millet iradesi ve ak aydınlar – uğur kenan özkan -

 

Bu yazıda AKP ve onun organik aydınlarının elitist, jakoben yaklaşıma karşı ileri sürdükleri ‘’millet iradesi’’ söylemi irdelenmeye çalışılacaktır. Konu, Murat Belge’nin Taraf’taki ‘’Taş Niçin Kaba’’ yazısıyla Türkiye’de aydının halka bakışı tekrar gündeme geldi. Bu yazıya Yeni Şafak’tan Markar Esayan ‘’Yontma Aydın Devrinin Sonu’’ yazısıyla, yine Yeni Şafak’tan Akif Emre ‘’Kaba-Taş Devri Modernliği’’ yazısıyla cevap vermeye çalıştı. Bu yazının amacı ise gazetelerde yer alan yazılara karşı bir cevaptan ziyade, özellikle AKP ve AKP yanlısı yazarların ileri sürdüğü AKP’nin elitist, jakoben bir nitelik taşımadığı iddiasıdır.

Farklı zaman dilimlerinde AKP taraftarları ve AKP’ye yakınlığıyla bilinen yazarlar, AKP’nin eski modernist ve elitist kalıbı kırdığını ve bu kırma işinin Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaştığı iddiasında bulundular. Hatta bu modernist, jakoben zihniyetin kırılması işini tarihsel bir misyonla Adnan Menderes’e kadar havale ettiler. AKP yanlısı birçok yazar, Menderes’in seçim zamanlarındaki ‘’Yeter Artık Söz Milletin’’ sloganını bu zihniyetin parçalayıcı önermesi olarak gördüler. Bu söz, Başbakan Erdoğan ve AKP yanlılarınca, sanki CHP’nin jakoben, modernist bakışına karşı bir alternatifmiş gibi algılanmaya başlanmıştır. Menderes’in bu sloganı üzerinden, DP’yi oluşturan diğer politik kadroları da görmezden gelerek ve çarpıtarak, sanki DP’nin CHP’nin elitist jakoben zihniyetine karşıymış gibi bir hava yaratmaya çalışmışlardır. Oysaki DP’nin, tek parti döneminin aşırılıklarıyla, baskılarıyla, elitist zihniyetiyle hesaplaşma gibi bir çabası olmadı. DP’nin zihinsel dünyasında elitizm karşıtı bir fikri olmadığı gibi, fiiliyatta da 1950’ler Türkiye’sindeki modernleşme hamlesinin ne denli önemli olduğu unutulmamalıdır. 1950 öncesi CHP dönemindeki muhafazakâr aydınlara bakıldığında (Peyami Safa gibi) onların hem modernleşme projesine esastan karşı olmadıkları hem de Tek Parti dönemindeki baskılar yüzünden kendilerini ‘’ananeci’’ olarak konumlandırdıkları görülür. Bunun yanında İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de sağ cenahın kendini sürekli olarak Batı’nın yanında konumlandırmaya çalışması, Bağlantısızlar konferansına katılıp oradakileri bir ‘’ağabey’’ edasıyla Batı kampına davet edişi, yine Batı kampında yer alabilmek için NATO’ya üye olmak için izlediği politikalar, Türk sağının Batı’yla olan ilişkisini göstermesi bakımından önemlidir. DP’yi oluşturan kadroların CHP içinden çıkması, birçoğunun Milli Mücadele döneminin önemli ve ‘’lider’’ isimleri oluşu (özellikle Celal Bayar örneğinde) düşünüldüğünde, DP’ye ve Menderes’e atfedilen, ‘’elitlerin karşısında halktan yana olma önermesinin’’, ne kadar havada kaldığını gösterecektir.

Çok partili hayata geçişle birlikte Türkiye sağının zihniyet dünyasında modernleşme, ilerleme ve özellikle kalkınma vurgusuyla siyasi diskurda kendine yer bulur. Hem Adnan Menderes’in Demokrat Partisinin hem de onun bir nevi ardılı olarak Türkiye’deki siyasal hayatta kendine yer bulan sağ cenahtan partilerin, Türkiye’nin kurucu ideolojisini farklı düzey ve söylemlerle devam ettirdiği görülmektedir. Bugün dahi yol yapma, tren yolu yapma, metro yapma, AVM ve gökdelen inşa etme, kentsel dönüşüm, ekonomik büyüme, türlü alanlarda teknoloji kullanımı kendini sağın lügatinde modernleşmenin ve ilerlemenin dolayısıyla kalkınmanın nihai sonuçları olarak gösterir. Buraya kadar anlatmaya çalıştığımı toparlayacak olursak, ne AKP ne de onun öncesindeki sağ cenah partiler modernleşme, ilerleme ve kalkınma karşıtıdır, bilakis onun halis sürdürücüleridirler. Bu noktada Necip Fazıl vb örneklerinde Ziya Gökalp’in pozitivist aydınlanmacı retoriğe eleştiriler getirdiği unutulmamalıdır. Siyasi pratiklerinde Batı’nın ilmini almak (bazen Batı’nın iyi yanlarını, tekniğini işaret eder) olarak teorize edilen önerme, modernleşme olgusu içinde düşünüldüğünde bir paradoks ortaya çıkar. Batı bir yandan ekonomik ve teknolojik anlamda örnek alınırken, toplumdaki yozlaşmanın sebebi olarak düşünüldüğünde de eleştirilir. Batı’nın medenileşme vurgusu, modernleşme ve kalkınma gibi teorileri aynen kopya edilirken, gerçekten de zihniyet anlamında tepeden inmeyen, jakoben olmayan ve ‘’modernleştirici’’ olmayan bir anlayış Türk sağında özellikle merkez partiler çevresinde kümelenenlerde mevcut değildir.

Meselenin bir diğer yönü de zihinlerdeki aydın algısı daha doğrusu, Türk sağının ‘’münevver’’ algısıdır.

AKP’lilerin Türkiye’nin kurucu ideolojisini benimseyenlere ve bu ideoloji etrafında siyasal gramer üretmeye çalışanlara yönelttiği ‘’mürebbiye’’ nitelemesinin bir geçekliği vardır, ancak hem AKP döneminde hem de onun öncesindeki sağ cenah külliyatında hiçbir zaman ‘’title’’ı olmayan bir lider anlayışı benimsenmemiştir. Ayakların baş olamayacağından tutun da köklü, görkemli bir geçmiş ve soya sahip olmaya kadar bütün sağ külliyat iyi eğitimli, iyi soylu, halkı gözeten, kollayan, koruyan, başarıya götüren, milli birlik ve beraberliği sağlama ‘’yetisine’’ sahip olduğu ya da olabileceği düşünülen liderlere, aydınlara methiyelerle doludur. İç politikada birçok meselede konuyu en iyi bilenin kendileri olduğunu diğer kesimlerin bunu anlamadığını ileri sürerler. Kürtaj meselesinden doğa meselesine, Kürt meselesinden demokrasi meselesine kadar. Eskiden insanların öteki dünyada iyi yerlerde olabileceğinin bilgisi papazlardayken bugün içinde yaşadığımız çağda Türkiye’nin iyi ve güçlü konumda olacağının bilgisi ve anahtarları Erdoğan’ın somut şahsında birleşmiş ‘’millet iradesi’’ ve bunun sözcülüğünü yapan Esayan, Kaplan, Babaoğlu gibi yazarlardadır. Türkiye neden güçlü olsun gibi bir sorunsalı yani Batıcı bir dille kanıksanan anlayışı aşmak gibi bir dertleri yoktur. Yine Erdoğan’ın çok kere sözünü ettiği en iyisini biz biliriz lafı sadece bir laf olarak değil uygulamada da hayata geçirilmiştir. En yerelinden en geneline kadar hükümetin politikalarının oluşumunda, karar alma ve karar verme süreçlerinde insanlar dışlanmıştır. Çağın gereği yerinden yönetim ilkesi karşısında en iyiyi bilecek olanların Ankara’daki uzmanlar ve danışmanlar ordusu olduğu pratikte kendisini bulmuştur. Dış politikaya baktığımızda Arap, Balkan ve Kafkas coğrafyalarındaki ‘’ağabeylik’’ rolünü üstlenme niyeti ve o ülkelere rol-model olma gayretkeşliği rahatlıkla görülebilir. İç politikada Kürtlere akıl verebilecek tek kendilerini görürler, Kürtlere akıl vermenin hiyerarşi ürettiğini, anlamsız olduğunu farkedemeyecek kadar da miyopturlar.

Peki hal böyleyken AKP yanlısı yazarlar neden AKP’yi ve Erdoğan’ı elitizm karşıtı, halktan yana olarak gösterme gayretindeler? Bunun cevabı muhafazakâr ideolojinin kendisinde gizli. Türkiye örneği de buna büyük ölçüde uymakta; bir yandan karşı olmak ama diğer yandan da karşı olunanı ele geçirme, zaptetme ve ele geçirdiğinde bunu meşrulaştırma. Bir kere kendilerine entelektüel bir konum biçerek, diğer entelektüel kesimleri devirlerinin geçtiğiyle itham ederler, ayrıca kendilerinin entelektüel varoluşunu da Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaşan ‘’millet iradesi’’ söylemiyle bağlantılandırmaya çalışırlar. Eğer millet iradesi Erdoğan ise onu destekleyen entelektüel kesimler de millet iradesinin sözcüsü konumundadırlar. Millet iradesinin sözcüsü konumunda olmak, gerçekten insanlara mürebbiye alakasıyla yaklaşan toplum mühendislerini ve onların projelerini eleştirme olanağı verirken,  kerameti kendinden menkul bir anlayışla kendileri gibi düşünmeyen düşünceleri de çağdışı bulurlar, büyüyen ve demokratikleşen Türkiye’nin önünde bir engel olarak hapsederler!

AKP yanlısı yazarların, havada bir elitist, jakoben zihniyet karşıtlığı ve yalapşap bir postmodernizm okumasıyla, AKP ve Türkiye gerçeklerini anlamaya ve anlatmaya çalışmasının yetersizliği ortadadır. Hatta bunu yaparken bile karşı taraftakilere bilen pozu vermek, üst perdeden bakmak, sarkastik ve hiyerarşik bir dil kurmak ve bunu üretip meşrulaştırmak bunu yaparken de ‘’millet iradesi’’ ve onun temsilcisine referans yapmak hem Erdoğan hem de AKP yanlısı yazarların sıkça başvurduğu bir yöntemdir.

 

 

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar