“Normalleşme” Yanılsaması ve Mevcut Konjonktüre Dair -

I.

Türkiye’de pandeminin ikinci zirvesinin başındayız. Salgın konusunda “kolay ve hızlı bir zafer” arayışındaki iktidarın yaz aylarında bütün uyarılara karşın alelacele aldığı “normalleşme” kararının bedeli ağır olacak gibi görünüyor. Yeni vaka, ağır hasta ve ölüm sayısı giderek artıyor. İktidarın “ekonominin çarklarının dönmeye devam etmesi” adına işçileri kelimenin gerçek anlamıyla “ölümüne çalıştırmaya” devam etmesi, fabrikaları ve diğer üretim alanlarını salgının merkezleri haline getirmiş durumda. Okulların açılmasıyla bu durumun daha da vahim hale geleceği öngörülebilir. Salgının, kendini izole etmesi mümkün olmayan alt sınıfları ve kırılgan nüfus gruplarını özellikle vurduğu ortada. Bu koşullarda iktidar salgının yeniden yaygınlaşmasının sorumluluğunu halka kesmeye, salgını bir “bireysel sorumluluk” meselesine indirgemeye çalışıyor. Özellikle sağlık çalışanları arasında yaşanan ölümler ve sağlık emekçilerinin içerisinde bulunduğu basınç kaygı verici. Önümüzdeki aylarda sağlık sisteminin, birçok tıp meslek örgütünce “kontrolden çıktığı” belirtilen pandeminin basıncına dayanamaması riskiyle karşı karşıyayız.

Bütün bu koşullar altında, karantina ve başka halk sağlığı önlemlerinin başta ücretli izin, işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, çalışma saatlerinin düşürülmesi olmak üzere emekçi ve alt sınıfları destekleyen/güçlendiren sosyal politikalarla birlikte uygulanması gereği açıkça ortadadır. Kaynak olmadığına dair safsatayı yutmuyoruz: Kaynak var.  Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesiminin ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipse, gelir eşitsizliğini azaltmak için servet vergisi ile işe başlanabilir.

II.

Pandemi, Türkiye’nin zaten içerisinde bulunduğu uzatmalı “sermaye birikim rejimi krizinin” sonuçlarını daha da vahim hale getiriyor. Artan işsizlik ve belki de kapımızda olan bir “ödemeler dengesi krizi”, önümüzdeki dönemin siyasal güç dengeleri açısından “istikrarlı” bir kestirimde bulunmayı zorlaştırıyor. İktidarın bir önceki dönemde hem “sahip olanları” hem de “sahip olmayanları” yönetebilmesini sağlayan iktisadi konjonktür çoktan geride kalmış durumda. İktidar partilerinin toplumsal tabanında artık görünür hale gelen erozyonun temel nedeni de bu. Ancak ana akım muhalefet saflarında hâkim olan ve krizin, ya da piyasaların “görünmez elinin” Erdoğan’ı eninde sonunda cezalandıracağına dair kanaat tehlikelidir. Kriz karşısında emekçilerin örgütlü ve birleşik bir karşı duruşu söz konusu olamazsa mevcut otoriter-otokratik yönelim daha da derinleşecektir. Kıdem tazminatına saldırı ya da MÜSİAD’ın güya pandemi vesilesiyle gündeme getirdiği “çalışma kampları”, sermayenin her kriz gibi bu krizi de fırsata çevireceğinin aleni işaretleridir. Emeğin daha da baskılanması, işçi sınıfının daha da güçsüzleşmesi ve dağıtılması, mevcut şefçi momenti dağıtan değil, pekiştiren bir rol oynayacaktır.

Sosyalist-devrimci solun geniş kesimlerinde hâkim olan liberal-cumhuriyetçi-orta sınıf “demokratikleşme” yanılsamalarıyla mücadele etmek önümüzdeki acil görevlerden biridir. Ana akım muhalefetten devşirilmiş ve sınıf içeriği olmayan demokratikleşme söylemleri, “demokratik blok” çağrıları, tam da mevcut otoriter momentin işçi sınıfının sınıf olarak davranabilme kapasitesindeki erozyondan kaynaklandığını görememektedir. Dolayısıyla herhangi bir anlamlı ve radikal “demokratikleşme” ancak bu sınıf olarak eyleyebilme kapasitesinin onarılmasıyla mümkündür. Bu türden “demokratikleşme” söylemlerine karşı da, gerçek demokrasi için mücadele edeceğiz.          

III.

Türkiye’nin dış siyasetindeki militarizasyon eğilimi süreklileşmiş bir savaş tehdidine neden oluyor. Savaş politikaları ve militarizasyon, Erdoğan etrafındaki şefçi rejimin toplumsal tabanını pekiştirme, hatta muhalefeti bölüp etkisizleştirerek kısa vadeli de olsa daha geniş bir kitleye hitap edebilme imkânı sağlıyor. Dahası Suriye’den Libya ve Doğu Akdeniz’e “milli meseleler” Erdoğan için devlet içindeki farklı hizipleri etkileyip belirleme imkânı sağlıyor. Dahası milli savunma sanayiindeki atılım da çeşitli sermaye fraksiyonlarına ödüller dağıtarak onlar arasında yüksek hakem pozisyonunu muhafaza etmek açısından geniş olanaklar sunuyor. Dolayısıyla Türk dış siyasetindeki militarizasyon ve agresifleşme eğiliminin devam edeceğini öngörmek yanlış olmaz. “Büyük Türkiye” miti, yeni rejimin temel ideolojik motivasyon kaynağı halini alıyor. Ancak mesele sadece Türkiye’deki otokratik rejimi ihtiyaçlarından ibaret değil. Emperyalist sistemdeki hegemonya bunalımının uluslararası ilişkiler alanında yarattığı istikrarsızlık ve kuralsızlaşma eğilimi bölgesel çatışmalar riskini giderek artırıyor. Örneğin Doğu Akdeniz’deki diplomatik ve askeri gerginlik, bölgedeki hidrokarbon kaynaklarının kontrolü için verilen emperyalist nitelikli bir güç mücadelesidir ve pekâlâ bir savaş ihtimalini gündeme getirmektedir.

Dolayısıyla bu alanda “bütünlüklü” bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Türkiye’deki rejimin agresif-jingoist-emperyal yönelişine karşı duruşu genel bir emperyalist sistem karşıtlığıyla buluşturmalıyız. Savaş karşıtı, anti-militarist, anti-şovenist ve enternasyonalist etkinlik ve çalışmalar ne kadar cılız da olsa bugün her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Enternasyonal dayanışma ve eylem kanalları açmak için çalışmaya devam edeceğiz.

IV.

Şefçi-otokratik rejimin çoklu krizlerle karşı karşıya olduğu aşikâr. Son beş yılı süreklileşmiş bir kriz idaresi, devamlı bir türbülans hali olarak tarif etmek mümkün. Bu durum, ana akım muhalefet saflarında şefçi rejimin kendi içsel çelişkileri dolayısıyla tetiklediği çoklu krizler neticesinde çökmeye mahkûm olduğu şeklinde bir algıya neden olmaktadır. Bu konformist yaklaşım tehlikeli bir yanılsamadır. Kapitalizmin “felaket” çağında belki de bütün dünyada kriz yönetimi burjuvazinin tek mümkün yönetim şeklidir. Türkiye’de şefçi rejim süreklileşmiş krizler vasıtasıyla inisiyatifi elde tutmakta, toplumsal sınıf ve katmanları bu devamlı türbülans dolayısıyla amorf halde tutabilmekte ve kendi rızasına göre yeniden ve yeniden saflaştırabilmektedir. Hal böyleyken ana muhalefette ve yazık ki sosyalist saflarda hâkim olan seçimcilik (bu seçimi, olmazsa bir sonraki seçimi bekleme hali) toplumsal apatiyi iktidar lehine çoğaltmaktan başka bir sonuç yaratmamaktadır. Rejimin temel dayanağı bu apati, spesifik olarak da alt sınıfların siyasal ataleti ve kapasitesizliğidir. Bu karşı karşıya olduğumuz rejimin kadir-i mutlak olduğu anlamına gelmez. Tersine, rejimin toplumsal tabanında erime olduğu açıktır. Şefçi rejim, 1989 “bahar eylemleri” ya da 2001 “esnaf eylemleri” gibi yaygın ve kendi tabanına sirayet edebilecek bir toplumsal mobilizasyon karşısında ayakta kalabilecek güçte değildir. Sorun, “muhalefetin” iktidarı destabilize edecek alanları siyasallaştırmaktan imtina etmesidir.

Kadın hareketi, “İstanbul Sözleşmesi” etrafındaki seferberlikle, mevcut baskı koşullarında dahi, yaygın bir sürekli siyasal faaliyetin mümkün ve etkili olabildiğinin en son örneği olmuştur. Aynı yoldan yürümek gerekiyor, yol yoksa kazmayla kürekle, bunlar dahi yoksa toplu iğneyle o yolu açmak gerekiyor. Otokratik-şefçi rejime karşı mücadele ve gerçek muhalefeti ancak toplumsal mücadele zeminlerinde, toplumsal seferberlik yoluyla, mevcut kutuplaşmayı toplumsal talepler etrafında yeni saflaşmalar aracılığıyla “aşağıdan” aşarak yeniden kurmak gerekiyor. Bu yolda ısrarcıyız, toplumsal mücadeleler etrafında birlik zeminleri inşa etmekte kararlıyız. 

Başlangıç Meclisi

11 Eylül 2020                     

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında