başlangıç yazıları n.5: kürt özgürlük hareketiyle dayanışmayı gerçek kılalım -

 

30 Mart seçimleri yaklaştıkça Türkiye’nin batısında Kürtlere, HDP’ye yönelik sistematik ve ırkçı saldırılar artmaktadır. Önce Urla, sonra Aksaray, Ordu ve Fethiye ve en son da Tekirdağ’da hortlayan ırkçı-faşist saldırganlık geçiştirilemeyecek kadar önemli ve ciddiyetle üzerinde durulması gereken vahim bir hale işaret etmektedir. Asla sadece birkaç yüz kişinin hassasiyetleri üzerinden okunamayacak, bu memlekette sık rastladığımız, devlet ve devletin istihbarat örgütlerinin kontrolünde gerçekleştirilen bu saldırılar ile seçim süreci demokratik niteliğini her geçen gün kaybetmektedir. Kürtleri, Kürt hareketini her vesilede bölücülük ile suçlayan milliyetçi siyaset, Kürtlere tahammül edememektedir. Kürtlerin inşaatlarda, turizm bölgelerindeki otellerde, kâğıt toplama işinde, fındık toplayıcılığında ucuz işgücü olarak kullanılmalarında beis görmeyen milliyetçi-faşist zihniyet, Kürtlerin eşit yurttaşlar olarak var olmalarına ve siyaset yapmalarına tahammül edemiyor. Pek çoğunun “iyi Kürt arkadaşları” olsa da, gerektiğinde onlara hadlerini bildirmek, bu “kara kafalılara” günlerini göstermek her siyasal anlayışta değişik veçheleri ile karşımıza çıkan bir milliyetçilik türüdür.

Saldırıya uğrayan Kürtlere ve HDP’ye reva görülen bu kin ve düşmanlık aynı zamanda Kürt hareketinin Türkiyelileşmesinin pek çok kesim tarafından aslında istenmediğinin bir göstergesi. Bu, HDP fikrinin onları ne kadar rahatsız ettiğini bizlere gösteriyor. Muktedirler nezdinde Kürtler, Ermeniler, LGBTİ bireyler, kadınlar, emekçiler, kısacası tüm ezilenler ayakaltından çekilmesi, görünür olmaması gerekenlerdir. Zaman zaman sadece bir ton, kültürel bir unsur olabilseler de, aslen şiddet, ayırımcılık, ırkçılık, sömürü yolu ile yok edilmesi veya en hafifinden terbiye edilmesi gereken tali unsurlardır. Dolayısıyla siyaset eylemeye asla hakları yoktur. Ezenlerin bütün hışmını, bu hışmın en gaddar halini dahi meşru gören bir körleşme ile üzerlerine çekerler. Bunun muhatabı olurlar. Muktedirler bunu bizzat kendi resmi kurumları eli ile yürütürler ve pek tabii ki bunun için aparat haline getirebilecekleri bir güruha her daim ihtiyaç duyarlar.

Bu gün AKP rejimi toplumu istikrar ve müzakere süreci ile terbiye etmeye çalışmakta ve kendisini geleceğin “müreffeh Türkiye”sinin yegâne teminatı olarak sunmaya çalışmaktadır. Kendisinin olmadığı koşullarda olabilecek “kaos” ortamının nelere yol açabileceğinin prototiplerini göstermeye çalışmaktadır. AKP, Gezi’den itibaren geniş toplumsal öfkeyi bölmeye, Türkiye’yi bildik kodlarla yönetmeye çalışmakta; 17 Aralık’la başlayan süreci emrindeki MİT’i de bizzat kullanarak savuşturma gayretkeşliği içinde bir “çatışmayı yönetme” noktasında tutmaktadır. Kürtlere de “eğer gidersem sizi bekleyen bu” demeye getirmektedir.

Bunda ana muhalefet partisi olmanın dışında her şey olan garabet CHP çizgisinin Kürt meselesinde ağzını açmaması, sadece iktidar bloku içinde bir yer tutmaya yönelik bir siyasi ufka odaklanmış olmasının katkısı büyüktür. Yine Gezi’yi seçim sath-ı mahallinde ana akım siyasetin içindeki muktedir kliklere yedeklemek isteyen, kutsal “AKP gitsin, gerisi mühim değil” çizgisizliğinin gizli CHP’lilikten mütevellit halini de ihmal etmeyelim. Gezi’ninaçığa çıkardığı enerjinin izinden giderek yeni siyaset zeminlerini derinleştirmek, her türlü otoriter, hiyerarşik, milliyetçi, liberal siyasetle sol politik mahfilde hesaplaşmak, kendi söylemini inşa etmek yerine yüksek siyaset perdesinden tahkimat yapmak, üstelik bunu Kürt hareketine akıl verme hevesi ve hasetliği çerçevesinde yapmak maalesef bizi şu an bulunduğumuz noktaya getirmiştir.

“Gezi’de Kürtler neredeydi?” sorusunda ısrar eden kerameti kendinden menkul pek çok çevrenin asıl maksatlarının Kürtlerle birlikte siyaset yapmak değil, tam aksine Kürtleri görmek istememe niyetlerini perdelemek olduğuna şahitlik etmiştik. Bunun yanında bizden “sokaktaki samimi ulusalcı duyarlılığı ihmal etmememiz”i istemişler, “sokakta ulusal duyarlılığı olan milyonları görmüyorsunuz” diye ahkam kesmişlerdir. Esad’dan anti-emperyalist çıkaran, Tahrir meydanını yok sayan, Putin’de Lenin’i gören, Aziz Yıldırım’ı halk kahramanı ilan eden bu zevat, Müslüman Kardeşlere gösterdiği tepkiyi Türk faşistlerine göstermekten imtina edebilmektedir. Kürt hareketine hiçbir parmak sallama fırsatını kaçırmayan bu çevreler, umarız milliyetçilikle asla dans edilemeyeceğini idrak etmişlerdir.

Geldiğimiz nokta artık dayanışmanın en katıksız olanını gösterme zamanıdır. Kürtlerle ve Kürt hareketi ile usulen değil sahiden dayanışmanın zamanıdır. Önümüzdeki dönem artarak devam etmesi şaşırtıcı olmayacak saldırılar ve linç girişimleri karşısında solun ortak olarak örgütlü tavır alması kaçınamayacağımız bir görevdir. HDP’nin ve Kürt hareketinin tüm Türkiye çapında siyaset yapabilmesi en başta sosyalistlerin sorumluluğundadır. Bu derece uzun erimli bir savaş sürecinin çeşitli toplum kesimlerinde yarattığı dışlayıcı, ırkçı, anti-Kürt algının faşizmin gelişmesi ve toplumsallaşması potansiyelini her an hazır tuttuğunu gözden kaçıramayız. AKP’nin “çözüm sürecini” yürütürken dahi Roboski katliamıyla, KCK yargılamalarıyla ve hiç terk etmediği militarist söylemlerle bu tehdidi hep canlı tuttuğu unutulmamalıdır.

Üstelik bu saldırılar karşısında tavır almakta göstereceğimiz zafiyet, aynı zamanda faşist hareketin sokakta bulduğu zeminin güçlenmesi ve meşruiyetini artırması anlamına da gelecektir. Bugün Fethiye’de Kürtlere yönelen saldırılar, yarın başka bir mevzu üzerinden farklı kesimlere de yönelebilir. Bugün Kürtlere saldırırken Ali İsmail Korkmaz kardeşimizin adını anmaya cüret etmişlerdir. Yarın üniversitelerde saldırıya geçerken “İstanbul United” formaları altında bunu yapabilirler. Faşizmin tutarlı olmak gibi bir kaygısı yoktur. Aksine orijinalliğini bizim açımızdan bağdaşmaz olanları cüretkâr bir şekilde yan yana getirebilmesinden alır. Bu nedenle ne Gezi’yi ne sokakları faşistlere teslim etme ne de Kürt halkını yalnız bırakma lüksümüz vardır.

Bu süreci analiz etmeye yönelik değişik teoriler, komplolar üretebiliriz. AKP’nin bu süreçte Kürtlere “bana mahkûmsunuz” mesajı vermesini ıskalamadan, hatta Kürt Özgürlük Hareketi’nin dahi zaman zaman bu süreci okumada zayıf kalmasına rağmen, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı HDP’yi, Kürt kardeşlerimizi asla yalnız bırakmamalıyız.

Biz değilsek kim?

Şimdi değilse ne zaman?

 

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar