musul düştü, bu noktaya nasıl gelindi? – erhan keleşoğlu -

 

10 Haziran 2014’te iki milyona yaklaşan nüfusuyla Musul, Irak merkezi hükümetinin denetiminden çıktı. Türkiye kamuoyunun adını daha çok Suriye siyaseti üzerinden bildiği Irak Şam İslam Devleti (İŞİD), Irak Ordusu’na ait ağır silahları ve devlete ait tesisleri ele geçirerek şehri teslim aldığını duyurdu. Nasıl oldu da El-Kaide merkezi yapılanmasının bile aşırı bularak kendi temsilcisi olmaktan çıkardığı bu örgüt böylesine bir başarı kazanabildi? Bu nasıl mümkün oldu? Tek kelimeyle yanıt verilebilir: Mezhepçilik.

Mezheplere dayalı böl-yönet politikaları, Irak’a yabancı bir mefhum değildir. Osmanlı devleti döneminde Sünni azınlığa ayrıcalıklar tanınmış, yerel idareye ilişkin mevkilere getirilmişlerdir. İngiliz işgali ve 1958’de bir darbe ile sona eren Kraliyet döneminde de benzer siyaset devam etmiştir. İngiliz emperyalizminin ve Irak’lı olmayan, esasen Hicaz kökenli kraliyetin mezhepler arasında ayrımcılığa dayalı yönetim teknikleri kendileri açısından rasyoneldir. 1958’deki darbeden sonra yükselen Arap milliyetçiliğinin mezhepler üstü doğası ve sol-sosyalist fikirlerle temas ayrımcılık siyasetlerini bir nebze azaltsa da, 1970’lerin başından itibaren Irak milliyetçiliğine dönüşle birlikte sosyo-ekonomik açıdan mülksüzleştirilmiş Şiiler’e ve devamlı ezilen Kürtler’e yönelik baskılar katlandı. Saddam yönetimindeki sözde seküler Baas rejiminin, Sünni-Arap kökenlilere ayrıcalık veren politikaları, on yıllar boyunca Şii ve Arap olmayan Sünni tüm unsurların sistemin dışına itilmelerine, isyan ettiklerinde ise katliama maruz kalmalarına yol açtı. Altını çizmekte fayda var, etnik ve dinsel ayrımcılık bölgede Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması sonrasında kurulan ulus devletlerin hepsinde vardı. Irak’ta ve Suriye’de sol akımların Baas rejimleri tarafından yok edilmeleri, milliyetçiliğin ise seküler bir toplumsal programdan yoksun oluşu, devlet bürokrasisinde ve toplumsal kaynakların paylaşımında etno-dinsel aidiyetin gözetilmesinin önünü açmıştı.

Tüm bu dışlayıcı ve ayrımcı pratiğe karşın;  Siyasal İslamcı akımların birçoğunda da içkin halde bulunan mezhepçi bakışın nefret söylemi ile birlikte politik dile sirayet etmesi doksanlı yılların başına denk gelir. Nedeni zengin Körfez ülkelerinin İran tehdidine karşı toplumsal-siyasal iktidarlarını güvenceye alacak bölgesel bir ittifak ağı kurma uğraşına girişmesi, bölgedeki Selefi akımları her anlamda destekleyerek mezhep farklılığına dayalı bir siyasal strateji geliştirmeleriydi. Bu strateji, radikal İslamcı akımları beslerken mezhepçiliğin siyaseten baharına zemin hazırlamıştır.

Baas rejimini bitiren 2003 Amerikan işgali sonrasında, ABD ağırlıkla Sünni kökenlilerden olmak üzere (özellikle Şii Sadr hareketi de hatırlanmalı) yoğun bir direnişle karşı karşıya kaldı. Kendisinden önceki emperyalist deneyimlerden ders çıkaran ABD çoğunlukçu bir siyasal rejim yaratma tercihiyle, Baas döneminin kaybedenleri olan Şiilere ve Kürtlere temsiliyet kotası vererek mecliste çoğunluk oluşturmalarını sağladı. 2004 Anayasası ile birlikte etnik-dinsel temelde Lübnan tarzı oydaşmacı bir demokrasi ile yönetilmeye başlanan ve tam bir rantiye devlet örneği olan Irak’ta, devlete hakim olan geçmişin mağduru Şiiler,  petrolden gelen zengin toplumsal kaynakları kendilerine yönlendirirken, ayrıcalıklarını kaybeden ve dışlanan Sünni Arapların şiddetle karşı koymaları, El-Kaide benzeri radikal İslamcı örgütlerin mezhepçi söylemleriyle Irak özelinde yeni bir Afganistan bulmalarına sebebiyet verdi. Şiiler ve Sünni Araplar arasında özellikle Bağdat, Musul ve genel olarak Irak’ın orta bölgelerinde yaşanan çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetti. Bağdat’taki karışık mahalleler ortadan kalktı, Şiilerin sonunda baskın geldiği iç savaşta binlerce insan öldü. Yüzbinlerce insan Irak içerisinde ve dışında mülteci haline geldi. 2007 yılı itibarıyla şehirlerde şiddet azaldı, bunda toplumsal grupların yaşam alanlarının büyük oranda birbirinden ayrılması önemli faktördü. Şiddetin azalmasıyla mezhepçi olmayan, seküler karakterli siyasal gruplar örgütlenerek siyasal arena da yer bulmaya çalıştılarsa da etkileri sınırlı oldu. Ayrıca Irak’ın ortasında yer alan ve batıya doğru uzanan Anbar eyaletinde ABD’nin Irak El-Kaidesi’nin etkisini kırabilmek için Sünni aşiretlerle ittifak geliştirme stratejisi de önemli oranda başarı sağlamıştı. Irak’taki hiçbir hesabının tutmadığını gören ABD, ağır maliyetten kurtulmak için Sünni kökenli grupları siyasete dâhil etme için çaba sarfetti. 2011 yılında Amerikalıların çekilmesinden sonra Maliki iktidarının bu politikalardan vazgeçmesi, Sünni aşiretlerin de radikal İslamcılarla husumetinin ortadan kalkmasının ve/veya onlarla birlikte davranmasının yolunu açtı. Mesele petrol gelirinden hangi toplumsal grubun ne kadar pay alacağıydı.  Siyasetin hukuken de artık mezhepsel ve etnik temelde yürütüldüğü bir ülkede mezhepçilik Irak’taki Şiiler ve Sünniler arasında belirleyici siyasal kategori haline geldi. Irak Devlet Başkan Yardımcısı Sünni kökenli politikacı Tarık el-Hâşimi, 2011 yılı sonunda Maliki tarafından devlet içerisinde komplo hazırlamakla suçlandı; önce Kürt bölgesine geçen Hâşimi’ye, Türkiye tarafından sığınma hakkı verildi.

ABD Irak’ın üçe bölünmesi halinde İran’ın ortaya çıkacak Şii devleti üzerinde kesin hâkimiyet kuracağından endişelenmekte. Kürtler esasen kendi bölgelerine çekildiler ve bölgesel yönetimleri (KBY), Irak Ordusu’ndan özerk peşmerge ile mezhepçi siyasetin tarafı olmayarak ABD’nin Irak’ın toprak bütünlüğü için kendilerine biçtiği denge unsuru rolünü oynadılar.  Ancak merkezi hükümetin petrol gelirlerinden kendilerine düşen yüzde 17’lik payı kendilerine aktarmaması, Türkiye ile merkezden ayrı bir petrol anlaşması imzalayıp merkezi hükümete ait Kerkük-Ceyhan arasındaki mevcut boru hattına ek bir boru hattı inşa etmeleri ve ihracata başlamaları ile sonuçlandı. Irak Hükümeti ihraç edilen petrolü alan şirketlere ve rafinerilere yaptırım uygulayacağını açıklasa da, ihracatın fiile geçmesi merkezi hükümetin elinin kolunun ne kadar bağlı olduğunu da gösteriyor. ABD, Irak’ın bütünlüğünü korumak için KBY’nin tek taraflı kararla petrol ihracatına karşı çıkıyor, ancak sert tedbirler uygulamaktan da kaçınıyor.

Sünni kesimler içerisinde son on yıldır süren rahatsızlık, özellikle gençlerin geleceksizleşme kaygısıyla birlikte radikal İslamcı örgütlere teveccüh göstermeleriyle sonuçlandı. Sünniler içerisinde örgütlü ılımlı grupların hak taleplerinin Erdoğan’ın Irak’taki yansıması olan muhafazakâr Maliki tarafından çoğunluk olma kibriyle karşılanmaması, mezhepçi bir rövanş algısıyla hareket etmesi, seküler bir siyasal odağın örgütlenememesi ve barışçıl gösterilerin dahi şiddetle bastırılması büyük bir reaksiyoner enerji birikimine yol açtı. Irak’ta 2007’den beri şiddet olaylarında en çok insanın hayatını kaybettiği yıl 2013 oldu. Sünni aşiretlerle hükümetin kurduğu özel ilişkinin ABD’nin ayrılmasından sonra terk edilmesiyle gittikçe güçlenen radikal İslamcı gruplar -bunlar içerisinde liderliğini Ebu Bagdadi’nin yaptığı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) en büyüğüdür- Felluce ve Ramadi’de denetimi ele aldılar.

IŞİD, El-Kaide çatısı altındaki örgütlerden birisiydi. Esas olarak Irak merkezli olan bu örgüt, el-Kaide’nin Irak sorumlusu Ebu Musab ez-Zarkavi’nin 2006’da ABD tarafından öldürülmesinden sonra daha yerel bir tarzda örgütlenmiş, esas atılımını Suriye’de iç savaşın başlamasından sonra yapmıştı. Anbar’da örgütlenen ve kontrol edilemeyen Suriye sınırını aşarak iç savaşa dâhil olan örgüt, Türkiye sınırından Irak’a kadar Fırat Vadisi boyunca uzanan bölgede birçok yerleşimi ele geçirerek Suriye’ye akan uluslararası cihatçılar için de odak haline geldi. El-Kaide’nin iki kolu IŞİD ve Nusra Cephesi’nin Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin Rojava yani Batı Kürdistan olarak tabir ettikleri bölgeye de hâkim olma istekleri, PYD ile çatışmalarını beraberinde getirdi. Bu gruplar PYD’den rahatsız olan Türkiye’nin açık, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin üstü kapalı desteğine mazhar oldular. IŞİD’in El-Kaide önderliği tarafından örgüt çatısından çıkarılmasıyla Suriye’de esas olarak kaçakçılık ve petrol gelirinden nemalanan gruplar arasında paylaşımdan kaynaklanan çatışmalar patlak verdi. Birçok İslamcı örgütten müteşekkil İslami Cephe ve Nusra Cephesi IŞİD’i ancak Halep bölgesinden doğuya doğru iteleyebildiler. Bu arada IŞİD, Kürt Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile çatışmaya devam etti. Suriye’de kazandığı mevzilerin yarattığı özgüven IŞİD’in Irak’ta Sünni yerleşimlerinde taban örgütlenmesine de önemli katkılar sağladı. Irak seçimlerinden sonra Maliki’nin yeniden iktidara gelmesiyle demokratik yollardan sonuç alınamayacağını düşünen Sünni kökenli geniş kitlelerin ve Sünni aşiretlerin desteğiyle, IŞİD başta olmak üzere radikal İslamcı gruplar Musul’u ele geçirmeyi başardılar.

Musul’un düşmesi kuşkusuz bölgedeki tüm güçlerin hesaplarını yeniden gözden geçirmelerini sağlayacak gibi görünüyor. Koyu mezhepçilik, Irak ve Suriye’nin sınırlarının değişmesine sebep verebilir. Eğer Maliki, kavgalı olduğu KBY’nin desteği ile dışlanan Sünni Arap kitleleri ve aşiretleri yeni bir toplumsal mutabakata ikna edemez ve askeri açıdan da IŞİD’in ve diğer radikal grupların operasyonel kabiliyetini azaltamazsa Irak bölünür veya Somalileşir yani artık işlevsel bir devlet olmaktan çıkar. Bu durumda güney sınırlarının geçirgenliği de göz önüne alındığında Türkiye, artık bölgesel bir güç olan PKK hareketiyle ilişkisini yeniden ele almak, barış sürecine başka bir boyuttan bakmak zorundadır. KBY de yine PKK ile gergin bir şekilde süren ilişkisini güçlü bir düşmanın varlığında yeniden gözden geçirecektir. İran’ın Irak siyasetine daha fazla müdahil olacağı da tahmin edilebilir. Pandora’nın kutusunu açan ABD’nin elinde ise Yemen ve Afganistan’da binlerce masumu öldüren insansız hava araçlarıyla müdahale dışında bir araç yoktur, bölge belki on yıllarca sürecek tarihi bir krizin eşiğindedir.

Mezhepçilik canavarını yaratan, onun değirmenine su taşıyan hiçbir siyasal özne bu krizin dışında kalamayacaktır. AKP hükümetinin hem içe hem dışa yönelik mezhepçi politikalarıyla ülkeyi bir felakete sürüklediği artık apaçık ortada. Tüm bölge için özgürlükçü, laik, eşitlikçi bir alternatifin ortaya çıkarılması hiç olmadığı kadar büyük bir sorumluluk olarak omuzlarımızda duruyor.

 

 

 

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında