Öğrenciler yürürken… Foti Benlisoy -

Hani teşbihte hata olmaz derler ya, şefçi rejimin toplumsal muhalefeti sindirmek için uzun zamandır kullandığı metotlar, Marx’ın “canavarvari cüce” diye andığı Adolphe Thiers’in, Paris Komünü’nü ezmeye dönük yöntemlerine pekâlâ benzetilebilir.

Thiers, Komün’ün de tereddüt ve hatalarından istifade ederek onu yalıtmış ve acımasızca ezmişti. Onun için formül, muhalefetin yalnızlaştırmasını sağlayacak kutuplaştırıcı propaganda ve Komünü paralize edecek, şoka uğratacak baskının uygun bileşimiydi.

Paris Komünü üzerine yazmış hemen herkes Komün’ün yalıtılmışlığının, ülkenin geri kalanından kopmuş olmasının ama en önemlisi sadece coğrafi olarak değil, siyasal olarak da köylülükten tecrit olmuşluğunun onun kaderi açısından temel önemde olduğu üzerinde hemfikirdir.

Thiers dönemi için muazzam bir propaganda aygıtını devreye sokarak tam da bu tecridi pekiştirmeye girişir. Bu durum, Komün’ü güçsüz düşürecek ve köylü çocuklarından devşirilmiş Fransız ordusunun tam bir katliamla Komün’ü bastırmasını kolaylaştıracaktır.

Paris’te söylenen ve Kristin Ross’un hatırlattığı bir şarkı, Komünarların Versay’ın bilinçli olarak köylülerle olan bu yalıtılmışlığı kışkırttığının farkında olduklarını gösterir: “Planları birbirine düşürmek Parisli ile taşralıyı / Kedi köpek gibi / İnandırmışlar taşralıları / Paris’in çapulcu sürüsü olduğuna”.

Komün deneyimini yakından izleyen Marx da bu yalıtılmışlığı vurgular ve taşra ile Paris’i birbirinden bir “yalanlar duvarının” ayırdığını yazar. “Taşranın Paris’e ancak Versay’ın camera obscura’sından bakmasına izin veriliyor” der.

Komün günlerinde, mesela bizdeki Kabataş yalanı ve benzerlerinde olduğu üzere, Komün’ü kırdan kopartacak, ona yabancılaştıracak bin bir türlü tezvirat ortaya saçılır. Komün’ü itibarsızlaştırmaya dönük yüzsüz bir propaganda kampanyasına girişilir. Amaç benzerdir; isyanın “doğal” sınırlarını aşmasına mani olmak, böylece zamanla tecridini sağlayıp onu yok etmek.

Marx, “Paris ile taşra arasında Versay ordusunun, hükümet ve yalanlardan oluşan bir Çin seddinin olduğu açık. Eğer bu duvar yıkılırsa birleşeceklerdir” diye yazıyordu. Ona göre, o duvarın yıkılması için yapılması gereken, köylülerin kendi “yaşayan çıkarları” ve “gerçek ihtiyaçları”nın farkına varmalarını sağlamaktı. Böylece köylüler kaderlerinin Komün ile bir olduğunu görecek, onunla birleşecek, başka bir deyişle Versay karşısında işçi ve köylüleri biraraya getiren geniş bir toplumsal blok kurulmuş olacaktı.    

**

Teşbihte hata olmaz ama teşbihi de uzatmamalı. Başta dediğim üzere şefçi rejim uzun zamandır benzer bir stratejiyi (elbette bambaşka ölçek ve dozda) tatbik ediyor. Konu ne olursa olsun herhangi bir toplumsal muhalefet girişimini itibarsızlaştırmak ve en önemlisi de onun kendi tabanına sirayet etme potansiyelini daha başta ortadan kaldırmak için arsız bir yalanlar silsilesini üzerimize boca ediyor. Hemen her fırsatta ileri sürülen şu “elitlik” yaftası da “Fatih ile Harbiye” arasındaki o muhayyel sınırları ayakta tutmanın artık gerçekten bıkkınlık getirmiş bir yolu.

Üstelik bu tezvirat iktidarın tabanını diri tutmak gibi de bir rol oynuyor. İktidar hemen her toplumsal tepkiyi rejim için bir ölüm kalım meselesi haline getirerek tabanının beka kaygılarını kışkırtıyor. Hemen her vesilede “darbe” ve “Gezi” örneklerinin kullanılması, “dış güçlerin sinsi oyunlarından” dem vurulması, aslında rejimin kendi tabanı için aba altından gösterilen bir sopa. İktidar sürekli olarak tabanını ajite ediyor, en ufak toplumsal reaksiyonun bile o tabanın varsayımsal “kazanımlarını” topyekûn tehdit edeceği kaygısını kışkırtıyor.

Baskı aygıtı tam da bu algıyı pekiştirecek bir şekilde seferber ediliyor, muhalefetin ezilmesi onun kriminalize edilmesini temin edecek şekilde performe ediliyor. Mesela öğrencilerin gözaltına alınmasına ilişkin servis edilen o ürkütücü görüntülerden amaçlanan sadece muhalif öğrencileri ve toplumu korkutmak değil. Askeri bir harekât icra edercesine gerçekleştirilen operasyondan amaç, muhalefeti o artık her kalıba sokulabilen “terörle” daha baştan özdeşleştirmek. Öğrencilerin gözaltına alınması için böylesi bir gücü seferber etmenin pratik değil propagandif değeri var. Bizatihi operasyonun gerçekleştirilme biçimi, onun sahneye konuş şekli, muhalefeti “terörle iltisaklı” saymanın delili haline getiriliyor.

**

“Kutuplaştırma-tecrit-şok ve baskı” diye özetlenebilecek bu strateji, aslında uzun zaman boyunca kendinden beklenen işlevi fazlasıyla gördü. Ana akım muhalefette dahi toplumsal muhalefetin, yani kurumlar dışında ortaya konan siyasal ve sosyal tepkilerin esas olarak iktidarın “kutuplaştırıcı” siyasetine prim vereceği yönünde bir kanaat yerleşti.

Oysa (zurnanın zırt dediği yer de burası) rejimin yukarıda anılan stratejisinin sınırlarına sanki ulaştık.  Esneme kapasitesi kalmamış, tam saha pres dışında bir stratejik ufku olmayan rejim yapısı itibariyle her kısmi ve kesimsel mücadeleyi kaçınılmaz olarak genelleştiriyor, siyasallaştırıyor, yaygınlaştırıyor. Belki bir ara lehine olan bu durum, onun için artık belki de ciddi sonuçları olacak bir dezavantaja dönüşüyor.

Geçmişte kısmi-kesimsel bir mücadeleyi rejim için hayat memat meselesi olarak sunmak, onun yalıtılıp bastırılmasında kilit rol oynuyordu. Şimdiyse tersine, mücadelenin farklı kesimlere ulaşmasını, onun ister istemez (olumlu anlamda) siyasallaşmasını, yaygınlaşmasını, başka mücadelelerle bağlar kurmasını kolaylaştırıyor sanki.

Belki de bu varsayımı bir soru olarak formüle etmeli: Kayyum atamasına karşı öğrencilerin yaygın tepkisi, siyasal güçler ilişkisinde sessizce gerçekleşmekte olan bir dönüşümün işareti mi yoksa? Rejimin geçmişte lehine işleyen ve kendi tabanını diri tutup sosyal muhalefeti yalıtan baskı ve kutuplaştırma ikilisinin gücü ve etkisinin azaldığının işareti mi? Kesin cevap vermek zor ama konturları şimdilik belirsiz olsa da sanki önümüzde yeni bir resim şekilleniyor. Şimdilik açıkça görmüyoruz ama belli belirsiz hissediyoruz: Eskiden korkutmak istediği için korku senaryoları üreten rejim şimdi sanki gerçekten korkuyor. Eskiden muhalefeti yalıtmak isteyen rejim, şimdi sanki kendisini giderek yalnızlaştıran adımlar atıyor.

**

Sosyalist siyasetçi Leon Blum, Fransa’nın siyasal kaderine yirmi küsür yıl boyunca hükmetmiş Charles de Gaulle hakkında şöyle yazıyordu: “Onun katılık ve uyuşmazlığı büyük ölçüde istemliydi. Zayıf olduğu için uzlaşmazlığın yegâne silahı olduğunu söylemekten hoşlanırdı”. De Gaulle için uzlaşmazlık/katılık bir mizaç meselesi olmaktan çok akut bir zayıflık halinde kaçınılmaz hale gelen bir siyasal tutumdu.      

Benzer bir durumla karşı karşıyayız. Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde Alman topraklarında hâkim olan rejim için, “yalnızca kendi kendine inandığını sanıyor ve herkesin bu yanılsamayı paylaşmasını istiyor” diye yazıyordu. Yani söz konusu rejimin bizzat kendi öz varlığına inancı kalmamıştı; bu nedenle “kurtuluşunu ikiyüzlülük ve safsatada” arıyordu. Şöyle yazıyordu “genç” Marx: “Çağdaş ancien régime artık gerçek kahramanları ölmüş bulunan bir siyasal düzenin komedi oyuncusundan başka bir şey oluşturmuyor.”

Bizdeki rejim de benzer bir ancien régime komedisine, artık kendi kendisine bile inanmayan bir rejime mi dönüşüyor? Cevap henüz net değil. Ancak kesin olan, geri adım atamayacak, bir milim geri çekilmeyi dahi göze alamayacak kadar esnekliğini yitirmiş, sürekli olarak “ileriye doğru kaçmak” zorunda olan bir iktidarla karşı karşıya olduğumuz.

Bir geçiş evresindeyiz belki de. Hani eskinin bir türlü ortadan kalkmadığı, yeninin de bir türlü ortaya çıkamadığı, bu durumda sahneyi “marazi semptomların” kapladığı bir geçiş evresinde. Böyle dönemlerde kati yanıtlar bulmak zor olsa da yapılacak en büyük hata, iktidarın (Troçki’nin deyimiyle) “bugünkü zayıflığının, dünkü gücünün gölgesiyle giyinmiş olarak karşımıza çıkmasının” bizleri yanıltmasıdır.

Bir şeyler belli belirsiz değişiyor. Öğrenciler (onların şahsında, evet, bu kez büyük harfle Tarih) yürürken şahit olduğumuz, belki de bu değişimin ilk emaresi.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında