Necati Sönmez: “Hayatımıza Suriyelilerle birlikte devam etmeyi öğrenmeliyiz” -

 

Merhabalar, “Hangi İnsan Hakları Film Festivali” kurucularından biri ve organizatörü Necati Sönmez ile beraberiz. Bu sene “Hangi İnsan Hakları Film Festivali”nin yedincisi yapılıyor. Bu senenin teması mülteciler. Öncelikle, bu seneki gösterimler nasıl geçiyor? Mülteci temasını seçmenizin sebebi sanıyorum memleket itibariyle açıkça görülüyor. Özellikle son iki seneyi göz önünde bulundurursak… İstanbul’daki mülteciler ne kadar katılım sağladı? Siz katılımın sağlanması konusunda neler yaptınız festival için?

Festivalin başından beri bizim ana tema seçmek gibi bir politikamız oldu. Bütün program o konuda olmamakla beraber, bir tane temayı alıp en güncel en yakıcı sorunlardan birini alıp o konuda olabildiğince çok film göstermek ve onun etrafında bir dizi yan etkinlikle onu zenginleştirmeyi planladık. Bu temalar da genelde gündelik hayatımızın en yakıcı sorunlarından çıkıyor. Mültecilik herhalde şu an aklımıza gelebilecek en yakıcı sorunlardan bir tanesi İnsan Hakları deyince. Soma oldu, Soma’nın hemen ardından festival yaparken aklımıza doğal olarak iş cinayetleri, işçiler geldi. Kadın cinayetleri zaten her zaman Türkiye’nin gündeminde. Birkaç sene önce festivallerimizden bir tanesi Kadın Hakları’na adanmıştı. O zaman bir tür arayışa giriyoruz ve o konudaki en fırtınalı dönemden çıkmış önemli filmleri bulmaya toplamaya çalışıyoruz. Bu seneki temada zorlanmadık aslında temanın etrafını örmekte, altını doldurmakta çok zorlanmadık. Bizim festivalimiz ağırlıklı olarak belgesel film gösteriyor. Belgeselcilerin de gündemi konjonktürle paralel ilerliyor. Şu dönemde en çok belgesel mülteciler hakkında çıkıyor mesela. Dolayısıyla filmler önümüze zaten bir şekilde geliyor, festivallerde onları izliyoruz. Bunlardan 6-7 filmlik bir seçki yaptık. Daha da çok var tabii ki ama bir kesit aldık. Bu konuda Türkiye’de yapılmış maalesef çok fazla film yok hala. Türkiye’de zaten gündemimize girmesi çok yeni… Sadece Suriye mevzusunu ele alsak 4 yıldır devam eden bir süreç var. Öncesinde bir Afrikalı göçmen meselesi var İstanbul’da. Bugüne kadar hep gözümüzü kapattığımız, bakmak istemediğimiz bir olgu. Gündelik hayatımızın kıyısında akıp giden bir şey… Kumkapı’ya gidince ancak farkına varıyoruz. Türkiye mülteciler için bir bekleme odası olarak algılanırdı. Buraya gelenler bilerek ya da kandırılarak Avrupa’ya götürülme vaadiyle gemiye bindirilip İstanbul’a atılan, “Geldik. Avrupa burası” denilen insanların yıllarca Avrupa’ya gitmek istedikleri bir yer. Her tür güvenceden yoksun, herhangi bir statüden de yoksun… Türkiye’nin göçmen politikasının en bariz özelliklerinden bir tanesi, böyle bir sığınma statüsü tanımaması. Geçici koruma denen bir şey var, hatta şimdi tüm bu olanlara rağmen hala bu konuda bir statü belirleme sorunu var. O statüde bir an önce buradan başka bir ülkeye geçmeyi bekleyen çoğu Afrikalı, ama Afganistan, Pakistan’dan gelen çok insan vardı. Ama şimdi Suriyeliler gündemimizde. Suriyeliler mevzusunda artık iş değişti. Onlar için bekleme odası değil, çok büyük ihtimalle yaşayacakları bir ülke artık burası. Yıllardır buradalar, kısa ve orta vadede de geri dönme umutları yok. Ve burada bir hayat kurmak durumundalar. Bir kısmı kurmaya çalışıyorlar. Yine bütün güvencelerden yoksun olarak yapıyorlar bunu. Hastalandıklarında sağlık güvenceleri çok belirsiz, çok muğlak… Ne tür bir sağlık güvencesi var bilmiyorlar, hala çok az yararlanıyorlar aslında. Bütün bunları da tartışan bir program oluşturmaya çalıştık aslında. Filmleri izlerken bir yandan da forumlarla panellerle mültecilerin gelip bizzat kendilerini ifade edebileceği yan etkinliklerle bunu tartışmaya çalıştık. “Mülteciler ve Dayanışma Olanakları” başlıklı forum uzun ve çok geniş katılımlı bir etkinlikti, özellikle bunu amaçlıyordu. Forumun bir oturumunda işin teknik tarafları, yasal mevzuat vs. bu iş üzerinde çalışan akademisyenler tarafından tartışılırken, ikinci oturum mültecilerin tamamen kendilerini ifade etmeleri için düşünüldü. Onun dışında mesela, Suriyeli mültecilerin ağırlıkta olduğu bir koro konseri verdik. Gerçekten çok güzeldi ve bizim beklentimizi de aşan bir profesyonellikte gerçekleşti. Orada mesela Arapça, Ermenice, Süryanice, Kürtçe, Türkçe şarkıları da birbirleriyle bir şekilde iç içe geçirerek hem Arapçada hem Kürtçede hem Türkçede mevcut aynı şarkının versiyonlarını söylüyorlar. Böyle sınırları da aşan bir özelliği vardı. Tam da aslında bizi duymak isteyeceğimiz duymamız gereken bir şeydi bu. Konserin de başlığı “Mültecilerin Sesi” idi zaten. Onun dışında sinemacı Suriyeli arkadaşlarla yaptığımız bir etkinlik vardı. Atölye çerçevesinde birtakım kısa filmler yapmışlar o filmlerini anlattılar. Suriyeliler yine çoğunluktaydı ama İstanbul’da sığınmacı olarak yaşayan insanların çektikleri filmlerdi.

Türkiye’deki mültecilik sorununa girelim istersen. Dediğin gibi burası her zaman bir geçiş bölgesi olarak algılandı. O yüzden devlet tarafından da hiçbir zaman sağlıklı bir sosyal statüye kavuşmaları yasal bir zemine oturtulmadı. Hep geçiştirilen bir sorun haline geldi. Ve bu süreç itibariyle birçok insan harap oldu diyebiliriz Avrupa’ya geçmeye çalışırken. Burada çok zorlukla yaşadılar. Suriye İç Savaşı’nın başlamasından sonra gelen göç dalgasıyla beraber burada başka bir yaşam kurmaya çalıştılar. Peki bu süreçten sonra, artık memleket itibariyle ciddi bir sorun olduğu kesinleştikten sonra diyeyim, burada ne gibi değişimler yaşanabilir? Ne gibi bir mücadele hattı oluşturulabilir?

Tabii işin bir devlet politikası tarafı var, ona zaten yıllardır aşinayız. Halen de tüm bu olanlara rağmen çok fazla değişmeyen bir politika. Belki şimdi birtakım iyileştirmeler yapılacak. AB ile yapılan anlaşmanın sonucunda bir şeyler değişir mi bilemiyorum ama göreceğiz. Bir de kendimizin bakışı var. Mesela sivil toplum örgütleri nasıl bakıyor, sol politik örgütler nasıl bakıyor? Bu konuda yaşadığımız seçim süreçlerinde muhalif kesimden mültecilere dair bir şey duyduğumu hatırlamıyorum ben. Ona dair söyleyebileceğimiz sözü daha üretebilmiş değiliz. Sol partiler, benim oy verdiğim parti de dahil buna. Bu çok enteresan bir şey, gündelik hayatımızda çok konuştuğumuz bir konu aslında. Gün geçmiyor ki İstanbul’daki Suriyeliler üzerine bir şey duymayayım. Ama politika yapmaya geldiğinde oralarda bir sessizlik hâkim ya da daha kötüsü aslında utanç duyulacak yaklaşımlar dile geliyor.

En iyi ihtimalle görmezlikten gelme gibi durumlar söz konusu oluyor diyorsun sanırım.

Tabii bu en masum hali ama sendikaların mesela olaya nasıl baktıklarını merak ediyorum. Sendikalar acaba “Bunlar gelip işimizi elimizden alıyorlar”ın ötesinde bir şey üretebiliyor mu? Bunlar çok önemli sorular ve sormamız gereken sorular. Birtakım temel insani ilkeler üzerinden değil ama daha çok gündelik politika üzerinden konuşamayız. Suriye hükümetine Suriye politikasından ayrı bakılamaması nedeniyle bu sorun çok ciddi. Türkiye’deki mültecilerin durumu bir şey, Suriye’de ne olup bittiği, Türkiye hükümetinin oradaki politikası başka bir şey bana sorarsan. Türkiye’deki Suriyeliler savaştan ölümden kaçmış, sığınacak bir yer arayan bir kitle. Buna dair söyleyebilecek bir lafımız olmalı. Bunu artık mecburen tartışacağımızı umuyorum. Ama nasıl politikalar üretir onu kestirmek zor.

Aslında göç sorunu Suriye’den önce de Kürdistan’dan gelen 90’lardaki göç ile çok ciddi rakamlara ulaştı. 3 milyon kişinin yer değiştirmesinden bahsediliyor. Aslında bu memleketin her zamanki sorunuydu 90’lardan beri. Ama o zaman bile o iç göç dalgası bir mültecilik sorunu olarak algılanmadı. Veya aynı şekilde önem gösterilmedi. Mülteci sorunu hep batılı solcuların sorunuymuş gibi algılandı Türkiye’de. Şu an belki ilk defa solun içinde tartışılması gerekiyor, tartışılıyor diyeyim.

Kesinlikle, tıpkı ırkçılık gibi. Irkçılığı da batıya özgü bir meseleymiş gibi tartıştık bugüne kadar. Ama kendi içimizdeki neo-Nazileri tolerans göstererek kavramlaştırdık yani. Ülkücüler deyip geçtik, ırkçılık gibi bir realite var, bunun sadece ülkücülerle açığa çıkmadığı bir dönemdeyiz. Kürtler hala bu anlamda bir turnusol kağıdı… Kürtlere karşı tavrın üstüne Suriyeliler bunu iyice açığa çıkaran bir şey oldu.

Ya da faşizmin sıradanlaşması sıradan hale geldi biraz diyebiliriz belki.

Aynen evet. Bununla da hesaplaşılmalı, benim çok selamım sabahım olanların yorumlar yaptığını sosyal medyada görüyorum. Bindiği metroda herkesin Arapça konuşmasından çok rahatsız mesela. Niye bilmiyorum yani… Kendini memleketinde yabancı hissetme gibi bir şey yaşıyorlar. Bunun ifade edilmesi bile çok korkunç bir şey. Ama sorgulamıyor yani. Bir sürü Arap vatandaşıyla birlikte yaşıyoruz bunu kabul etmemiz lazım. Onlar da kendi dillerini konuşacaklar yani. Aynı kişi Kürtçe konuştuğu için baskı gören insanın yaşadıklarına karşı inanılmaz tepkili. Yani tepkisini dile getiriyor ama iş Arap mevzusuna gelince orada bir kırmızı çizgisi var bizim sol-demokrat kamuoyunun bile.

Son olarak şunu sorayım. Bugün Türkiye’de bu sorunu çözmek için nasıl bir mücadele hattı izleyebiliriz? Veya ne gibi kurumlar var, insanlar buraya nasıl dâhil olabilir? Ne yapabilir?

Bence temel mesele ya da bu işin çözümü, kesinlikle onları dinlemek, onlarla tanışmak ve onlarla konuşmaktan geçiyor. Hayatında bir kere bir Suriyeli ile konuşmayıp Suriyeliler üzerinde atıp tutan çok insan var. Bir iletişim kanalının kurulması gerekiyor. Kürt sorununda da aynı şey geçerli… Buradan insanların Diyarbakır’a, Batman’a, Van’a gittikten sonra nasıl bir değişim geçirdiğini biliyoruz. Batıdan giden gençler olsun, Kemalist dediğimiz insanların bile oraya gidip insanlarla konuştuktan sonra olaya bambaşka bakmaya başladıklarını görüyoruz. Suriyeliler için de geçerli bu. Her gün yanı başımızdan geçip giden o insanlarla artık bir iletişim kurmak, onun üzerine inşa etmek gerekiyor üreteceğimiz politikayı. Bununla bağlantılı olarak bizim festivalde yapmaya çalıştığımız şey, onların kendilerini anlatmalarına imkan vermek. Dışarıdan birilerinin gidip onlar hakkında yaptığı filmlere baştan bir antipatimiz var bu anlamda. Bazen kendilerinin yaptığı ama olaya yine de dışarıdan bakan filmler de oluyor tabii. Dışarıdan birinin yapması da gerekmiyor. Olayı sadece bir savaş bölgesi olarak yansıtan bir ton film var bunların içinde. Bunlardan ziyade gerçekten içeriden bakan, ne hissettiklerini gösteren filmlere yer vermek bu anlamda önemli. Bence bunun temeli buradan örülecek, onları dinlemekle başlayacak yani. Onun üzerine artık bir ilişki kurulacak. Artık hayatımıza Suriyelilerle birlikte devam etmeyi öğrenmemiz lazım. Onlarla ilgili bir şey yapacaksak beraber yapmamız gerektiğini düşünüyorum sol kamuoyu olarak ya da sisteme karşı bir direniş cephesi oluşturacaksak o cephede onlara da bir yer açmamız gerektiğini düşünüyorum.

Teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

Röportaj: Mehmet Martin

Çözümleme: Barış Yoldaş

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar