bir seviyede kalıyorlar. Otonomculuk kötü bir şey diye söylemiyorum ama maden işçisinin kendisine bırakırsan o zaten yapar bunu. Alpagut’ta ‘ihtilal konseyi’ diye bir konseyleri var, şaka değil yani.” Onur Bütün, politik örgüt ile sınıfsal hareket arasındaki ilişkinin bir nevi tersine olduğunu bile ima ediyor aslında, zira Devrimci Yol ile özdeşleştirilen “direniş komiteleri” fikrinin aslında maden işçilerinin onlara bir armağanı olduğunu söylüyor: “Özellikle Aşkale’de faşistler epey bir insanı öldürünce, silahlı eğitime başlıyor işçiler. Bu mesele ‘direniş komiteleri’ ismi altında DİSK Genel Kurulu’nda tartışılıyor, Dev-Yol 1977’de kurulmadan önce hem de.”

İkinci mesele de Yeraltı Maden-İş deneyiminin 1979’da dahi Dev-Yol tarafından bütünüyle sahiplenilmemiş olması. “Çetin Uygur Devrimci Yol’un, Yeraltı Maden-İş de DİSK’in üvey evladı olarak kaldı hep” diye özetliyor bu durumu Bütün: “Yeraltı Maden-İş DİSK’ten defalarca ihraç edilmiş, yöneticileri birçok kez disiplin cezaları almış, ilişki böyle kurulmuş… Diğer tarafa bakarsanız, Oğuzhan Müftüoğlu anılarında kendisi söylüyor Çetin Uygur bizimle birlikte değildi, diye…”

Bu iki hususun, yani politik örgüt yokluğunun ve olduğu kadarıyla da sol-sosyalist siyasetlerin komite-konsey türü çalışmalara olan mesafeli yaklaşımının hâlâ aynen sürdüğünü düşünüyor Onur Bütün. Örneklerini de Soma’dan veriyor: “Soma’daki komite-konsey çalışması şu anda aynı sorundan mustarip. Gene bir örgüt yok. İyi niyetinden şüphe etmeyeceğimiz insanların, tamamen dayanışma üzerinden yürüttüğü ama bununla bir politikanın mümkün olmadığı bir faaliyet düzeyi mevzu bahis. Sol-sosyalist yapıların ve sendikaların tavrına gelirsek, bazılarının bölgede komite-konsey çalışması yapan, mevcut sendikal çalışmaları bu perspektiften eleştiren Kamil Kartal ve Başaran Aksu’nun linç edilmelerine kadar varan gelişmelerin ortaya çıkmasında kolaylaştırıcı rolleri bile var.”

Yeni Çeltek ve Aşkale deneyimleri üzerinden kırk sene geçtikten sonra nihayet ortaya çıkan bir çalışma için “zamanında “denebilir mi? İnsanın “keşke daha önce de ortaya çıksaydı bu türden çalışmalar” diyesi geliyor. Fakat yazının başında da belirttiğimiz gibi, Onur Bütün’ün kitabı, bir sene önce yaşanan bir acıyı kırk sene önceki bir deneyimin izini sürerek aşılabileceğini göstermesi açısından çok değerli ve bu anlamda “zamanında” ortaya çıkmış bir çalışma.

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında