Modern Kölelikle Ölüm Arasında: Suriyeli “Misafirler” Giderken -

 

Yaklaşık on gündür İstanbul’un başka semtlerinden geçiyoruz. Merdivenaltı atölyelerine giriyoruz. Çay bahçelerinde otuyor, hayatlara tanıklık ediyoruz. Tanıklık etmekle ruhumuzun incindiği hayatlar. Ve bu hayatı yaşayanlara değiyoruz. Onlar da bizim hayatlarımıza değiyor.

Açılan her kapının ardında oturduğunuz yerden hayal edemeyeceğiniz bir yoksulluk var. Hayalleri olmayan çocuklar, genç kadınlar, genç adamlar var.

 

“Modern kölelik” ve “Suriyeliler geldi!”

Azad yüzüme bakıyor : “bizimkisi” diyor, arıyor kelimeleri başını göğsüne indirip. Kara çekik gözlerini kısıyor, buluyor kelimeleri, Kürt aksanını inceltip “modern kölelik” diyor. Belli ki bir yerden bulmuş bu kelimeleri. Kendi durumunu en iyi anlatanın bu kelimeler olduğuna karar verip, her zaman kullandığı kelimelerden ayrı bir hazneye eklemiş. Yanında kendine Çılgın Türk diyen diğer genç adam konuşuyor sonra: “tek farkı kölelikten bizim yaşamımızın” diyor “ustabaşlarının elinde kırbaç eksik!” Gündelik yevmiyeye giden genç işçiler. “Herkesin toplandığı bir durak var, oraya gidersin” diyorlar. “Oradan çalışacağın fabrikaya”. “Gelip işçi arayanlar alır seni” “Amele pazarı!” diyor yanımda 40 yıldır tekstil işçisi olan arkadaşım, yılların yorgunluğu ile. İki genç kanları pahasına itiraz ediyorlar: “yani beğenirsen gidersin fabrikayı… beğenirsen!”. İradelerini ve hayatlarını o “amele” sözcüğünün içine sığdırmaya itiraz ediyorlar. Arkadaşımı masanın altından tekmeliyorum ama kar etmiyor. Boşuna çabalıyor ne demek istediğini anlatmak için. Günlüğü 70 liraya 24 yaşında hayatlar. Aracı 10 lira alıyor. Suriyeliler 10 lira daha ucuza çalışıyor. “Suriyeliler geldi, bütün herkes onları işe alıyor” diyorlar hep bir ağızdan. “10 lira ucuza çalıştıkları için”. “Daha az ücrete çalıştıkları için”. “Sigortasız çalıştıkları için”. “Asgari ücretin altında çalıştıkları için”. “İtiraz edemeyecekleri için”.”Onların da hakları çiğneniyor, azar işitiyorlar” diyor Azad. “Onlarla bir derdimiz olduğundan değil; işsizlik iyice arttı, sadece olanı söylüyoruz” diyor. “Evlerde 10 kişi kalıyorlar, daha ucuza geliyor” diyor. “Biz iki kişi gitsek, 1000 lira ikimize fazla. Onlara ucuz geliyor.”

 

Suriyeli Ahmed’in Hikayesi

Başka bir mahallede Halep’ten Ahmed ile beraberiz. Yaşadığı bölgede hakim olan Esad güçleri onu muhalif, eczanesinin olduğu yerde hakim olan muhalifler onu Esadçı sanıyorlarmış. Ama o eczacı. Pasaportu ile, uçakla gelmiş Türkiye’ye. Arapçadan başka İngilizce dahil 3 dil daha biliyor. Günde 11-12 saat çalışmış bir tekstil fabrikasında. Üzerine 3 saat fazla mesai yapmış. Günde 14 saat çalışmanın karşılığı: 1000 Lira. Merdiven altı mı? Hayır! Avrupa’nın bildik markalarına üreten büyük bir fabrika. Dayanamamış bırakmış orayı. Zaten çoğu markanın genel politikası Suriyelilerin “illegal” olduğu için mal ürettirdikleri işyerlerinden atılması. Göçmen krizine böyle bir “çare” geliştirebilmişler! Çoğu işçi oralardan atılıp daha kötü koşullara mahkum oluyorlar. Ahmed’e dönersek, fabrikadan ayrılınca, Suriyelilere ait elbise satan bir mağazada işe girmiş: aylığı 500 TL. Ev kirası 450 lira. Aynı evde 9 kişi kalıyorlar. Üç odada üçer kişi. “Nasıl hayatta kalıyorsun?” diyoruz. “500 tl maaş ve 450 tl kira ödeyerek?” Ne yiyip, ne içiyorsun? “Gelirken yanımda param vardı diyor. O bitince ne yapacağım hiç bilmiyorum.” Küçük içe gömülü gözleri masaya doğru eğiliyor. Yüzünü çocuklaştıran yuvarlak çıkık alnı, ip ince yüzüyle ağzı umutsuzluk ve çaresizlikle geriliyor. O çıkışsızlık anını geçiştirmek için gülümseyip bize dönüyor. Nasıl iş bulduklarını anlatıyor Suriye’lilerin: İş bulmak için bir büroya başvuruluyor. Bir çeşit şirket. Tarifesi şöyle: telefon etmek, işyerine seni götürüp bir iş görüşmesi ayarlamak 100 tl. Eğer bu işe girmeyi becerirsen bir maaşını bu büroya ödüyorsun. İlk ay aldığının hepsini almıyorlar elinden. İnsaflılar(!) İlk ay yarısını ikinci ay ikinci yarısını. Yahut Azad’la Çılgın Türk’ün yaptığı gibi gündeliğe gidebilirsin. Ama Suriyelisin, 70 TL’ye değil, şanslıysan 60’a, değilsen 40’a, 30’a, 20’ye…

 

Atölyelerin Çocukları

Bir atölyeye dalıyoruz. Triko yapıyorlar. On iki yaşlarında bir çocuk var, esmer. Atölye sahibi ona para veriyor, Türkçe yavaş yavaş tarif ediyor. Kaç bardak alacağını söylüyor. Çocuğun yüzünde orada konuşulan dili bilmeyenlere has o naif ifade. Dinliyor. Bir şişe kola ve bilmem kaç bardak, şu kadar para. Koşarak çıkıyor. Çok geçmeden elinde kola ve bardaklar, para üstü dönüyor. Yere, tozun içine oturup, elindeki işi yapmaya başlıyor. Sanki evinde bilgisayar oyunu oynuyormuş gibi doğallıkla. Az sonra annesi “artık yat! Yarın okula gideceksin!” diye seslenecek. Tıpkı kapısından girdiğimiz diğer atölyede, burada konuşulan dili bilen, sarışın kız çocuğu gibi. İkisi de oraya ait değil. İkisinin de gözünde kıstırılmış bir hayvanın aynı yaralı bakışı. İkisinin de yüzünde, yalnız çocuk dünyalarına ait rüyalı ifade. Sanki dürtsek bu kabustan uyanıp güzel güneşli oyunlu bir güne başlayacaklar. Ama iş bitmiyor; acele etmek zorundalar. Ellerinde yarısı yapılmış hırkalar, çocuk bedenlerinde makine parçasına dönüşmenin şaşkın ve yorgun mekanikliği.

Yanımızdaki makinede oturan genç adam, bir yandan elindeki malı remeyöz makinesine takıyor, diğer yandan “türkçe az biliyorum” diyor. “Ben Suriye’den geldim”. Kendileri de orada işçilerle birlikte gece gündüz çalışan atölye sahiplerinden biri iki üç kelime Arapça öğrenmiş çocukla anlaşmak için. Belki çocuk orada uyuyor geceleri, gidecek bir yeri yok. O kadar utanıyoruz ki soramıyoruz. Yoksul ve geleceksiz hayatların üzerine daha büyük bir çaresizliğin içinden kopup gelmiş daha yoksul daha geleceksiz hayatlar eklenmiş. En çok birbirine öfkeli, en çok birbirine şefkatli, en çok birbirine zalim. Tanık olduklarımız bizim pek incelmiş ruhlarımızı incitirken tanık olmadıklarımızın dehşetli öykülerini dinliyoruz. Tanık olmakla incinmekten ve bu hayatı yaşayanlardan utanarak. Tarih öncesinden kalma karanlık meseller gibi kötülüğün sonu gelmeyen hikayeleri. Ev kiralarını bedenleri ile ödeyen kadınlar. İşyerlerinde kaldıkları için işleri hiç bitmeyen her türlü istismara daha açık genç insanlar, atölyelerdeki tecavüz odaları, inşaattan düşüp yaralanan yatağa çakılı kalan bakacak kimsesi olmayan işçiler….Ve abartmadıklarını biliyoruz.

Kimse evini, yaşadığı yeri, ölülerini gömdüğü toprağı, içinde yıkandığı suyu boşuna bırakıp gelmiyor. Öyle büyük bir çaresizlik ve tehlikenin içinden çıkıp geliyor insanlar. Ve daha büyük başka bir çaresizliğin içine düşüyorlar. Ve çaresiz umutsuz insanlar karşısında kendini daha muktedir hisseden, kendi çaresizliğini onlara ödeten diğer insan kadar zalim başka bir avcı, daha zalim bir yaratık yok bu dünyada. Kadınların çocukların ve genç adamların kıssalarının bıraktığı hisse bu payımıza.

 

Kadınların Hikayesi

Bir pastanede oturuyoruz şimdi yanımızda genç bir kadın var. Elindeki telefondan görmüş Palmira’ya ömrünü vermiş arkeoloji profesörünün IŞİD tarafından katledildiğini. Burada çocukları ve gençleri dağılmaktan kurtarmaya çalışıyor. Kendi aralarında örgütlenmeye çalışıyorlar. Çaresiz bir kadının hikayesini anlatıyor bize. Sultanahmet Meydanı’nda rast gelmiş kadına. Memleketinden uzak aynı dili konuşan, aynı dertleri çeken insanlar arasında oluşuveren ani yakınlıkla dertleşmişler. Kadın çocuğu ile burada. Ailenin kalanı hakkında bir malumatımız yok. Ailenin kalanı hayatta mı onu da bilmiyoruz. Barınacak bir yer bulmak hiç kolay olmamış kadın için. Başını sokacak bir ev bulmuş. Ama evin sahibi onu eve kilitliyormuş. Ara sıra yiyecek ve iş getiriyormuş. Evde çalıştırıyormuş kadını. Evde hiç bir eşya olmadığını bilen mahalleli, eski yataklarını yollamışlar kadına. Ev sahibi o yatakları alıp başka yere götürmüş. Kadına mukavva vermiş üzerinde yatmak için. Kadın fırsat bulunca kaçmış, ama akşama eve dönecek çünkü gidebileceği daha güvenli bir yeri yok. Ve yine kilitlenecek.

 

“Misafirsen Misafirliğini Bileceksin!”

İşte Suriyelilere kapısını açan Türkiye tam anlamıyla bu adam: Türkiye bir “iyilik “ edip kapısını Suriyelilere açtı. Hadi burada savaştan ölümden kaçanlara kapıları açmayı zorunlu kılan uluslararası hukuktan insan haklarından bunu bir hak değil bir “iyilik”, bir “lutüf” olarak sunan zihniyetin eleştirisine girmeyelim. Fakat buraya gelebilen 2 milyonun üzerindeki insana mülteci statüsünün neden verilmediğinin mantıklı bir açıklaması var mı? Mülteci olunca belli haklardan bahsetmeye başlıyoruz ondan mı? Resmi olarak kayıt altına alınmış 1.513.012 Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’ne göre “mülteci” olarak adlandırılan Suriyeli var Türkiye’de. Cezaevine benzeyen kamplarda kalanların sayısı yalnız 260.697. (Haziran 2015). Mültecilerin normal olarak seyahat özgürlüğü var. Yani yasal yollardan istedikleri ülkeye seyahat edebilirler. Ama bir problem var. Türkiye onları mülteci olarak değil geçici “koruma” statüsünde tuttuğu için yasal yollardan bir yere gidemiyorlar. Yani tıpkı kadını kapatan adam gibi bu ülkede kapalı kalmış durumdalar. Tıpkı o kadın gibi hayatları üç kuruş derekesine indirilip çalıştırılıyorlar. Verilene razı olup ses çıkarmadan itaat etmeleri isteniyor. “Yabancıysan yabancılığını, misafirsen misafirliğini bileceksin.” Yaptıkları işin piyasadaki değeri buralı işçilerin yaptığından farklı mı? Onlar da aynı işi yapmıyorlar mı? Onlar da hali hazırda işçi değil mi? Suriyeli ve çaresiz oldukları için daha az para ödenebileceği fikrine kapılanların bu insani felaketten kar etmek, onların durumdan faydalanıyor olmak dışında bir vasıfları var mı? Bunun yalnız aç gözlü küçük esnaf olduğu fikrine kapılmayın sakın, anlı şanlı şirketler de bundan fayda elde etmiyor değiller. Peki hükümet ve yetkililer bu duruma ne diyor? Durumu şöyle özetleyeyim: Yasal olarak çalışma izni alabilen Suriyeli sayısı 2000. Yani öyle hızlı öyle pratik(!) öyle mümkün.

 

Çalıştırılmasın mı Suriyeliler?

Kimi anlı şanlı sendikalarımız utanmasalar bunu söyleyecekler. Belki utanmadan söyleyeni vardır. En iyisi “onlar burada misafir, nasıl olsa geri dönecekler” diye açıklıyor durumu. Yani dönseler iyi olur dileğini-CHP misali –hissetmemek mümkün değil. “Bizim örgütlü olduğumuz yerlerde çalışamazlar” diyeni var. “Çalışamazlar” derken, “genellikle kayıtdışı ve merdivenaltı yerlerde gözden uzak çalışırlar da ondan” diyorlar. Zira bizim sendikalarımızın öyle üçbeş kişilik atölyelerde çalışanlarla, en korumasız işçilerle, 30 kişinin altı olduğu için hiç bir iş güvencesi bulunmayan işçilerle pek bir işi olmaz. Kadın işçilerle, ev eksenli işçilerle, lgbti işçilerle olmadığı gibi göçmenlerle de olmaz. “Neden?” derseniz aidat veremezler. Hem zaten randıman alamayacağı yere neden yatırım yapsın sendika! Suriyeliler hakkında bir hijyen dili ile konuşan sendikacı az değil maalesef. Ama onların dışında kalan İnşaat İşçileri Sendikası gibi Giyim-Sen gibi sendikalar etkileri sınırlı da olsa bu konularda umit verici tutumları ile çalışma yürütmekteler.

Yeni sendikalarla sokaktan çıkardığımız sonuç şu: “Suriyeliler çalışmasın mı?” soru anlamsız. Zira zaten neredeyse her yerde şu an çalışıyorlar. Sorun onların işçi olarak herhangi bir Türkiyeli işçinin yararlandığı asgari haklara sahip olması. Fiili durumun hukuksal olarak tanınması. Hali hazırdaki hak ihlallerinin giderilmesi için hukuksal bir zemin sağlanması. Türkiyeli işçilerin de önemli bir bölümünün de kayıt dışı çalıştığı ortada. Ancak Türkiyeli işçiler açısından en azından hak arama yolları daha ulaşılabilir.

 

Neden Gidiyorlar?

Suriyelilerin pek çoğu yukarıda saydığımız pek çok sebepten Avrupa’ya gitmeyi arzuluyor. Günün birinde savaş biterse geri dönenler de olacaktır belki. Ama pek çoğu burada kalacak. Dolayısıyla durumun geçiştirilmek yerine çözülmesi gerekiyor. Çözülmezse insanlar gerçekten yerleşik bir hale geçebilecekleri, hayatlarını tekrar kurabilecekleri bir yere gitmek istiyorlar. Bu uğurda boğulmayı, sürülmeyi, dövülmeyi, ölmeyi göze alıyorlar. Tuhaf görünebilir ama yaşayabilecekleri bir hayatları olsun diye, yaşanacak tek hayatlarını feda etmeyi, ölmeyi göze alıyorlar.

Hem siz bakmayın, çok bağıran adamın çok çok bağırdığına. “Aylan’ın hesabını verecekler” falan diye. Tıpkı kadını kapatan o adam gibi dışarıdan gelecek yardımları “Türkiye kendi yapacak güçtedir” diye geri çevirdiler. [1] Suriyelileri kapatmaktan memnunlar. Dış politikada stratejik derinliğin derinlerinde, derinlik sarhoşuyuz. Daha dün Bodrum’da buluştukları “kardeş”lerini düşürmek için önce aşağılık örgütlere silah desteği sağladılar. Bonus olarak bir halkın gerçek talepleri ve mücadelesi ortadan kalktı, silindi. O halk dünyanın her yerinde göçmen oldu. Bir ülke tümüyle yangın yerine döndü. IŞİD’e tüm dünyanın gözü önünde silahlar gönderildi. Evet, bize hala kürsülerinden höykürerek insanlık dersi veriyorlar.

Bu arada çok bağıran adamın bağırdığı taraf da ayrı bir konu. Hadi Batı’nın kolonyal geçmişini açmayalım. Köleliği açmayalım. Sömürgeciliği açmayalım. Medeniyetlerini üzerine kurdukları dünya halklarının talanını açmayalım. Suriye halkını felakete sürükleyen emperyalist politikaları, orada sürdürülen vekaletler üzerinden savaşı yazmayalım. Ama bu “medeni” ülkelerin kabul ettiği insan sayıları nedir? Bunu açıklayabilecek bir insanlık mantığı var mı, zenginlikleri ile karşılaştırıldığında? Yerinden edilen insanların binde biri bile etmiyor hepsini toplasan. Bizim insanlarımızın kanları ve canları üzerine kurulu uygarlık ve kültürünüzün abideleri. Benjaminin dediği gibi “o uygarlık belgeleri” aynı zamanda barbarlık belgeleri. Sırtımızdan (o ülkelerdeki bizim insanlarımızın emeği de dahil) yarattığı çakma cennetler. Bizim cehennemimizden kaçanlar bu çakma cennetlere koşuyor. Orası biraz cennetse bizim insanlarımızın muktedirleri dizginlemesinin yüzü suyu hürmetinedir. Ama bu bahsi de açmayalım. Kapılarına zebaniler dikmiş oldukları cennet. İşte o yüzden medeniyetin gölü Akdeniz’de insan cesetleri yüzüyor. Macaristan’da birbirinden koparılan aileler bedenlerini seriyorlar rayların üzerine.

Biber gazı sıkarak bu yangını söndüremezsiniz. Dünyanın bir yerinde belki; her yerinde yangın varsa halınıza oturup taranamazsınız. Oturduğunuz yerden alacağınız mülteci sayısını az tutma hesabı yaparak kurtulamazsınız. Almanya 100 binin üzerinde, İngiltere 140 (yüz kırk), Fransa 4500, Kanada 1285, İsviçre 3500, Avustralya 5600 mülteci alma sözü vermiş.[2] Gerçekten İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük insani felaket karşısında pek gerçekçi(!) çözümler üretmiş alayı neoliberal-muhafazakar veyahut faşistlerin göçmen karşıtı baskısı altındaki hükümetler. Ama hatırlatmakta fayda var. Bir yerde söndürülmeyen bir yangın varsa o yangın sizin kapınıza gelir. Şimdi çakma cennetinizin duvarlarını yalamaya başladı o yangın. O yangını söndürmek için elinize kova alıp koşmazsanız siz de yanarsınız.

 

Kendi Cehennemimiz ve O Sahil!

Biz bu cehennemi kendimiz için yarattık. Hergün birbirimizi küçümseyerek, birbirimizin boğazını sıkmak isteyerek, her sabah küfrederek uyandığımız bu ülkedir. Çocuklarımızı katleden, otuz senedir adı konmamış bir savaşla katleden bu ülkedir. Sokaklarda döve döve katleden bu ülke. Biz kadınların yaşanacak tek hayatına el koymaya kalkan bu ülkedir. Onları öldüren bu ülke, tecavüz eden bu ülke. İşçilerini canlı canlı yüzlerle toprağın altına gömen bu ülke, inşaatlardan aşağı atan bu ülke, gemilerin gövdesinden döken bu ülke. Sadece insanın insana değil, insanın kendine ve kendi dışındakine her eziyeti ettiği bu ülkedir. Yeşil ve ağaç yiyen, beton çıkaran makinelere ve onların getirdiği paraya tapan takım elbiseli pisliklerin ülkesi. Çoktandır toplum olmaktan çıkmışların ülkesi. Kendi cehennemimiz işte. Biz bu cehennemin kıdemli zebanileri ölüm ve ateşten kaçmış yeni gelenlere günlerini gösteriyoruz. Ne mutlu!

Ah ama “biz Suriyelilere kucak açtık” değil mi? Hakikaten büyük yürekliyiz! Tıpkı ev sahibi gibi. Eh tabi biraz söylendik “her yeri Araplar doldurdu” diye. “Her yer Suriyeli kaynıyor”, “işsizlik artıyor, Suriyeliler piyasayı düşürüyor”, sonra “suç oranları arttı”. “Parklarda yatıyorlar bi de, görüntü kirliliği oluyor”. Ya da “Suriyeliler kokuyor”. “Gitsinler canım geri Suriye’ye! Vatanında savaş olursa insan kaçar gelir mi? Nerede kaldı vatan sevgisi!” “Bunlar” diyordu uluslararası toplantının birinde yetkili bir ağız, “kimin hırsız uğursuz olduğunu nerden bilebilirsin ki?”….

 

Mülteciler ve Sol

Ben aslında kızmıyorum. Zira insan sevdiklerine, umut beslediklerine, o ümitleri kırdıkları zaman kızıyor, öfke duyuyor, hayal kırıklığına uğruyor. Ben önce bu ülkenin solcuları Suriye’den göç başladığında bunlar ÖSO’cu/İŞİD’ci dedikçe hayal kırıklığına uğradım. Kopup gelenlerin içinde iktidarın şefkatli kollarında tedavi gören destek gören tabir yerindeyse paşalar gibi ağırlanan cihatçılar yok muydu? Vardı elbet. Ama ölüm ve ateşten, tarihin gördüğü en karanlık katillerden kaçan bir halkın tamamına bu yaftayı yapıştırmayı solculuğun hiçbir yerine sığdıramadım. Hele ki bu memleketin darbe görmüş solcuları, sürgün olmanın ne demek olduğunu köklerinden koparılmanın ne demek olduğunu, yaban ellerde sana uzanan elin, dostça bakan bir çift gözün ne demek olduğunu bilen solcuları. Kendi memleketinde yeri göğü sarsacak, devrim yapacak kadar güçlü olduğunu hissederken, bir anda bir Avrupa kentinin gettosunda kendini dil bilmez vasıfsız işçi olarak bulan solcuları. Hadi onları demiyelim de onların arkasından geldiklerini, ayak izlerini takip ettiklerini düşünenleri böyle düşünürken hissederken söylenirken görmek… Beni hayal kırıklığına uğratan bu oldu. Yoksa can yeleğinin içine kırpık sünger dolduran, patlayacağını bildiği botu Suriyelilere satan, onları bu tehlikeli yolculuğa sürüklerken bile para kazanmayı düşünenlere kim ne desin?

Bu toplumun-kısa bir Gezi aralığını saymazsak- toplum olabilme akıl ve vicdanını taşıyanlar yerlerinden oynamayınca, kalanına daha kötüsü düşüyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük insani krize bırakın çare üretmeye yeltenmeyi, laf bile üretemeyen bir solun da yaktığı yer cirmi kadar oluyor.

Ne diyeyim vicdanımızın sızlaması için sizin deyişinizle Aylan’ın, gerçek adıyla Alan’ın o sahile vurması mı gerekirdi?

[1] http://t24.com.tr/haber/turkiye-suriyelilere-bm-yardimini-hicbir-zaman-kabul-etmedi,243322

[2]http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/06/150615_suriye_multeci_avrupa bu yazı yazıldığı tarihteki rakamlar. (eylül başı)

 

Başlangıç 4. Sayıda Yayınlanmıştır

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar