musul’un düşüşü, ışid’in yükselişi – foti benlisoy ile söyleşi -

 

  • Irak Şam İslam Devleti, Irak’ta uzun zamandan beri varlığını sürdürüyor, biz daha çok Suriye’deki faaliyetleriyle tanıdık. Ama Musul’u ele geçirdiklerinde gündemimize girdi. Biraz IŞİD hakkında bilgi verir misiniz?

IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle gözler bu örgüte çevrilmiş durumda ama uzunca bir süreden beri bu örgütün ‘yükselişi’ devam ediyordu. Son dönemde bu örgütü Suriye bağlamında tartıştık. Suriye’deki çatışmanın giderek bir mezhepçi karakter alması, buradaki Selefi-cihadçı grupların çatışması süreci içinde IŞİD gündeme gelmişti. El Kaide bağlantılı bir grup olduğunu, hiç değilse oraya referans verdiğini biliyorduk ama esas olarak son dönemde El Kaide liderliğiyle arası açıktı. Dolayısıyla Suriye’de mesela El Nusra yapılanmasıyla arası iyi değildi.

IŞİD’in kökeni Irak’ta. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonraki gelişimine bakmak gerekiyor. Irak’ta merkezi devletin çözülmesiyle birlikte mezhepçi şiddetin şekillendirdiği bir yapı ortaya çıktı. Aslında 2000’li yılların ortasında Şiilerle Sünniler arasında iyice şiddetlenen bir iç savaş yaşanmıştı. Bugün Maliki önderliğindeki merkezi hükümet, esas itibariyle Şii ittifaka dayanıyor ve Sünni toplumun bu Şii iktidara karşı ciddi bir tepkisi var. IŞİD, bu ihtilaf içinde kendisi açısından çok verimli bir zemin bulmuştur. Dolayısıyla Maliki iktidarında kendini dışlanmış hisseden Sünni kesimi belli oranda seferber edebildiği ve Irak’ta ciddi bir güç haline geldiği görülebiliyor.

IŞİD, aylar öncesinden Felluce’nin, Ramadi’nin belli bölümlerini ele geçirmişti. Anbar eyaletinde ciddi bir askeri varlığı vardı. Ülkenin özellikle Sünni nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde etkisini sürekli artıran bir örgüt.

Suriye’de çatışmaların giderek mezhepçi bir karakter alması ile birlikte IŞİD’in Suriye’de öne çıkması, askeri anlamda en etkin grup ya da gruplardan biri haline gelmesi onun bir avantajı. Irak’taki tartışmayı yaparken, onu Suriye ile birlikte düşünmek gerekiyor. Aslında son dönemde Suriye’deki varlığıyla tartıştığımız ancak kökü ta ABD’nin Irak’ı işgaline, işgale karşı gelişen direnişe kadar uzanan bölgede mezhepçi kavga bağlamında gelişmelerinin önünü açacak bir ortam bulmuş durumdalar.

  • Suriye özgülünde değerlendirildiğinde, IŞİD aynı zamanda Kürtlere yönelik bir tehdit mi?

Tabi ki. O boyutu düşünmek gerekiyor. Öncelikle şuradan başlamak gerekir. Suriye’de çatışmalar başladığı andan itibaren Irak’tan Suriye’ye doğru ciddi bir cihadi savaşçı akını oldu. Bunun içinde IŞİD’i oluşturan kadrolar önemli bir rol oynadı. Suriye’de Nusra ya da IŞİD gibi cihadi örgütlerin birkaç avantajı vardı. Birincisi, Irak’ta IŞİD gibi örgütlerin ciddi bir askeri geleneği var. Yani, Amerikan işgaline karşı bir Sünni direniş olmuştu ve o Sünni direniş içerisinden çıktı IŞİD gibi örgütler. Bu örgütlerin gayrinizami harp tecrübeleri var.

İkincisi; Katar gibi körfez ülkelerinden, Türkiye’den daha dolaylı ama körfez ülkelerinden daha açık finansal, askeri destek alabiliyorlar. Türkiye’nin tam olarak ne olduğu bilinmeyen ama herkesin konuştuğu, doğrudan ya da dolaylı lojistik desteği söz konusu. Bu iki faktörün de etkisiyle bu örgütler Suriye içerisinde etkin ve yetkin hale geldiler.

IŞİD, Irak’tan Suriye’ye taşınmıştı; yeniden Suriye’den Irak’a taşınıyor. Artık, 1. Dünya Savaşı sırası ve sonunda İngiliz ve Fransızların çizdiği sınırlar giderek dağılmakta. Sınırlar geçirgen bir hal almış durumda. Bu sınırlar dağılırken, IŞİD, Irak’ın ve Suriye’nin Sünni toplumunun bir temsilcisi olma gibi role soyunuyor. Bu role soyunurken de hepimizin gördüğü gibi çok koyu mezhepçi, karanlıkçı, gerici söylem ve pratiği de hayata geçiriyor. Askeri çatışma yeteneği, destekler bulması bir yana, onu daha da tehlikeli kılan, bu mezhebi çatışmalar içerisinde taban edinebilmesidir.

Kürt hareketi bağlamında tartışacak olursak, PYD’nin Rojava Kürtlerinin kendi kaderini tayin etme hakkını bastırmak için Türk dış politikasının korkunç girişimleri oldu. Bu hareketi bastırmak için Türkiye, zaman zaman IŞİD de dahil silahlı grupları devreye sokmaya çalıştı. Türkiye’nin, bu hareketleri PYD’nin üzerine saldırtma konusunda pratikler geliştirdiğini biliyoruz. Türkiye IŞİD’i PYD’ye karşı kullandı, bunun karşısında IŞİD de PYD’yi düşman bellemiş durumda ve uzun zamandan beri Rojava’ya yayılmak istiyor. Aynı şekilde yine Güney Kürdistan’a karşı da bir tehdit oluşturuyor. Kuşkusuz IŞİD, önümüzdeki dönemde Kürdistan’ın her iki bölgesinde de tehdit oluşturmaya devam edecek.

  • IŞİD’in Kerkük’e doğru ilerlediği söylenmekte. Bu durum, Türkiye’nin petrolün nakli üzerindeki çıkarları açısından nasıl sonuçlar doğurabilir?

Bugünkü gelişmeleri bir adım geriye çekilerek değerlendirmeye çalışalım. Türkiye’nin Suriye konusunda oldukça problemli bir tutumu oldu. Türkiye iki şey yaptı. Birincisi, Suriye’deki siyasal ihtilafın bir mezhep çatışmasına dönmesinde maalesef rol oynadı. Esad karşıtı muhalefetin silahlanması ve mezhepçi bir söylemin giderek yaygınlaşmasında Türkiye’nin de rolü oldu. İkincisi; Rojava bağlamında baktığımızda orada daha tehlikeli bir rol oynadı. Türkiye Kürtlerin Rojava’daki ulusal demokratik haklarının kazanılması yönünde atılan adımların önüne geçmek istedi. PYD’nin özellikle artan rolünün önüne geçmek istedi. Bu amaçla çeşitli girişimleri oldu. Muhalifler içerisinde Kürt karşıtı, Arap milliyetçisi damara oynadı. Olmadı, Arap ve Türkmen aşiretleri Kürtlere karşı kullanmaya çalıştı. IŞİD gibi hareketleri çeşitli vaatlerle, desteklerle Rojava üzerine göndermeye girişti. Bir tarafta Türkiye Suriye’de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını ekerken -Türkiye bu konuda yalnız değil tabi ki-, diğer taraftan da Rojava çevresinde Arap-Kürt çatışmasının tohumlarını eken bir rol oynadı.

  • Türkiye’nin Suriye politikasında oynadığı rol, insani ve siyasi olarak korkunç sonuçlar doğurdu. Bu, Türkiye’nin çıkarına mıdır?

Tabi ki, Türk egemen güçleri Rojava’daki Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmesinin önüne geçmek istiyorlar. Bu çerçevede bunu engellemeye dönük kullandıkları IŞİD kartının dönüp kendilerini vurması bir ihtimal. Artık ihtimal değil, gerçek bir durum. Türkiye’nin ABD dış politikasıyla çelişki oluşturacak bir biçimde IŞİD gibi örgütlerle derin bağlantılar içine girmesi, Türkiye’yi uluslararası platformda gittikçe yalnızlaştırdı. Bir müddet sonra Suriye’deki muhalefet hareketleri içerisinde ABD ve AB’de, özellikle ABD’de selefi-cihadçı, hatta El Kaide’ci grupların öne çıkması bir korku yarattı. Türkiye’nin bu kesimlerle bu kadar içli dişli olması, Türk dış politikası ile ABD dış politikası arasında gerilime yol açtı. Türkiye, daha yeni El Nusra’yı “terör örgütü” listesine aldı. Bu gerilimi not etmek gerekiyor.

Bugüne gelirsek, Türkiye, özellikle son iki yıl içerisindeki El Kaide, IŞİD gibi örgütlerle kurduğu ilişkilerin açığa çıkmasından son derece rahatsızlık duyuyor. Hatırlayın, 17 Aralık’tan sonraki TIR’larla ilgili meseleyi. Orada, bu TIR’larla ilgili gerçeklerin açığa çıkması, AKP hükümeti açısından felaket anlamına geliyordu. Bundan dolayıdır ki Türkiye, IŞİD meselesinde bir sır perdesi oluşturmaya çalıştı, çalışacaktır. Ama bugün gelinen aşamada Türkiye ile IŞİD arasında bir açı, bir gerilim oluşmuştur artık. Geçmiş dönemde olduğu gibi IŞİD’in dolaylı da olsa destekleyebileceğini, gözyumabileceğini düşünmüyorum. Şu var tabi ki, Türkiye, Güney Kürdistan yönetimiyle ciddi bir siyasi ve iktisadi işbirliği içinde. ABD ile gerilimi göze alarak Güney Kürdistan yönetiminin merkezi Irak yönetimine rağmen petrol ihraç etmesine arka çıkıyor. ABD, Bağdat yönetimini, Maliki hükümetini bu hususta destekliyor. Maliki yönetiminin zor durumda kalması konjonktürel olarak Türkiye’nin elini güçlendiren bir durum olarak görülebilir ama IŞİD’in bölgeye bu şekilde yerleşmesi, Türkiye’nin uzun erimli -bizi devlet çıkar ilişkisi çok ilgilendirmez ama o açıdan baktığımızda bile- çıkarları açısından çok vahim bir tablo yaratacaktır. Biz bölge halkları açısından duruma bakacak olursak tablo zaten vahimdir; sınırımızın dibinde IŞİD gibi bir karanlık örgütün bu düzeyde yayılmasının yarattığı sonuçlar uzun döneme yayılacaktır.

Bir not ekleyim. Aynı şeyi, Pakistan Afganistan bağlamında yapmaya çalışmıştı. Afganistan’da Sovyet işgali sırasında, Amerikan destekli İslami referanslı gruplar Sovyet güçlerine karşı savaştı. Pakistan, ABD desteğini alarak Afganistan’daki siyasal boşluğu doldurmaya çalıştı. Sovyet işgali sonrasındaki iç savaşta da Taliban’a arka çıktı. Burada ilginçtir, bu politikaya Davutoğlu gibi “stratejik derinlik” dediler. Pakistan, böylece Afganistan’ı kontrol edebileceğini, buradan da Orta Asya’yı kontrol edebileceğini düşündü ve orada Taliban’a oynadı. Fakat, Taliban’ın İslamcı mezhepçi şiddetinin ve etkisinin yayılmasıyla birlikte, o şiddet döndü Pakistan’ın kendisini vurdu. Pakistan’da Şii-Sünni çatışması arttı. Pakistan’da radikal İslamcı güçler devlet kontrolü dışına taşmaya başladılar. Pakistan’da saldırılar arttı. Dolayısıyla Pakistan, “stratejik derinlik” diye diye, siyasi istikrarsızlık içine girdi. Benzer bir durumu Türkiye de yaşayabiliriz. “Stratejik derinlik” dedikleri şeyle, Irak’ı, Suriye’yi ve bölgeyi istikrarsızlaştıran, çatışmaya iten senaryolar Türkiye’ye taşınabilir; esas korkunç senaryo bu bence.

  • Pakistan örneğini verdiniz. Bu tablo içinde başka ne tür sonuçlar ortaya çıkabilir? Ortadoğu’da bir savaş tablosundan bahsedebilir miyiz?

Bir doğrudan savaş beklentisinden ziyade, biraz daha uzun vadeli bakmak gerekir. Biraz geçmişe döndüğümüzde, ABD’nin Irak’ı işgal gerekçelerinden birisi, Saddam Hüseyin’in El Kaide ile bağlantılı olduğu yönündeki bildik yalandı. On yıl sonra, savaşın ve işgalin yarattığı sonuçlar itibarıyla bugün Irak’ta El Kaide referanslı -IŞİD doğrudan El Kaide bağlantılı değil, bunun altını çizmek gerekir- bir örgüt çok güçlü bir konuma gelmiş durumda. Hem siyasal, hem askeri düzeyde. Birincisi bunu not etmek gerekiyor. İkincisi, biraz önce Suriye-Irak sınırının ne kadar geçirgen olduğundan bahsetmiştim. Emperyalistler tarafından yüz yıl önce tayin edilen sınırların işlevsizleştiği ve giderek buradaki ülkelerin bir mezhebi çatışmaya, mezhebi kaosa sürüklendiği bir durumla karşı karşıyayız. Bu çok tehlikeli bir durum. 2011 Aralık’ından itibaren Arap Baharı dediğimiz hareketler doğmuştu bölgeden. Daha demokratik taleplerin dile getirildiği, umut verici halk hareketleriydi bunlar. Ama bugün siyasal alanın esas itibarıyla mezhep çatışmasıyla dolduğu karanlık bir dönemle karşı karşıyayız. Bu da çok umut kırıcı açıkçası.

Bu karmaşa içerisinde önümüzdeki dönemde ne olabilir? Tam olarak kestirmek, açıkçası mümkün değil. Şöyle bir tez var; IŞİD’in uzun vadede tutunamayacağı. Ama son saldırılarla ciddi askeri teçhizat ve maddi kaynaklar ele geçirdi. Bunları harekete geçirerek, özellikle merkezi Irak yönetimine karşı tepkileri kendi yanına çekebilirse -ki, El Kaide’nin, El Nusra’nın bile radikal bulduğu- IŞİD, bölgede gerçek anlamda yerleşebilir. Bölgedeki Sünni toplumun askeri-siyasal temsilciliğine oynayabilir. Bu, felaket senaryosunun bir adımı demektir, Irak’ın parçalanması demektir. Geçmişte Irak’ın parçalanması bir senaryo olarak duruyordu, bugün maddi bir gerçek haline geldi. Bu şok dalgalarının, bu yoğun çatışma ortamının Türkiye’ye de etkileri olacaktır. Bu etki, yayılmaktadır. Bugün Lübnan’da da mezhepçi eğilim artmakta. Bölgenin zaten hassas bir mezhebi yapısı var ve son iki-üç yıllık gelişme bu dengeleri iyice kırılganlaştırdı. Dolayısıyla bir savaş, büyük bir savaştan ziyade, süreklileşmiş mini iç savaşlar dizisiyle karşılaşabiliriz. Bu da bütün bölgenin maddi, insani kaynaklarını bitimsiz bir içe dönük mezhepçi savaş içerisinde tüketen bir karanlık kaos tablosu olur ki, bu tablodan, hele ki halklardan yana bakarsak kimseye fayda çıkmaz.

Biliyorsunuz, merkezi Irak yönetimi ile Güney Kürdistan’daki Barzani yönetimi arasında bir gerilim var ve bu gerilimin sonucu Musul’da bir yönetim ve güvenlik zaafı oluşmuştu. Şimdi, merkezi yönetimle peşmerge güçlerinin birlikte hareket etmesiyle IŞİD biraz geriletilebilir. Barzani yönetimi ile Rojava’daki PYD arasında bir gerilim vardı. Bu durum ikisi arasındaki ilişkileri yumuşatabilir. Gelişmeler çok hızlı olduğu için, bunlar olasılıklar.

  • Musul’daki konsolosluk çalışanlarının rehin alınmasından sonra ne tür bir gelişme yaşanabilir?

Türkiye’nin eli bağlı biraz. Türkiye’nin bu silahlı gruplarla, bu silahlı ağlarla kurduğu ilişkiler karanlıkta olduğu için, bu ilişkileri açığa çıkartacak, amiyane tabirle çözecek radikal bir tutum alır mı, açıkçası ondan emin değilim. Türkiye’nin esas itibarıyla korktuğu bu. Ama süreç onu, eğer uluslararası sistem içerisinde yerini muhafaza etmek istiyorsa, eğer ABD ile ilişkilerini muhafaza etmek istiyorsa, IŞİD gibi örgütlerle arasını açmaya götürür. Bu şu demek, Türkiye ile IŞİD arasındaki temas, dolaylı işbirliğinden rekabet ve ihtilafa, hatta çatışmaya giden bir yolda da olabilir. Aksi, Türkiye’nin IŞİD ya da IŞİD gibi örgütlerle son iki yıl içinde kurmuş olduğu ilişkiler eskisi gibi devam ettiği takdirde -ben bunun devam ettirilemez olduğunu düşünüyorum- Türkiye, uluslararası sistemde bir tür korsan devlet muamelesi görmeye başlayacak. Son tapelerde açığa çıktığı üzere, Türkiye’nin Boko Haram’la ilişkisi olabileceği, silah temininde bulunduğu dedikodusu yayılmıştı yine. Bütün bunları kesin olarak bilemiyoruz ama dedikodusu bile Türkiye’nin siyasal itibarını uluslararası sistem nezdinde düşüren şeyler. Erdoğan iktidarı bu itibarsızlaştırmayı göze alabilir mi, bundan emin değilim.

(ÖzgürRadyo için gerçekleştirile bu söyleşi, daha sonra Etkin Haber Ajansı’nın sitesinde yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar