Musul ve “jingoizm”: “Gemilerimiz de, silahlarımız da, paramız da var” -

 

Şu Musul hamaset ve hezeyanının adını koymak için gelin biraz gerilere gidelim. Bizde “93 Harbi” diye anılan 1877-8 Osmanlı Rus harbi esnasında, İngiltere’deki pub ve müzikhollerde çok popüler olan bir şarkının nakaratı şöyledir: “Savaşmak istemiyoruz ama Jingo adına eğer istersek / Gemilerimiz var, silahlarımız var, paramız da var / Ayı ile daha önce de savaştık ve biz gerçek Britonlar oldukça / Ruslar Konstantinopolis’i alamayacaklar”. Savaş İngiliz kamuoyunu ikiye bölmüştür. Birleşik Krallık’ın tarafsız kalmasını savunan hükümete karşı Rusya’nın (şarkının ifadesiyle “ayının”) hızlı ilerleyişi karşısında tedirgin olan çevrelerde, savaşa Osmanlı lehine müdahalede bulunulması gerektiği kanaati giderek yaygınlaşır. İşte yukarıda anılan şarkı bu dönemde tam bir “hit” olur ve savaş taraftarlığının bir sembolü haline gelir. Öyle ki, Viktorya çağı müzikhollerinin “starı” olan ve bu şarkıyla ününe ün katan G.H. MacDerrmott, gelecekte VII. Edward olarak tahta çıkacak Wales Prensi’nin huzurunda gerçekleştirilen özel bir dinletide bu şarkıyı seslendirir.

Şarkıdaki “Jingo adına” ifadesi, “İsa (Jesus) adına” anlamına gelir. Şarkıyla özdeşleşen bu tabiri, radikal gazeteci ve siyasetçi George Holyoaske, Daily News gazetesine 13 Mart 1878’de yazdığı savaş aleyhtarı bir mektupta “jingoizm” olarak değiştirip bir siyasal niteleme haline getirir. O tarihten itibaren “jingoizm”, aşırı milliyetçilik ve bilhassa savaş taraftarlığı ya da savaş kışkırtıcılığı ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlanır. (İşçi kooperatifçiliği hareketinin temsilcilerinden olan Holyoaske’nin “mucidi” olduğu siyasal tabirler arasında “sekülarizmin” de olduğunu geçerken not edelim.) “Jingoizm”, 1890’lı yıllarda ABD Başkanı Theodore Roosvelt’in agresif ve yayılmacı dış politikasını eleştirmek için de sıkça kullanılan bir tabir olup, iyice kanıksanır. Öyle ki “jingoizm” eleştirilerinin hedefi Roosevelt dahi, 1895’te New York Times’a yazdığı bir makalede, “eğer jingoizm, Amerikalıların yabancı güçlerin haklarımıza saygı göstermesini sağlayacak bir politikayı kararlılık ve sağduyuyla yürütmeleri ise o zaman hepimiz jingoistiz” diye yazabiliyordu.

Aslında “abartılı” yurtseverlik gösterileri, “aşırı” milliyetçilik, ulusal üstünlük iddiası ve savaş taraftarlığı için bizde İngiliz orijinli “jingoizm” değil, Fransız kökenli “şovenizm” kullanılıyor. İkinci tabir, Napoleon ordusunda görev aldığı rivayet edilen ve ulusal davaya fanatikçe bağlılığıyla efsanevi bir karaktere dönüşen asker Nicolas Chauvin’in soyadından alınmış. TDK Büyük Sözlük, şovenizmi, “kendi ulusunu öne çıkararak değişik ırk ve uluslar arasında düşmanlık yaratmayı amaçlayan ve bu yolda kışkırtmada bulunan aşırı akım” diye tanımlamış. Aslında bu tanımdan hareketle son günlerden Musul hakkında Ankara’da sarfedilen sözleri “şovenizm” diye adlandırmak ve böylece şu uzun girişten de kurtulmak mümkündü. Ancak kabul edelim, “sen benim kalitemde, karatımda değilsin” ya da “kaç bin kişiyle gelirse gelsin, geleceği varsa göreceği de var” şeklindeki ifadelerin düzeyi, “jingoizmi” doğuran şarkının “gemilerimiz de silahlarımız da paramız da var” sözlerindeki arsızlığı, nobranlığı andırıyor. “Alırız, ezer geçeriz, kimse karışamaz” havasındaki küstahlığı, “sen kimsin ya” dayılanmasını, “masada oluruz” işbitiriciliğini, Nicolas Chauvin’in saldırgan ama katı “müfrit milliyetçiliğinden” ziyade “agresif ve savaşçı dış politika biçimindeki aşırı milliyetçilik” anlamındaki jingoizm daha iyi karşılıyor.

“Bizleri bir savaş atmosferine sokmaları yeterlidir”

Başka ve aslında daha mühim bir husus da var. Jingoizm için ta 93 Harbi’ne kadar geri gitmiştik. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı malum, Osmanlı İmparatorluğu için tam bir felaket olmuştu. Rus orduları İstanbul’un önlerine kadar gelmiş, payitaht ancak diğer Büyük Güçlerin müdahalesiyle son anda kurtulabilmişti. Ancak Osmanlı’ya dair “hasta adam” teşhisini adeta teyit eden ve İmparatorluk için ciddi toprak kayıplarına neden olan savaşın “içeride” başka bir siyasal işlevi de olmuştu. Tahta önce Sultan Abdülaziz’i, sonra da Sultan V. Murad’ı ekarte eden bir “saray darbeleri” zincirinin neticesinde 1876 yılında çıkabilen Abdülhamid, savaş sayesinde kendi gücünü sınırlayan tüm güçleri devre dışı bırakabilmiş ve “istibdat” diye anılacak gerçek anlamda bir “tek adam” rejimi kurabilmişti. Savaş Abdülhamid’i Meclis-i Mebusan ve Kanun-i Esasi’den kurtarmıştı. Sultan, savaş dolayısıyla Midhat Paşa gibi “tehlikeli” olabilecek nüfuz sahibi şahsiyetleri sindirebilmiş, kendini iktidara taşımış olanları safdışı bırakabilmişti. Bâbıâli, ordu ve ulema gibi odakların gücü kırılmış, devletin kurumsal mimarisi “sarayı” (yani Yıldız’ı) merkeze alan bir şekilde yeniden düzenlenmiş ve böylece Abdülhamid muhtemelen çoğu selefinin asla sahip olmadığı genişlikte, adeta mutlak bir iktidara savaş sayesinde kavuşmuştu.

Önce “Fırat Kalkanı”, şimdi de Musul etrafında kopartılan “jingoist” fırtınanın ardında Abdülhamidvari bir “rejim kurucu” hedef olduğu aşikâr değil mi? Savaşın ya da savaş tehdidinin “dışarıda” neden olacağı etkiden ziyade “içeride” yaratacağı siyasal sonuçların önemsendiği belli değil mi? Bu nedenle Bağdat’a uzlaşma heyeti gönderip güvercin olunurken Ankara’da “on kaplan gücünde” görünüp hönkürmekte bir beis görülmüyor muhtemelen. Sahtekârlık deyip geçmeyin, zira Orwell’in meşhur “1984” romanındaki hayali muhalif Emmanuel Goldstein modern savaşın zaten “yalnızca bir sahtekârlık” olduğunu yazmıyor muydu? “Oligarşik Kolektivizmin Teori ve Pratiği” adlı muhayyel eserinde Goldstein, harbin uluslararası bir mesele olmaktan çıktığını ve aslında “hiyerarşik bir toplum için gerekli olan ruhsal havayı sürdürmeye” yaradığını aktarıyordu. Bu nedenle savaş artık “ülke içi bir sorun” haline gelmişti. Süreklileşmiş savaş, halkın “korku, kin, yaltaklanma ve aşırı coşkulanma özellikleri olan tinsel bir yapı” ile donatılmasının temel yoluydu. Bu anlamda savaş, artık “uluslar arasında değil, baştaki yöneticilerle yönetilenler arasında” cereyan etmekteydi. Dolayısıyla savaşın amacı, “ülkenin ele geçirilmesine engel olmak değil, toplumun yapısını”, yani belli bir siyasal ve toplumsal düzeni mümkün kılmak, onu “korumak ve sürdürmekti.”

Aslında savaşın siyasal iktidar yolunda araçsallaştırılması belki de Aristophanes kadar eski bir tema. Mesela Fransa’nın savaşa girmesi yönündeki beyan ve söylentilerin çoğalması üzerine 2 Ocak 1792’de Jakobenler Kulübü’nde söz alan Robespierre, Roma devrinde savaşın, yöneten patrisyenlerin pleblere karşı bir silahı olduğunu şöyle hatırlatıyordu: “Halk senato ve patrisyenlerin usulsüzlüklerine karşı haklarını talep ettiğinde senato savaş ilan ediyordu ve halk hakları ve öfkesini unutarak sadece savaşla ilgileniyor, iktidarı senatoya bırakarak patrisyenlere yeni zaferler hazırlıyordu.” Robespierre için “halkın dikkatini özgürlüklerinin temeliyle ilgili siyasal gelişmelerden alıkoyan” savaşın siyasal işlevi açıktır: “Savaş bakanlar için iyidir çünkü onların eylemlerini neredeyse kutsal sayılan bir karanlık perdeyle örter. Savaş saray için, yürütme için iyidir; çünkü savaş onun gücünü, popülaritesini ve etkisini çoğaltır.” Tanıdık gelmiştir herhalde. Robespierre nutkunun devamında, bizler için kritik olan bir hususu hatırlatır: “Bu amaçlarına ulaşmak için ciddi bir savaşa girmelerinin de aslında gerekli olmadığını not edin. Bizleri bir savaş atmosferine sokmaları yeterlidir. Sınır dışında bir savaş fikrini ortaya atmaları dahi yeterlidir.”

Evet not edelim. Savaş zaten bir felaket ama halkın “korku, kin, yaltaklanma ve aşırı coşkulanma özellikleri olan bir ruhsal yapıya” büründürülmesi için “bizleri bir savaş atmosferine sokmaları yeterlidir”.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar