başlangıç yazıları n.3: muktedirler kapışırken -

Çok az ülkede “kritik bir dönemden geçiyoruz” sözü bu kadar sıkça kullanılıyordur herhalde. Siyasal gündemin durulmadığı, siyasal depremlerin birbiri peşi sıra yaşandığı bir ülke Türkiye. Hem de uzun bir süredir.

Fakat bu sefer “gerçekten” kritik bir dönemden geçiyoruz.

Mesele, 2008 eşiğinden sonra memleketi “2023’e taşıyacak” iktidar bloğunun oluşumu ile ilgili olduğu için kritiktir. 2008 Ergenekon Davası ile başlayan süreç, iktidar bloğu içerisindeki güçler dengesini kökten bir şekilde değiştirdi. Bu süreçte iki şey gerekliydi: Siyasal desteği sağlamak adına geniş bir popüler taban ve bu savaşı alanda yürütecek kadrolar. Bunlardan ilkine AKP, diğerine de Gülen Cemaati sahipti. Başka bir deyişle bu ikili birbirine mecburdu.

Fakat eskinin gidişi ile yeni olanın tesisi arasındaki geçiş otomatik değildir. Sistemin çeşitli alanlarındaki “yeni normallerinin” nasıl kurulacağı, kurumsallaşacağı, bu sefer muzafferler arasında mücadele konusu haline gelir. Türkiye’de yaşanan budur: Yeni anayasanın nasıl bir güçler dengesi üzerine oturacağından, iktidar kurumlarının nasıl paylaşılacağına; Kürt sorununda hangi rotanın takip edileceğinden, Ortadoğu politikasının belirlenmesine kadar Türkiye’de iktidar olabilmenin temel parametreleri olan bir dizi konuda esaslı bir mücadele yaşanmaktadır.

Üstelik salt lokal aktörler arasında geçen bir iktidar savaşı da değildir bu. AKP hükümeti, izlediği bölge politikası nedeniyle emperyal güç odaklarına yaranamadığı gibi, bölge ülkelerinin de neredeyse hemen hepsiyle sürtüşmeli, çatışmalı bir pozisyona geldi. Bu haliyle Türkiye’nin bölgedeki dış politika performansı, küresel egemen güçler açısından neredeyse bir “serseri devlet” performansını andırmaktadır.

Kısacası, 2008 sonrası süreçte, ülke içinde kurumsal denge pozisyonuna ulaşılamadığı gibi, Türkiye bölgedeki emperyal çıkarlar açısından da giderek dengesizlik üreten bir ülke haline geldi. Üstelik bu iki boyut giderek daha fazla birbiriyle iç içe geçti. Dolayısıyla Türkiye’de gerçekten iktidar olabilmenin temel parametrelerine yönelik olarak taraflar birbirleriyle bağlantılı, zincirleme tutum ve pozisyonlar aldılar ve giderek daha fazla saflaştılar.

Bu saflaşma an itibariyle bir devlet krizine doğru yol almaktadır.

Öyle görünüyor ki CHP de bu yeni saflaşma içerisinde kendisine uygun bir pozisyon arayışı içerisindedir. Çok kısa bir sürede -bırakalım merkez sağı- açıkça faşist sağın adaylarına açılan; Hatay gibi iktidarın halka kan kusturduğu bir şehirde iktidar partisinin mevcut belediye başkanını kendi saflarına devşiren; Gülen Cemaati ile hızlı bir “normalleşme” yakalayan CHP, en sonunda beklediği fırsatı yakalamış bir müteşebbis mantığı ve ruhuyla sistemdeki yeni rolüne iştahla saldırmaktadır

Sermaye kesimlerinden ilk açık tavır alan, beklenebileceği üzere MÜSİAD oldu. “Siyasetin dış müdahalelerle şekillendirilmesi”ne yönelik girişimlerden duyduğu rahatsızlığı beyan eden MÜSİAD’ın açık pozisyonu karşısında TÜSİAD, elbette bir “büyük abi” tavrı ile, “hukuk devleti ve istikrar” çağrılarını yineledi. Fakat büyük sermayenin önemli figürlerinin, özellikle Koç Grubunun AKP yönetimi ile olan sürtüşmesi epey bir süredir açık bir hâl almış durumda. Bu noktada kritik olan husus, Boydak örneğinde gördüğümüz üzere, iyiden iyiye palazlanmış, dolayısıyla ekonomik çıkarları MÜSİAD’ın geniş gövdesini oluşturan orta ölçekli sermayeninkilerden giderek farklılaşan İslami sermaye gruplarının alacağı tavır olacak. Sermaye kesimleri arasındaki kültürel saflaşmaların yerini giderek daha “doğal” saflaşmalara bırakmasını bekleyebiliriz.

Bu süreç içerisinde üç seçim geçirecek olan Türkiye’de siyasal gündemin durulmayacağı açıktır. Üstelik iktidar bloğu içerisindeki bu tektonik hareketlenme, olası bir ekonomik kriz ile hiç şüphesiz ki şiddetli bir depreme de dönüşebilir. 2002’de siyasal alanın büyük oranda değişimine neden olan ekonomik kriz, bu sefer siyasal krizle de birleşerek daha büyük çaplı bir dönüşümü ortaya çıkarabilir.

soldaki siyasal felç

Bu noktada hesaplanmayan –hesaplanamayan- unsur hiç şüphesiz ki Gezi İsyanı oldu. İsyan, her ne kadar bugün muktedirler arasında bir malzemeye dönüştürülmeye çalışılsa da, hiçbir iktidar kalıbına sığmayacak muazzamlıkta bir kitlesel mobilizasyonu ve toplumsal muktedirleşmeyi açığa çıkardı: “Devrim” –bulanık da olsa- artık daha çok bağırılan bir slogan!

Fakat isyanın siyasal alanda yarattığı etki, isyan öncesi var olan eğilimlerin daha da radikalleşmesi şeklinde oldu. Sosyalist hareketin Gezi direnişini somut talepler çerçevesinde siyasallaştıramadığı bir ortamda AKP, hatta daha da dar bir şekilde Erdoğan karşıtlığı her türlü muhalefeti güdüleyen ana motif haline geldi. CHP, güçlü ve etkin bir sorgulamaya uğramaksızın bu dalganın üzerine bindi ve siyasal çizgisini tamamen AKP’yi mümkün olduğunca ve her ne pahasına olursa olsun geriye itme stratejisi üzerine oturttu.

CHP gibi bir ana akım parti açısından bu stratejinin bir mantığı olabilir. Bir parti olarak CHP’nin şu andaki acil ihtiyacı ve amacı, devlet makinası içerisindeki dengelerde yeniden bir güç olabilmeyi başarabilmektir. Ortadoğu’da etkin bir aktör olma çabaları, ABD gezisi ve Gülen Cemaatine gönderilen sinyaller, CHP’nin hem ülkede hem de bölgede AKP’ye göre daha uyumlu ve ciddiye alınması gereken bir alternatif olduğunu ispata yöneliktir. Kürt sorunundaki içsel engellerinin üstesinden gelebildiği ölçüde CHP giderek daha fazla bir iktidar alternatifi haline gelebilir. Üstelik CHP bu yönelimi nedeniyle, Alevi kesimden gelen belli belirsiz bazı eleştirilerin ötesinde, güçlü ve etkin bir uyarıya veya eleştiriye de maruz kalmamaktadır. Zira bu eleştiriyi yapacak güçlü bir ideolojik-politik odak Türkiye solunda mevcut değildir.

Erdoğan çizgisinin bir süredir ortaya koyduğu otoriter çizgiden kaygı duyan kesimlerin önlerine konan “geriletme stratejilerine”, hoşlarına gitmese de ses çıkarmamalarında şaşılacak çok bir şey yok. Esas şaşılması ve isyan edilmesi gereken, sosyalist solun bu tablo karşısında etkin ve bütünleşik bir tavır geliştirememiş olmasıdır. Fakat Türkiye’de sosyalist solun 80 sonrası tarihinin genel parametreleri dikkate alındığında bu durum “anlaşılabilir” hale gelmektedir. Zira bu dönem içerisinde sosyalistler büyük oranda, kendilerini ayrı bir ideolojik ve politik odak olarak inşa edememişlerdir. Bu inşanın gerekli koşulu olan toplumsal ve sınıfsal alanlardaki inşa faaliyetlerinden giderek uzaklaşmışlar, bu nedenle de “genele”, “kamuoyuna” konuşan yapılar haline gelmişlerdir. Belirli bir toplumsal ve sınıfsal alana yaslanmayan bu “kamuoyuna” konuşmalar, giderek daha fazla “genelin” hassasiyetleri çerçevesinde şekillenir hale gelmiştir.

Oysa devrimci siyaset tam da “genelin” ve “kamuoyunun” hassasiyetlerini, belirli bir toplumsal ve sınıfsal zeminden hareketle şekillendirme iddiasıdır. Bu iddiadan geri duran, daha doğrusu neoliberal dönem boyunca toplumsal ve sınıfsal alanlardaki inşa faaliyetlerinden geri durduğu için bu iddiasını zaman içinde kaybeden sosyalist solun kendisini ana akım siyasetten ayırt edebilmesi giderek zorlaşacaktır. Bugün olan da maalesef budur. Üstelik mesele sadece CHP’ye alınan tutumlarla da sınırlı değildir. Sosyalist sol CHP’ye karşı ne türden bir tavır alırsa alsın, siyaseten üretilen kamuoyunun “sol yanı” olmaktan öteye gidememektedir. Kısacası; sosyalist sol olarak ektiğimizi biçiyoruz.

“ne yapmalı?”ya dair başlangıç noktaları

Gelinen noktada sol açısından kolay bir çözüm yoktur. Herkesin kafasında dolanan “ne yapmalı?” sorusuna hızla sonuç verecek yanıtlar yoktur. Fakat bugünkü durumdan hareketle bazı başlangıç noktalarını belirlemek mümkündür. En geniş yönelim alanından başlamak gerekirse:

1- Gezi İsyanının bizzat kendisini toplumsal ve siyasal bir muhalefet olarak anlamak yerine, onu siyasal ve toplumsal muhalefetin seslenebileceği zemini genişleten ve derinleştiren bir halk hareketi olarak anlamak daha doğrudur. Yukarıda bahsedildiği üzere, CHP bu zeminin, Gezi öncesinde de var olan hassasiyetlerine seslenen bir stratejiyi esas almaktadır. Oysa Gezi’nin ortaya çıkardığı kitlesel mobilizasyon ve toplumsal muktedirleşme CHP’nin veya başka bir siyasal partinin seslendiğinden veya seslenebileceğinden öte bir “fazla” yaratmıştır. Devrimcilerin, sosyalistlerin esas alması gereken bu “fazla”dır. Uzun bir süredir yaptığımız gibi, Gezi kamuoyunun bulanık genel hassasiyetlerine “oynamaya” kalktığımız müddetçe, bu oyunu daha güçlü araçlarla oynayanlara karşı kaybedeceğimiz kesindir.

Gezi İsyanı temelde iki “fazla”yı açığa çıkardı: (1) Sandığın ve ana akım siyasetin ötesinde, devletin zor aygıtıyla kafa kafaya gelmekten imtina etmeyen, dayanışma ve öz-yönetim pratikleri ortaya koyabilen bir toplumsal hareket imkânı (2) Kapitalizmin yeni çalışma rejimi içerisinde derin bir sömürü ve yabancılaşma sarmalı içerisinde sürüklenen kesimlerin henüz toplumsal bilinç düzeyine çıkmakta zorlanan proleterleşme süreçleri. Bu iki “fazla” gayet zengin bir toplumsal siyaset zeminini sosyalist solun önüne sermektedir aslında: Kentsel mekân, yeni çalışma rejimi ve buna bağlı yeni toplumsal hak talepleri gibi bir dizi alanda toplumsal derinleşmeye gidilmesi solun Gezi ile kuracağı en sahici politik bağ olacaktır. Zira devrimci siyaset açısından “sahicilik”, bir toplumsal hareketin görünen, vazedilen mevcut duyarlılığı ile değil, içerisinde taşıdığı ve rüşeym halinde sergilediği potansiyeller bağlamında anlaşılmalıdır.

2- Mevcut krizi salt muktedirler arasında geçen bir “it dalaşı” olarak anlamamak gerekir.  Yaşanan siyasal krizin uzun erimli olması, olası bir ekonomik bir krizle birleşerek toplumun geniş düzlüklerinde bir takım ideolojik çatlaklar oluşturması ihtimal dışı değildir. Devrimcilerin dikkate alması gereken çatlak Gülen ile Erdoğan arasındakinden çok, bu muhtemel çatlaklar olmalı ve örgütsel yığınak buraya doğru yönlendirilmelidir. Sosyalist solun 1980 sonrası makûs talihini döndürecek olan strateji, güvencesizliğin demir disiplinine mahkûm kılınmış sınıf kesimlerine yönelik yapılan çalışmaların derinleştirilmesi ve ideolojik çatlakların oluşabileceği alanlara şimdiden yığınak yapılmasıdır. Ancak böyle bir yönelim sosyalist solu Türkiye’nin hâkim “kültür savaşlarının” bir ögesi olmaktan çıkarır ve onu gerçek bir politik aktör haline getirir.

Sosyalist solun politik aktörlüğünü bir sınıf ittifakı zemini üzerine inşa etmeliyiz. Aslında ittifak meselesini sınıfsal özneler üzerinden ele alan bir gelenekten geliyoruz. Bu zeminlerden kopmanın ortaya çıkardığı bir sonuç da hiç şüphesiz ki ittifak meselesini “seçim ittifakları”na indirgemek olmuştur. Şu andaki gerçekliğimiz bundan çok uzak olsa da, beyaz ve mavi yakalılara seslenen bir güvencesizler ittifakı sosyalist solun temel stratejisi olarak ilan edilmeli ve buna uygun örgütsel ve ideolojik yığınaklar ortaya konmalıdır.

3- Yukarıdaki iki madde etrafında ortaya konanlar Türkiye solunun önemi bir kesiminde etkili olan şu politik önermenin kesin bir ret ve terkini gerektirir: “Türkiye’de CHP’nin dışında bir sol arayışında olan, mecburen CHP’de kalan bir kök-sol kitle vardır. Sosyalistler doğru hamlelerle bu kitleyi kendi saflarına çekebilirler.” Çok net ve kesin olarak şuradan yola çıkılmalı: Böyle bir kitle yoktur, hem de uzun bir süreden beri yoktur. CHP’nin esir ettiği varsayılan ve %30 ile %40 arasında salındığı düşünülen o kitlenin, 1980 öncesinde CHP’ye yönelen kitle ile arasında her alanda (sosyolojik, ideolojik, ekonomik vs.) derin farklılıklar oluşmuştur. Bu nedenledir ki sol kendi toplumsal zeminini yeniden inşa etmek durumundadır. Bu nedenledir ki sol, yukarıdaki iki maddede işaret edilen toplumsal hareket ve sınıf zeminlerine yönelmek durumundadır. Mesele, buna “tabii, doğrudur” demekle, gücün yettiği kadarıyla bazı toplumsal ve sınıfsal alan çalışmaları yürütmekle geçiştirilebilecek cinsten değildir. Mesele toplumsal ve sınıfsal zeminlerde var olmak, derinleşmek ve bu kesimlerin organik siyasal sözcüsü haline gelmekle ilgilidir. Oysa Türkiye’de sosyalist sol açısından siyasal alan ile toplumsal alan arasına bir ikilik koyabilmek gayet alışılagelmiş bir durumdur: Toplumsal, sınıfsal zeminlerde çalışmalar yapılabilmekte, fakat bu faaliyetler politik alandaki pozisyonlarla bir ilişki içerisinde gerçekleşmemektedir. Zira el işte; göz “büyük güçler platformunda”, fırtınalı seçim ittifaklarında, yani %30-40’lık o muhayyel ve şanlı solcu kitlededir.

somut krizde “ne yapmalı?”

Yukarıda sayılanlar somut durumlarda somut olarak neler yapmamıza dair bize ancak geniş bir perspektif sağlar; bundan ötesini değil. İçinden geçmekte olduğumuz somut kriz koşullarında şunu kabul ederek işe başlayabiliriz: Sosyalist sol mevcut siyasal krizi AKP’yi/Erdoğan’ı geriletme perspektifi içerisinde karşılayamaz. Zira içinden geçmekte olduğumuz süreç an itibariyle hem bir hükümet krizine hem de giderek bir devlet krizine işaret etmektedir. Üstelik çatışmanın şiddeti, boyutu ve olası bir ekonomik krizle birleşme ihtimali düşünüldüğünde uzun erimli olacağa benzeyen bu süreç salt siyasal alanda kalan bir kriz de olmayacaktır. Buradan hareketle sosyalist solun temelde iki hat üzerine oturan bir strateji izlemesi doğru olacaktır:

1- İlk olarak, şimdiki “boyuna posuna” bakmaksızın, siyasal arenada “belirgin” bir siyasal pozisyon edinmeye yönelik somut talepler geliştirmeliyiz. “Hükümet istifa” talebi tek başına bunu kesinlikle sağlamamaktadır. Ardından bir şey gelmeyince “erken seçime gidelim” demekten başka bir anlama gelmeyen bu sloganın ardını kesinlikle doldurmalıyız.

Mevcut savaşta ister Erdoğan cephesi galebe çalsın ister Gülen cephesi, farklı biçimlerde de olsa (ki aslında bu farklı biçimler de önemsiz değildir) gerçekleşecek olan, 2008 sonrası yeni güç dengelerinin otoriter bir biçimde kurulması ve devlet aygıtının buna göre yeniden şekillendirilmesi olacaktır. Sosyalist sol, hükümet krizinin devletin yeniden şekillendirilmesine bağlanacağı bu noktaya odaklanmalı ve krizi bu boyutta kavramalıdır.

Bu minvalde, mevcut özgürlükleri korumak, yürütmenin hesap vermez bir şekilde yoğunlaşmasına karşı durmak, Gülen Cemaati gibi siyaseten hesap vermeden siyasetin içerisinde bu denli normalleşen yapıların tasfiyesini savunmak gibi konularda defansif; otoriter devlet yapılanmasını sokağın ve öz-örgütlenmelerin gücü ile geriletme konusunda ofansif bir demokratikleşme siyasası inşa etmeliyiz. Bu elbette devletin yeniden yapılanmasına yönelik olarak somut bir dizi talebin ortaya atılmasını ve buna yönelik güçlü bir propaganda sürecinin örgütlenmesini gerektirir. Böyle bir sürece şimdiden odaklanan bir sol, bu dinamik sürecin ileriki aşamalarında ciddi bir referans noktası haline gelebilir. Böyle bir propagandif hat elbette solun mümkün olan en geniş çeperi içerisinde düşünülmelidir. İçinden geçmekte olduğumuz sürecin ciddiyetine paralel olarak, sosyalist sol içerisindeki öznelerin yeni bir “ciddiyet ve ortaklaşma çıtası”na yaklaşmaları elzem hale gelmiştir. Bu süreç, sosyalist solun merkezini yeniden inşa etme süreci olarak da yaşanabilir.

2-  İkinci olarak, yerel seçimlerin arifesinde, yolsuzluk ve rüşvet skandallarının ortaya çıkardıklarını da dikkate alarak, kentsel mücadeleye dair bir dizi somut, acil, geçişsel nitelikte talepleri merkeze alan kampanyalar ve faaliyetler örgütleyebiliriz. Kentsel dönüşüm mağdurlarının somut hak mahrumiyetlerini, bu sürecin ortaya çıkardığı kamusal mağduriyetleri ve ekolojik zarar-ziyanı görünür, bilinir ve geri döndürülebilir hale getirmeyi amaçlayan birleşik, militan ve kendisini sandıkla sınırlamayan bir “yerel seçim kampanyası”nın sol açısından işlevi düşünüldüğünden fazla olabilir.

 

 

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar