başlangıç yazıları n.1: başlarken -

Dünya çapında, neoliberal kapitalizmin otoriterlik ve muhafazakârlıkla eklemlenerek, emekçileri ve ezilenleri yenilgiye uğrattığı uzun bir dönem yaşandı. Bu dönemin ardından gelen süreçte, dünyanın hemen her yerinde direnişler, yeniden toparlanmalar ve hatta zaman zaman savunmadan çıkıp yeni mevziler tutmaya dönük toplumsal, siyasal hamleler görüyoruz. Türkiye’de de dünya ile paralel şekilde bir süredir emek, kent, ekoloji, cinsel kimlik ve cinsiyet ayrımcılığı gibi alanlarda zaman zaman parlayan kıvılcımlar yaşandı. Bu süreç, esas olarak Gezi’yle birlikte ileri doğru yeni bir sıçrama imkanını da açığa çıkardı. Ortaya çıkan bu parlak ışığın, yol gösterici olabileceği gibi, göz kamaştırarak görüşümüzü zorlaştırma ihtimalini barındırdığı da unutmamalıdır. Bunun yanı sıra, Gezi’nin ayan beyan bir kez daha ortaya koyduğu bir diğer konu ise “mevcut solun krizi”dir.

Türkiye solu, son otuz yıldır emekçilerin ve neoliberal kapitalizmin mağduru diğer toplumsal kesimlerin, muktedir birer siyasal özne olarak sahneye çıkmalarının önünü açacak pratikler sergileyemedi. Bu süreçle birlikte toplumsal bağları büyük ölçüde zayıfladı, liberalleşme ile ulusalcılaşma arasında kendisini bir siyasal yönelim ve kimlik olarak ortaya koyamadı. Solda bir merkez eksikliği Gezi sürecinde bir kez daha açığa çıktı. Türkiye solu açısından, mevcut yapıların biraraya gelmesine indirgenemeyecek bir merkezin inşası bugün öncelikli bir ihtiyaç olarak karşımızdadır. Bu inşa sürecine başlangıç zemini oluşturmak üzere, bazı toplumsal ve siyasal analizlere ve buradan hareketle bir politik strateji yönelimine işaret etmek gerekiyor.
I- Dünyada, ekolojik krizle derinleşen ve açığa çıkan kapitalist kriz ve uluslararası politik sistemde bir hegemonya krizi mevcut. Burjuva siyasal mimarisinin daha kırılganlaşması ve beklenmedik sosyal patlamaların istikrarsızlık alanları oluşturması anti-kapitalist mücadeleye yeni olanaklar açıyor.
II- Türkiye’de ise AKP iktidarı neoliberal hegemonyayı ciddi ölçüde derinleştirmeyi başardı. AKP, Türkiye’nin sermaye kesimlerinin farklılaşan ihtiyaçlarına, onları birbirine eklemleyerek cevap verdi, emperyalist düzenlemeler içinde buna uygun pozisyonları inşaya soyundu. Daha da önemlisi emekçiler üzerinde salt baskıya dayanmayan kültürel ve ekonomik rıza boyutu çok belirleyici olan bir hegemonya tesis etti.
III- Ancak her hegemonya gibi AKP hegemonyası da mutlak değil. Gezi süreci hem AKP hegemonyası içindeki çatlakların bir kısmını açığa çıkardı ve bu fay hatlarında kırılmalar yarattı, hem de ezilenlerin kolektif eylem ve öz örgütlenme kapasitesi açısından bir muktedirleşme getirdi. Bu durum, somut güçler dengesinde hemen değişim sağlamasa da moral güçler dengesinde önemli bir lehe kazanıma yol açtı.
IV- Bugün toplumsal mücadeleler alanının aşağıdan inşası ile işçi sınıfının ve diğer ezilenlerin bağımsız, anti-kapitalist siyasal hattını birleştirmek; burjuvazinin veya onun siyasal temsilcilerinin farklı projelerine eklemlenmemek; “beyaz yakalı / orta sınıflar” ile işçi sınıfının en güvencesiz kesimlerini, onlarla da diğer ezilenleri ve toplumsal grupları buluşturmak gerekmektedir.
Hareket noktamız; bu doğrultuda bir politik strateji, örgütlenme ve mücadele pratiği sergileyecek bir sol merkezin inşasına katkı sunacak bir başlangıçtır.

I
Neoliberal otoriterizme karşı direnişlerin kapsam ve yaygınlığında yakın geçmişle kıyas edilemeyecek bir büyümeyle, yeni bir uluslararası mücadele dalgasıyla karşı karşıyayız. Bu mücadele dalgasının arka planında, ekolojik krizle bütünleşen kapitalist kriz, ABD hegemonyasının göreceli gerileyişi ve mevcut burjuva siyasal mimarisinin daha kırılgan hale gelmesi var.

Yukarıda da belirtildiği üzere, dünya çapındaki yeni direniş süreçleri moral güçler dengesinde kritik bir dönüşüm anlamına gelse de somut güçler dengesinde lehe bir değişim anlamına gelmiyor. Toplumsal mücadelelerde büyük kabarışlar yerini hızlı geri çekilmelere bırakabiliyor. Direnişlerin kapsam ve kitleselliğinde büyük sıçramalar olsa da bunlar sistematik bir büyümeye neden olmuyor. Mücadele, solun, işçi hareketinin örgütlü güçlerinin somut kazanımlarına dönüşmüyor; direnişler parçalı, kesintili ve eşitsiz bir seyir izliyor. İçinde bulunduğumuz radikalleşme evresinin bu özgün karakterini akılda tutmak gerekiyor.

Bu durumun üç temel nedeninden bahsedebiliriz;
I. Birincisi, neoliberal süreçlerin sebep olduğu soldaki yenilginin, güçler dengesinde sandığımızdan çok daha büyük bir değişime yol açmış olmasıdır. İşçi sınıfının 200 yılda oluşturduğu kültürü, kamusallıkları ve örgütlenmeleri son 30 yılda onulmaz yaralar aldı. İşçi sınıfının parçalanması, kritik işçi bölgelerinde yaşanan endüstrisizleşme ve işçi sınıfı nüfusunun merkez kapitalist ülkelerden çeperlere doğru kayması işçi sınıfının siyasal, sosyal ve kültürel gücünde büyük kırılmalara yol açtı.
II. İkincisi, güncel isyan deneyimlerinin temel öznesi olduğu sıklıkla dile getirilen ve “orta sınıflar”, “beyaz yakalılar”, “yeni proletarya” gibi tanımlamalarla anılan kesimin sistemi sorgulayan ve bazı durumlarda sarsan öne çıkışları, henüz işçi sınıfının ve solun mücadelesini güçlendirmiyor. Bu durum, işçi sınıfının geniş kesimlerinin ekonomik, kültürel ve politik mahiyetteki rıza ve zor mekanizmaları ile çevrelenmiş olmasından ve toplumsal isyan deneyimlerinin arkasındaki öznelerin, onları işçi sınıfıyla ilişkiye sokacak talep ve yönelimlerle ilgili olarak –şimdilik- tereddüt duymasından kaynaklanıyor.
III. Üçüncü olarak, radikal solun örgütlü güçlerinin yaşadığı erozyon ve alternatif toplumsal-siyasal tasarımların geniş kitleler nezdinde etki ve çağrıcılığını yitirmesi, sosyalist dönüşüm ufkunu güncel bir siyasal mesele olarak ortaya koyabilmenin önünde ciddi bir engel.

Özetle; önümüzdeki süreçte dünya ölçeğinde yeni büyük kabarış ve patlamalara hazırlıklı olmak gerekiyor. Güçler dengesinde somut bir değişiklik olmasa da, yani esas itibariyle emek güçleri hâlâ savunmada olmaya devam etse de, mevcut istikrarsızlık beklenmedik ve ani sıçramalara gebe.

II
Türkiye bu sürece Avrupa’nın periferi ya da Arap coğrafyasıyla karşılaştırıldığında çok daha güçlü bir neoliberal hegemonya altında giriyor. Bu güçlü hegemonik yapının altında -birbiriyle ilişkili- iki önemli unsur yatıyor.

I. Birincisi, yukarıda bahsedilen işçi sınıfının toplumsal, ekonomik ve politik güçlerinin neoliberalizm tarafından yenilgiye uğratılması sürecinin, Türkiye’deki özgün halidir. Sermayenin ulusal ve uluslararası yapılanmasına bağlı olarak Türkiye’de işçi sınıfı kompozisyonu köklü bir dönüşüme uğradı. Türkiye sanayileşmesinin geleneksel bölgelerinin yanı sıra, özellikle orta ve batı Anadolu’da ciddi bir proleterleşme dalgası yaşandı. Bu süreçte kadınlar da hem ucuz emek olarak istihdama katılmaları, hem de maliyeti artan ¨emek gücünün¨ genişleyerek devamı için devlet ve sermaye açısından kilit önem taşıdılar ve proleterleşme dalgasının merkezinde yer aldılar. Kadın istihdamını teşvik politikalarının yanında, 3 çocuk-5 çocuk söylemleriyle paralel olarak geliştirilen yeni “sosyal politikalar” (boşanma ombudsmanı, evlilik kredisi, çocuk yardımı vs.) kadınları, ¨insan üretim ve bakım¨ işinin proleterleri olmaya zorlandılar.

Her proleterleştirme dalgasına “zor” eşlik eder. Sınıf örgütleri üzerindeki hukuksal-polisiye “zor”dan, güvencesizleştirme pratikleri üzerinden giderek koyulaşan ekonomik “zor”a kadar uzanan bir dizi zor mekanizması, işçi sınıfının kolektif eyleme kapasitesini ciddi bir biçimde sekteye uğrattı. Böylelikle, işçi sınıfının sayısal ve mekânsal hacmi büyürken, bir yandan da onu sermayenin karşısına bir güç olarak diken toplumsal, örgütsel ve kültürel yapıları ciddi ölçüde zayıflatıldı.

İşçi sınıfının bu toplumsal yenilgisi ve yeniden yapılandırılması süreci, baskı mekanizmalarının yanı sıra “rıza” mekanizmalarını da gündeme getirdi. Türkiye’de neoliberal hegemonyanın özgün yanını tam da bu sürecin “rıza momentinde” aramak gerekiyor. İşçi sınıfının toplumsal, örgütsel kapasitesinin yenilgiye uğratılmasına paralel olarak, politik kapasitesi de giderek zayıfladı. İşçi sınıfı bu süreçte –aslında “yeniden yapılanan” çoğu ülkede olduğu gibi- sağ popülist, muhafazakâr, otoriter siyasal akımlara meyletmesinin ötesinde, bu akımların esas tabanı haline geldi. Bu anlamda Türkiye’deki İslami-muhafazakârlaşmayı ve otoriterleşmeyi, örneğin Macaristan, Rusya, Endonezya gibi ülkelerde yaşanan süreçlerden tamamen ayrı tutmamak ve uluslararası gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Neoliberal otoriterizm temel olarak, işçi sınıfının toplumsal, ekonomik, örgütsel olarak yenilgiye uğratılması ile kültürel ve politik anlamda soğurulmasına dayanıyor. Otoriterizmin biçimi ve tonu, yaşanan yenilginin ve soğurulmanın biçim ve tonuna bağlı olarak özgünleşiyor. Türkiye’de bu süreç, siyasal İslam çizgisinin kendi içerisinde gerçekleştirdiği dönüşüme paralel olarak yaşandı. Bu dönüşüm geniş işçi sınıfı kesimlerinin toplumsal ve politik güçlerinin, İslami-muhafazakâr bir söylem ve örgütlenmeler ağı içerisinde neoliberal hegemonya içinde soğurulmasını gündeme getirdi.

II. İkinci olarak, hegemonyanın diğer ayağını sermaye güçlerinin yeniden yapılandırılması oluşturdu. 2001 krizi sonrasında yeniden yapılandırılan finans sermayesi hegemonyası altındaki iktidar bloğuna, “İslami sermaye” olarak adlandırılan; ağırlıklı olarak orta ölçekli sermaye gruplarından oluşan ve bazıları süreç içerisinde büyük sermaye saflarına terfi eden sermaye grupları da eklemlendi. 2008 krizi sonrasında bazı iç rahatsızlıklar ortaya çıktıysa da, muhafazakâr-İslami sermaye gruplarının büyümesine ve bazılarının “büyük sermaye” katına ulaşmasına paralel olarak, sermaye bloğunun yapısının giderek daha da sağlamlaştığını söylemek mümkün. Sermaye içi bu yeniden yapılanmaya paralel olarak Türkiye kapitalizmi bölgesel ve uluslararası alanda da daha etkili bir güç haline gelmeye başladı. Türkiye’nin AKP iktidarı dönemindeki “bölgesel hamlelerini” bu bağlamda okumak gerekiyor.

Türkiye solu, neoliberal hegemonyanın bu iki ayağını doğru okumamak konusundaki “inadını” sürdürüyor. Bir yandan AKP’nin faşist bir rejim tesis etmekte olduğu iddiası ile AKP iktidarının kurduğu neoliberal hegemonyanın derinliği küçümseniyor. Bunun sonucunda da, AKP’nin farklı sınıfsal ya da sınıf-bağlantılı güçleri, hâkim sınıfın siyasi, entelektüel ve moral liderliği altında nasıl örgütleyebildiği yeterince önemsenmiyor. Diğer yandan, AKP iktidarı kapitalist küreselleşmenin ya da Büyük Ortadoğu Projesi misali emperyalist projelerin basit bir taşeronu, aracısı seviyesine indirgenerek; sermaye güçlerinin Türkiye’de kat ettiği mesafe hafife alınıyor. G20 üyesi olan, Ortadoğu, Afrika, hatta Latin Amerika’da “iş çeviren” Türkiye’yi, basitçe bir “taşeron” addetmek, Türkiye hâkim sınıfının iç dönüşümünü ve bununla bağlantılı olarak emperyalist “zincir” içerisindeki yeni konumlanmaların özgünlüğünü anlamamızı imkânsız kılıyor.

III
Ancak her hegemonya aynı zamanda kendi çatlaklarını ve kriz dinamiklerini içinde barındırır. Bu durum siyasal alanda AKP’nin inşa ve temsil ettiği hegemonya açısından da geçerlidir. AKP’nin tesis ettiği hegemonyanın olası kriz hatları şunlardır.
I. Birincisi, küresel kapitalizmin gitgide yoğunlaşan kriz dinamikleri ve sarmallarının AKP iktidarını da etkileme potansiyeli güçlüdür. Hiç şüphe yok ki AKP’nin burjuvazinin farklı kesimlerinin birliğini sağlarken aynı zamanda emekçiler üzerinde hegemonya tesis edebilmesinin en önemli araçlarından birisi ekonomik genişlemenin sürekliliği, istikrarıdır. Diğer bir deyişle, pastayı büyütebilmek ve bu pastadan pay dağıtabilmektir. Kapitalizmin olası bir yeni kriz dalgası burjuvazi içi kapışmaları derinleştirme ve aynı zamanda pastayı küçülterek yeniden dağıtım ve sosyal politika alanlarında emekçiler aleyhine sonuçlar doğurma ihtimali taşımaktadır.
II. İkincisi, AKP otoriteryenizmi, karar alma mekanizmalarının aşırı merkezileştirilmesi, geniş toplumsal kesimlerin bu anlamda siyaseten dilsizleştirmesi ve özellikle de İslami-muhafazakârlığın tüm yaşam alanlarına daha fazla dayatılmasında ifadesini bulmaktadır. Bu durum, AKP’nin mahallesinin görece daralması ve dışarının genişlemesi anlamına gelmektedir.
III. Üçüncüsü, bir dönem küresel emperyalist düzenlemeler ile Türkiye sermaye sınıfının ihtiyaçlarını buluşturabilmiş olan dış politikanın, özellikle Mısır ve Suriye’de yaşanan süreçlerde bu kapasitesini yitirmesi, buna ek olarak da Gezi süreciyle beraber AKP’nin ABD ve AB nezdinde eski kıymetini kaybetmesidir.
IV. Dördüncüsü, AKP’nin Kürt sorunu ile ilgili takınacağı tutum Türkiye’nin iç ve dış politika zeminindeki güç ilişkilerini dolayısıyla da AKP hegemonyasını belirleyecek önemli bir faktördür.

2010 Anayasa değişiklikleri referandumunun özellikle de 2011 seçimlerinin ardından AKP kendi suretinde bir Türkiye yaratma işine hız verdi ve AKP hegemonyasının otoriterliği daha fazla ön plana çıktı. Bu otoriterliğin hegemonya açısından yarattığı kırılganlık ise en bariz biçimde Gezi sürecinde kendisini ortaya koydu. Son otuz yılın en büyük toplumsal hareketi olmasına rağmen, Gezi’nin ülkenin siyasal güç dengelerinde hızlı dönüşümlere veya sosyal güç dengelerinde emekçiler-ezilenler lehine hemen ve hızlı bir kaymaya yol açacağını ileri sürmüyoruz. Ancak AKP’nin neoliberal hegemonyasının içinde barındırdığı kriz potansiyellerinden bazılarını tetiklediğini, bunun da hegemonyaya karşı mücadele için yeni imkânlar sunduğunu ileri sürüyoruz.

Bu açıdan bakıldığında, özetle,
1- AKP’nin uluslararası ittifaklarında önemli çatırdamalar oluşmuştur.
2- Sermayenin kimi fraksiyonlarında AKP’ye karşı hazımsızlık daha net açığa çıkmıştır.
3- -AKP’nin, özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’ın sahiplendiği İslami-muhafazakâr mahalle ve “ötekiler” üzerinden kültürel kutuplaşmadan beslenen strateji, içerdiği tek tip kimlik dayatması nedeniyle çeşitli kimlik gruplarının AKP hegemonyasına içerilmesi olasılığını ciddi biçimde ortadan kaldırmıştır.
4- Gülen cemaati ve Erdoğan arasındaki gerilimin de bir örneğini oluşturduğu üzere AKP içinde çatlaklar oluşmaya başlamıştır.

Muktedirler cephesinde de olası kriz hatlarını onarmaya yönelik girişimler mevcut elbette. AKP, Gezi’nin ilk şok dalgalarının akabinde görüldüğü üzere, oyun kurucu mahiyet ve maharetini tamamen kaybetmemiştir. Bir ekonomik kriz, dış politikada büyük bir felaket gibi faktörler AKP’yi yıkıma sürükler mi bilinmez. Ancak “aşağıdan” basınç büyümedikçe veya dahası sistem içi alternatifler şekillenmedikçe AKP’nin gemisini terk etmeyi göze alanlar ilk etapta çok olmayacaktır. Muktedirler cephesinde var olan düzeni korumaya yönelik hamlelerin yanı sıra sistem içi bazı değişiklik girişimlerinin olduğu da gözlemleniyor. İçerisine üç seçimi alan önümüzdeki yaklaşık iki senelik süreç, sistem içi değişikliklerin gerçekleşme ihtimalini barındıran zaman dilimi olacak. Bu dönemde gerek AKP gerek CHP içerisinde ciddi iç revizyonların gerçekleşmesi olası. Siyasal aktörler içerisindeki bu revizyon, sermaye güçlerinin ulusal, uluslararası ve bölgesel seviyedeki beklentilerine denk düşen bir “yönetilebilir Türkiye” vizyonu içerisinde gerçekleşecektir. Bu vizyonun Recep Tayyip Erdoğan ve şürekâsının temsil ettiği “agresif” yoldan mı, yoksa AKP ve CHP’nin birbirlerini tamamlayıcı yöndeki revizyonları üzerinden ortaya çıkacak daha “makul” yoldan mı ortaya konacağı elbette ki önemlidir. Fakat sosyalist siyasetin stratejik yönelimini belirleyecek meselenin bu olmadığı da bizce aşikârdır.

Gezi direnişi, sosyalist siyasetin stratejik yönelimini belirlemek konusunda önümüze geçmişle kıyaslanmayacak olanaklar koyuyor. Direnişin açığa çıkardığı o muazzam siyasal enerji, mevcut ve potansiyel mücadelelerde etkisi belirgin olacak rezerv güçleri açığa çıkardı. Bu siyasallaşmanın sosyalist toplumsal dönüşüm ufku açısından önemini anlamak için siyasetin büyük sahnesinde yarattığı dönüşümler kadar, belki de bundan daha fazla, “aşağıya” bakmak gerekiyor. Yani AKP’nin gücündeki kırılma kadar, aşağıdakiler için isyanın mümkün kıldığı “muktedirleşme” sürecine. Gezi, toplumsal güçlerin 30 yıllık “iktidarsızlaşma” sürecini tersine çeviren ani ve beklenmedik bir “muktedirleşme” sürecidir ve kıymeti de burada aranmalıdır. Gezi’nin en büyük ve gelecekteki mücadeleler açısından en kritik kazanımı, geniş kitlelerin kolektif eyleme ve öz örgütlenme kapasitelerinde ortaya çıkardığı olağanüstü sıçramadır.

Bu durum hepimizin sırtına yeni sorumluluklar yüklüyor. “Gezi’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demek yetmez. Gezi’yi gerçek bir milada, kökten bir yenilenme ve derlenmenin aracına dönüştürmek için Gezi’nin moral güçler dengesindeki etkisi ve yarattığı deneyimler, solda sistemli bir yeniden inşa faaliyetinin parçası kılınmalıdır. Fakat sosyalist solun böyle bir sürece hazırlıklı olmadığı da giderek açıklık kazanmaktadır.

IV
Sosyalist hareketin uzun yıllardır içinde bulunduğu derin kriz, sol yapı ve örgütlerin mevcut halleriyle kendi başlarına bir yeniden inşa sürecini sırtlanamayacağını gösteriyor. Bu durumu belirleyen hususlar ve aşılmasını sağlayacak yönelimler hakkında şunlara işaret edilebilir:

I. Sosyalist hareketin hali hazır durumu, alt sınıfların kolektif eyleme ve örgütlenme kapasitelerindeki düşüşün, kendi öz güçlerine olan güvenlerindeki erozyonun bir yansımasıdır. Bu kolektif eyleme kapasitesi ve ona olan inanç, gündelik mücadeleler içerisinde tazelenmedikçe sosyalist hareketin temel dayanaklarından en önemlisi eksik kalacaktır. Sosyalist hareketin yenilenebilmesi, yeniden anlamlı ve etkili bir siyasal aktör halini alabilmesi ancak toplumsal mücadelelerde bir canlanmayla mümkün olabilir. Dolayısıyla, sosyalist hareket içinde her yeni birlik yahut biraraya gelme girişimi mutlaka toplumsal mücadelelerden desteklenen bir yeniden inşa faaliyetiyle bağlantılı olarak kurgulanmalıdır.

Toplumsal mücadelelere bu vurgu, hemen her siyasal grubun bir tür “butik alan çalışması” olarak devam edegeldiği toplumsal faaliyetler şeklinde anlaşılmamalıdır. “Dükkancılık” diyebileceğimiz, yani çeşitli siyasal öbeklerin kendilerine bir tür “hinterland” oluşturmak için örgütlediği mücadele alanları anlayışından kopmak zorunludur. Toplumsal mücadele alanları içerisinde gerçek anlamıyla demokratik, aşağıdan yukarıya ve anti-bürokratik bir tavrı eylemli olarak ortaya koyan, ikameci olmayan, o faaliyetin parçası olan herkesi özneleştiren bir mücadele anlayış ve biçimini yaygınlaştırmak temel önemdedir.

II. Sosyalist hareketin yenilenmesi, toplumsal mücadeleler içerisinde kökleşmekten geçse de; siyasal olanı toplumsal olana teslim eden bir “dernekçilik” anlayışından kaçınılmalıdır. Toplumsal hareketlerle komünizmin kurtuluşçu iddiası arasında bağlantılar kurabilmek ancak siyasal dolayımla mümkün olduğundan bu bağlantıları sağlayacak “organikleşmiş” bir siyasal örgütlenmeye ihtiyaç olduğu tartışmasızdır. Bu anlamda siyasetin kurumsal/parlamenter bir dar alana sıkıştırılmasına da, siyasetin STK’laştırılmasına da, siyasal olanı atlayıp toplumsal mücadelelerin tek belirleyici kılınmasına da karşı çıkmak gereklidir. Dolayısıyla, sosyalist toplumsal dönüşümü mümkün kılacak antikapitalist bir kopuşu hedefleyen bir siyasal merkezin inşası asla atlanmaması ve ertelenmemesi gereken bir görevdir.

Üstelik Gezi direnişi sonrasında, biriktirmeye dönük rutin toplumsal mücadele faaliyet ve alanlarının bize yeteceğini savunmak da mümkün değildir. Gezi gibi sıçramalara, beklenmedik kabarışlara hazırlığı mümkün kılacak esnek ve dinamik politik örgütlenme biçimlerine ihtiyacımız var. İçerisinde bulunduğumuz strateji eksikliğinin devamı, olası bir başka sıçramada bizi vahim bir yenilgiyle karşı karşıya bırakabilir. Gezi’de şansımız yaver gitti, zira Gezi iktidarı şaşırttı. Ancak bir sonraki sefer, muhtemelen derslerini çıkarmış olan muktedirlerin şaşkınlığı bu kadar uzun sürmeyecektir. Bizim de gerekli dersleri çıkarmaya ve günlük gelişmelerin takibiyle yetinmeyip, sosyalist toplumsal dönüşüm ufkunu aktüel siyasal müdahaleyle bütünleştirmeyi önüne koyan stratejik bir arayışı geliştireceğimiz zeminlere ihtiyacımız var.

Politik olan ile sosyal olan arasındaki sıkı bağlantıyı, bunların karşılıklı etkileşimini esas alan bir yeniden inşa perspektifi ile hareket etmek gereklidir. Sosyalist hareketin politik merkezinin kalmadığı, “dik durmamızı” sağlayacak bir örgütsel-politik omurganın var olmadığı mevcut koşullarda; siyasal inşayı göz ardı eden bir “direnişçilik” ile sosyalist hareketin inşasının ancak toplumsal direnişler aracılığıyla gerçekleşebileceğini göz ardı eden “büyük siyasetçilik” birbirinin ayna yansımasıdır. Bu iki kutup arasındaki sürekli gidiş geliş, sosyalist hareketin son yıllarına rengini vermiştir.

Bizler için “siyaset”, sosyalist toplumsal dönüşüm perspektifi ile ezilenlerin gündelik, yakıcı sorunları ile acil taleplerini temel alan toplumsal mücadeleler arasında bağlantı kurma meselesidir. Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir zaafı, sosyalist toplumsal dönüşüm hedefi ile aktüel siyasal/toplumsal pratik arasında bir “geçiş” mantığına sahip olmaması, ya da bu iki alan arasında bağlantı oluşturmakta zayıf kalmasıdır. Dolayısıyla ya “siyaset” vurgusuyla “reel politik” bir tutum takınılmakta ve egemenler arası mücadeleler mutlaklaştırılıp bunlara yaslanılmakta ya da siyasi içeriğinden (yani kapitalizmden kopuş perspektifinden) arındırılmış bir toplumsal mücadele ve aktivizm anlayışı olarak tanımlanabilecek “dernekçilik” hâkim olmaktadır.

III. Türkiye’de, son on yılı, siyaseten AKP’nin temsil ettiği İslami-muhafazakâr otoriterlikle Kemalist otoriterlik arasındaki kapışmada oradan oraya sürüklenerek heba olmakla geçirmiş bir sosyalist hareket söz konusudur. Tam da bu nedenle, günümüzde sosyalist hareketin antikapitalist temelde yeniden inşa sürecinde temel öğe, onun “ideolojik, siyasal ve örgütsel bağımsızlığı”, bağımsız bir sınıf alternatifi yaratma iddiası olmalıdır. Bu anlamda, “liberallik”, “ulusalcılık”, “reformculuk” ya da “devrimcilik” gibi çoğu zaman ayağı yere basmayan sıfatlardan daha önemli ve belirleyici kıstas, sınıf bağımsızlığının sağlanması ve korunmasıdır. Bu husus sosyalist siyasetin temel kaygılarından biri olmadığı takdirde (son on yılda tekrar tekrar şahit olduğumuz üzere) egemenlerin kayıkçı dövüşlerinde bir tarafın hanesine yazılmak işten bile değildir. Önemli olan, başkalarının gündemine karşı kendi gündemini oluşturmak, mevcut saflaşmalar karşısında yeni siyasal saflaşma hatları ortaya koyabilmektir. Sermaye sınıfının şu ya da bu fraksiyonunun ortaya attığı gündemlerin peşinden ayrılmayıp kendi siyasal gündemini oluşturmayı her daim erteleyen sosyalist hareket, mevcut güçlerden birinin yedek tekerleği olmaya mahkûmdur.

IV. Günümüzde bu coğrafyada en anlamlı siyasal deneyimleri biriktirmiş olanlar Kürt alt sınıflarıdır. Dolayısıyla bu siyasallaşma alanıyla kurulacak doğrudan bağlar sosyalist hareketin yeniden inşasında büyük önem taşımaktadır. Oysa bugüne kadar Kürt hareketiyle sosyalist hareket arasındaki ilişkiler önemli ölçüde diplomatik/bürokratik bir nitelikte sürdürülmüştür. Seçimden seçime gündeme gelen yan yana gelişler ya da dışsal dayanışma ilişkilerinin ötesinde; sosyalist hareketin yapması gereken, süreklileşmiş kitle seferberlikleri aracılığıyla siyasallaşan Kürt kitleleriyle toplumsal mücadeleler içerisinde (emek hareketinden ekolojik mücadelelere, kadın hareketinden vicdani redde) somut bağlar kurabilmektir.

V. AKP, iktidarı boyunca, sınıfsal-toplumsal eşitsizlikleri kültürelleştirerek kendisini “milletin” otantik değerlerinin temsilcisi olarak sundu. AKP’ye ve onun toplumu muhafazakârlaştıran hegemonyasına karşı verilecek mücadele, AKP’nin beslendiği özcü kültürel karşıtlıklara dayalı söylemi boşa çıkaran başka bir saflaşmayı gündeme getirmelidir. Yani AKP’ye karşı muhalefetin odağı, onu iktidarda tutan bu hegemonik bloğu çatırdatan, onun iç çelişkilerini açığa çıkartan bir eksene sahip olmalıdır. Bu bloğun içerisindeki derin sınıfsal eşitsizlikleri açığa vurmaya imkân verecek bir politik yönelim ortaya konulmalıdır.

Birtakım mağduriyet ve hoşnutsuzluk kaynaklarını (Kürtler, Aleviler, kadınlar vb.) art arda sıralamak bir karşı hegemonik iddia ortaya atmak anlamına gelmiyor. Bir karşı hegemonya ancak işçi sınıfı ve sınıf bağlantılı kesimlerin birlikte oluşturacağı kalıcı bir siyasal-sosyal birliktelik ile mümkündür. Ancak, böylesi bir birlikteliği oluşturacak koşullar henüz yeterli olgunluk ve yoğunluğa ulaşmamıştır. Bu anlamda Gezi’nin ortaya çıkardığı “özgürlük” dinamiğine araçsal bakmayacak ve onu ortaya çıkaran kesimlerdeki sınıfsal hatları belirginleştirmeye, bunları görünür kılmaya odaklanacak bir yönelimi, işçi sınıfının siyasal mücadelesinin bir parçası haline getirmek gerekiyor. Genelleşmiş güvencesizlik koşullarında, örgütsüz şekilde yaşamak zorunda kalan emek dünyasının ortak toplumsal ve politik hattını yaratmak sosyalist solun önündeki temel stratejik hedef olmalıdır.

* * *

Burada ortaya konanların önümüze daha birçok tartışma konusu açtığını biliyoruz. Amacımız da zaten bu çerçevede gelişecek tartışmanın, bir araya gelmenin, ortak mücadelenin ve bunları sağlayacak araçların oluşturulması için gerekli zemini ortaya çıkarmak. Bir başlangıcın zeminini.

 

 

 

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar