Nerede duruyoruz? Nereye yürüyoruz? -

I- Neoliberal kapitalizmin buhranı sürüyor

Hep beraber yaşadık: Neoliberal kapitalizm, emekçi ve ezilenleri ardışık yenilgilere uğrattığı 30 yıllık uzun bir dönemin ardından, 2008’den itibaren ağır bir krize girdi: Bu bağlamda 2011-2013 döneminde yükselen muhalefet dalgası, mücadele biçimlerimizi ciddi biçimde zenginleştirdiyse de, toplumsal ve siyasal güç dengelerinde emekçiler lehine radikal ve kalıcı değişikliklere yol açmadı. Toplumsal mücadelelerdeki kabarış, yerini hızlı bir geri çekilmeye bıraktı.

Mevcut bağlamda ise krizin geri döndüğüne ve bu sefer özellikle Türkiye, Arjantin gibi ‘bağımlı’ ülkelerde ağır bir tahribat yaratmaya başladığına tanık oluyoruz. Öte yandan, ‘ikiz’ uluslararası krizin diğer ayağını oluşturan emperyalist sistemdeki hegemonya bunalımı, özellikle ABD’nin uluslararası hegemonyasındaki gerileme süreci, Trump’ın seçilmesiyle beraber daha da hızlandı: Bu durum, söz konusu ülkelerdeki otoriter popülist yönetimlerin elini iyice güçlendirmesi için alan açtı. Kriz konjonktürü otoriter popülist yönetimleri tökezletebileceği gibi, bilakis milliyetçi hamaset politikasını güçlendirip göçmen karşıtı, faşizan kalkışmaları harlayan bir rol de oynayabilir…

Elbette iktisadi ve politik kriz, başta iklim krizi olmak üzere ekolojik krizin tüm boyutlarıyla ortaya çıkmaya başlayan ağır bilançosuyla bütünleşiyor. Trump’ın iklim anlaşmasından çekilmesi, benzer iklim inkârcısı otoriter siyaset ve rejimlerin anlayışını yansıtıyor. Türkiye özelinde enerji ve inşaat temelli çalışan yerli ve yabancı sermaye bize HES projeleri, dikey yerleşimler, GDO içeren gıdalar ve su kirliliği vadediyor; havalimanı inşaat işçilerine dayatılan otoriter emek rejimi ile kentlerimiz ve doğamızın durmak bilmez yıkım aynı madalyonun, doğa ve emeğin yoğun sömürüsüne dayalı aynı birikim rejiminin iki yüzü. Bu sorunlara karşı verilen tekil mücadeleleri bütünleşik bir anti-kapitalist hat etrafında örgütlemek solun en acil görevleri arasında.

II- Başkanlık sistemi konsolide oluyor

Türkiye’de anti-neoliberal tepki 2013’te kitlesel ve zengin bir ifadeye kavuşmuştu. Başlangıç kolektifi, Gezi direnişinin hemen ertesindeki bu konjonktürde kuruldu -bu kitle kalkışması temelinde, sosyalist solda gerçekçi bir harmanlanma oluşmasına katkı sunmak perspektifiyle. Ancak Gezi direnişi yerini hızla bir ricata bıraktı.

İlk olarak, Gezi’nin yarattığı ivmenin 17-25 Aralık, Kobane günleri, ‘metal fırtına’ ve 7 Haziran gibi dönemeçlerde hakim sınıf bloku içinde önemli çatlaklar açtığını ve toplumsal muhalefetin özgüven kazandığını gördük. Ancak sosyalist solun kitle hareketine bir perspektif sunamamasına paralel, mücadeleler giderek sönümlendi; bunların çalışma ve yaşam alanlarındaki yansıması cılız oldu. En önemlisi, emekçilerin büyük kısmının yer aldığı ‘karşı mahalle’ye doğru bir hamle yapmada başarısız olundu. (Elbette ‘kendi’ mahallemizi sınıfsal eksende örgütleme ve yeniden karma görevinde de yetersiz kaldık; bu, hâlâ acil bir görev olarak karşımızda duruyor.)

O dönemde -kendimizi de kapsayacak şekilde- sola yönelttiğimiz şu eleştiri bugün de geçerliliğini koruyor:

“Türkiye solu, neoliberal dönemde toplumsal hareketler içerisindeki direniş ve inşa faaliyetlerini ya yok sayan ya da talileştiren bir hat izledi. Buna paralel olarak siyasal alanda da, Türkiye’de süregelen ‘kültür savaşlarının’ bir yakasından diğer yakasına salınan tutumların tali öznesi olmayı kendisine reva gördü, halen de görmekte. Emekçilerin ve neoliberal kapitalizmin mağduru diğer farklı toplumsal kesimlerin muktedir birer siyasal özne olarak sahneye çıkmalarının önünü açacak pratikler sergileyemedi.”

Bunun sonucunda siyasal iktidar, karşı manevrasını yapabilecek soluklanma fırsatını yakaladı; önce 2015 yazında Kürt hareketine ve giderek sola yönelik kapsamlı bir manevra başlattı, ardından da 15 Temmuz darbe girişimini araçsallaştırarak olağanüstü bir rejim ilan etti ve tüm toplumsal muhalefeti ezmeye girişti. Bu temelde, egemen sınıfların yönetememe krizini aşmak adına, devlet ve milletin bekasının Erdoğan’ın şahsında kristalize olduğu otoriter şefçi bir rejim kurma yoluna girildi. 24 Haziran seçimlerinde bu proje büyük ölçüde konsolide oldu.

Mevcut noktada iktidar kendi bloku içindeki çatışmaları önemli ölçüde zapturapt altına almış görünüyor. İktidar – ordu ilişkisinde 15 Temmuz sonrası görülen değişim, CHP’nin kalıcı muhalefet rolünü sahiplenmesi, ekonomi politikaları karşısında TÜSİAD’ın aldığı tavırlar bu eksende çok şey anlatıyor. Ancak toplumun kayda değer bir dilimi üzerindeki rıza yaratma kapasitesini kaybeden AKP’nin daha sık bir biçimde zor araçlarına başvurduğunu -son havalimanı inşaatı baskınında olduğu gibi- beraber görüyoruz; yaklaşan kriz konjonktürü için bu önemli bir veri olarak önümüzde duruyor.

III. Sol zayıflığını aşamıyor

Sol, Gezi’nin ve ardından gelen mahalle forumları ve kimi yerel emek mücadelelerinin ivme kaybetmesinin ardından önemli ölçüde seçim faaliyetlerine yüzünü dönmeye mecbur kaldı: Elbette seçim faaliyetleri toplumun siyasallaştığı ve solun sözünü büyütebildiği önemli dönemeçler olarak ciddi bir alan açtı: Başlangıç’ın da katkıda bulunduğu 10danSonra, Hayır Meclisleri, BirAdım gibi inisiyatifler, birey hukuku temelinde açık ve meşru bir kitle çizgisinin olanaklarını ortaya koydu. Ancak sıklıkla seçim faaliyeti çalışma ve yaşam alanlarındaki faaliyetlerle birleştirilemedi, kampanyalar kısa ömürlü oldu ve toplumsal muhalefet güçlerinin birikimli bir güç inşasına hizmet etmedi. Özellikle 24 Haziran seçimlerinde, seçimlere gereğinden fazla önem atfedilmesi hali, muhalefet adayı İnce’ye yönelik eleştirisiz, hayırhah tavırlarda cisimleşti. Ancak otoriter rejimin seçimlerle alt üst edilebileceği illüzyonu önemli bir hayal kırıklığıyla son buldu.

Sosyalist sol olarak, bu yenilgimizden de öğrenerek, bizi bekleyen zorlu yeni sürece hazırlık yapmak durumundayız. Konsolidasyonunu önemli ölçüde ilerleten otoriter rejimi, mesela yaklaşan yerel seçimlerdeki taktik bir ittifakla veya ekonomik krizin otomatik olarak yaratacağı bir direnişle geriletme gibi kestirmeci umutlardan acilen sıyrılınmalıdır. Ne egemenler arası mücadelelerden medet umabiliriz, ne de bir tür ekonomik otomatizme bel bağlayabiliriz.

IV- Biz ne yapıyoruz, neler yapmalıyız?

Seçim faaliyetini sokak faaliyetinden koparmayan, neoliberal kapitalizme ve krizine karşı duruşu otoriterizme karşı mücadeleyle birleştiren bir perspektifte, kadınlar, gençler ve emekçilerden güç alan bir hattı mütevazı adımlarla geliştirmek durumundayız. Bu bir yandan parlamenter değil radikal antikapitalist bir kopuş, yani devrimci bir altüst oluş ufkuna bugünden işaret etmek demek. Ama bir yandan da bugünden başlayarak dayanışmacı taban örgütlenmelerine (aşağıdan emek örgütleri, mahalle forumları, kooperatifler, müştereklerin savunusu…) katkıda bulunmak demek.

Devrimci siyaset, nihai sosyalist toplumsal dönüşüm perspektifimiz ile ezilenlerin bugünkü somut sorunları arasında köprüler, somut bağlantılar kurmayı gerektirir. Bu amaçla, mikro toplumsal direnişlerin önemini göz ardı eden büyük siyasetçilikten de makro politik müdahale ve inşayı atlayan ‘alancılıktan’ da uzak durmak durumundayız: Güncelin antikapitalist, sosyalist ve ekolojist siyasetini üretmeliyiz.

Bu eksende,

* Kadın hareketinin bu zor dönemde hâlâ gücünü koruyan az sayıda hareketten biri olmasının da gösterdiği gibi, erkeklikle yüzleşmeyen bir yapının güç biriktirme şansı yok. Başlangıç bu açıdan toplumsal cinsiyet mücadelesini kendi içinde sürdürüyor ve erkek dayanışmasını çözme, kadınları güçlendirme yolunda uzun soluklu bir çaba sarf ediyor. Aynı bağlamda, LGBT mücadelesinin gündemi, ve Marksizm ve queer tartışması da önümüzdeki dönemde daha fazla odaklanacağımız meseleler arasında.

* Aynı şekilde, heyecanla sahiplendiğimiz ‘üniversitemizi böldürmeyeceğiz’ eylemlerinin de gösterdiği gibi, Gezi ve sonrasında politikleşen yeni kuşağa alan açmak elzem. Güvencesizlik kıskacındaki gençliğin kendi politik lügatçe ve araçlarını geliştirmesi, fakat sağlam bir politik formasyonla da desteklenmesi önümüzde duran görevlerin bir diğeri.

* Sosyalist hareketin etkili bir siyasal aktör olması, şu veya bu grubun doğrusal büyümesiyle değil toplumsal mücadelelerin canlanmasıyla mümkün olabilir. Bu durumda toplumsal hareketlerin önünü açacak birleşik zeminlerin gerekli olduğuna inanıyoruz. Krizle beraber çeşitli yerellerde filiz veren tekil emek veya ekoloji direnişleriyle dayanışmak, bu tür zeminler için bir çıkış noktası olabilir… Gezi süreci ve seçim çalışmalarındaki hatalarımızdan dersler de çıkararak, çeşitli sosyalist gruplar, ekoloji kümeleri, emek örgütlenmeleri ile ortaklık kanallarını zorlamalıyız. Özellikle, toplumsal mücadeleleri şu veya bu parti ya da örgütün arka bahçesi sayan, deyim yerindeyse ‘dükkancılıktan’ uzak durmak, toplumsal mücadele alanlarında gerçek anlamıyla aşağıdan yukarıya, faaliyetin parçası olan herkesi özneleştiren bir mücadele anlayış ve biçimini yaygınlaştırmak gerekli.

* Ancak siyasal olanı toplumsal olana teslim eden, yani siyasi bir yapının inşasının önemini gözardı eden bir tür ‘alancılık’ ya da ‘hareketçilik’ anlayışından da kaçınmalıyız. Demokratik, etkin işleyen, militan bir siyasal mekanizma inşa etme görevi, düzenli propaganda, formasyon ve örgütlenme faaliyeti ertelenemez.

***

Türkiye’de sosyalist ya da devrimci sıfatlı sol, sınıf tarafgirliği ve bağımsızlığını seçimcilik ve ehven-i şerciliğe feda ederek siyasal alanda anlamlı bir referans noktası olmaktan çıkma yolunda. Hemen her keskin dönemeçte ana akım siyasetin -hâkim sınıfın şu ya da bu fraksiyonunun- bir eklentisi olmaktan öteye geçemeyen, programatik ve stratejik özerkliğini önemli ölçüde yitirmiş devrimci-radikal solun yeniden, neredeyse sıfıra yakın bir noktadan inşası ertelenemeyecek, acil bir görev. Karşı karşıya olduğumuz ‘ikiz kriz’ -kapitalist buhran ve emperyalist sistemde hegemonya bunalımı- Türkiye’deki rejimin toplumsal tabanını istikrarsızlaştıracak dinamikleri açığa çıkarıyor. Gözünü bu dinamiklere, toplumsal mücadeleler alanındaki her yaprak kımıldayışına dikecek ve ana akım siyasetin dehlizlerinde fenersiz yakalanmayacak devrimci ve radikal bir sol alternatifin inşası bugün her zamankinden daha yakıcı ve üstelik karşı karşıya olduğumuz felaket karşısında tek ‘gerçekçi’ siyasal seçenek.

Başlangıç bu seçeneğin ete kemiğe bürünmesi için yola devam ediyor…

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında