mesele kime oy vermemiz gerektiği mi? ecehan balta & foti benlisoy -

 

Bir müddettir kendini siyaseten merkezin solunda konumlayan insanlar arasında kimin kime neden oy vereceği hususunda hayli hararetli bir tartışma yürüyor. Hemen herkesin (hepimizin) şu ya da bu biçimde iştahla iştirak ettiği ve zaman zaman tarafların birbirlerine oldukça hoyrat ve kıyıcı davrandığı bir tartışma bu. Bir bakıma da hayli kısır bir tartışma.

Kısır zira esas meseleyi, yani Gezi direnişiyle yakalanan o büyük toplumsal muhalefet dinamiğini siyasal alana tercüme edememe sorunumuzu es geçip dar bir oy verme tartışmasına sıkışıp kalıyor. Sorun orta yerde duruyor oysa: Gezi direnişi, radikal-devrimci solun toplumsal etki alanında yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir genişlemeye yol açtı. Solun sloganlarının, sembollerinin, mücadele araç ve biçimlerinin yenilenerek popülerleşmesine, yaygınlık ve meşruiyet kazanmasına şahit oluyoruz.  Ancak sosyalist hareketin toplumsal meşruiyet ve etkisindeki bu belirgin artış, onun siyasal etki ve gücünde niteliksel bir sıçramaya tekabül etmiyor. Direniş günlerinde ne kadar öne çıkmış olursa olsun radikal-devrimci solun genel siyaset üzerinde tayin edici bir etkide bulunma gücü hâlâ göz ardı edilebilir bir seviyede. Yani solun sokaktaki etkisiyle, artan toplumsal meşruiyetiyle siyasal müdahale kapasitesi arasında ciddi bir desenkronizasyon (eş zamanlı olamama)hali söz konusu.

Yeri gelmişken, Gezi’nin siyasallaştırıcı etkisinin, 17 Aralık’la birlikte ciddi bir erozyonla karşılaştığını ya da yeni bir “içerik” edindiğini (tapelere indirgenmiş bir siyasal analiz ortamı) de ciddi bir tehlike olarak not etmek gerekiyor. İşte bu bağlamda, “HDP mi CHP mi” gibi soruları sormadan evvel, yerel seçimlere yönelik bu “yaklaşımsızlığın”, siyasetin sandık başında kime oy verilmesi gerektiğine sıkışmasının ve Gezi’nin seçime heba edilmesine çeşitli biçimlerde göz yumulmasının bir bilançosunun yapılması iyi olur. Bu temel meseleyi es geçen her oy-sandık tartışması, mevcut konjonktür ve güçler ilişkisine mahkûm olarak neticede kadük kalmaya mahkûm. Solun yaygınlaşan toplumsal etki ve popülaritesini, (elbette seçimlerle sınırlı olmayan ama seçimi de içeren) bir siyasal müdahale kapasitesine tercüme etmenin yollarını (bu seçimler için geç kalmış olsak da) aramakla mükellef saymalıyız kendimizi.

Önce genel manzaraya ilişkin tespitlerle başlayalım:

30 Mart, hepimizin bildiği üzere, yerel seçim görüntüsünü çoktan aşmıştır; AKP’nin otoriterleşmesine ve yozlaşmasına toplumun verdiği yanıtın görüleceği bir sınav, bu anlamda cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri arka arkaya etkileyecek bir ilk duraktır. Ancak bunu ifade ederken eksik bırakmamak için, mevcut durumun Türkiye’ye özgü olmadığını, neoliberal muhafazakârlığa tüm dünyada otoriterleşme eğilimlerinin eşlik ettiğini, bunun da gayet sınıfsal bir mesele olduğunu aynı anda belirtmek gerekiyor. Tüm dünyada politik merkezin kırılganlaştığı, radikal seçeneklerin alanının genişlediği, solun güçsüz olduğu her noktadaysa bu boşluğun aşırı sağ tarafından doldurulduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Fethiye saldırısından hemen sonra bunun Türkiye için de muhtemel bir senaryo olduğunu söylemek bir aşırı genelleme gibi gelebilirdi belki, ama arkasından gayet de Türkiye partisi olmak amacıyla kurulan bir partiye, içinde sırf Kürtler olduğu için Dikili, Urla, Aksaray ve Ordu saldırıları geldi. Sadece Kürtlere yönelik değil, TKP ve ÖDP binalarına polis saldırdı, AKP’li gruplar Batıkent’te ÖDP’lilere saldırdı. Hatta Niğde’de El Kaideci olduğu bilinen bir grup, “NATO münafığı” olduğu gerekçesiyle jandarmaya ateş açtı. Ezcümle; sağın da sağı var.

Tam da bu noktada, seçimler tartışmasına geri dönelim ve mevcut seçeneklerin açmazlarına gelelim. Ankara’da mesela son dakikada, CHP’nin Mansur Yavaş tercihinde bulunmasıyla gündeme gelen Kaya Güvenç adaylığının, bırakın daha geniş kitleleri, bu adaylığı destekleyen yapıların üyelerini bile tam olarak peşinden sürüklemesi mümkün görünmüyor. Bir hatırlatmada bulunalım: Sol yapıların, hatta partilerin önemli bir bölümünün tabanının bir kısmı, böylesi “kritik” seçimlerin yaşanmadığı dönemlerde dahi SHP-CHP’ye oy veriyordu zaten. Dolayısıyla bazı açılardan zinhar yeni bir durumla karşı karşıya değiliz. Üstelik Türkiye sosyalist hareketinin ciddi bir bölümünün, AKP karşıtı muhalif söylem ve ajitasyonunun ortalama bir CHP’linin algı ve düşünce dünyasından çok da uzak olmadığını söylesek herhalde haksızlık etmiş olmayız. Erdoğan’ı “padişah” diye yerenler, AKP’yi “cumhuriyeti yıkmak” ile itham edenler, AKP’nin muhafazakârlaştırıcı toplum mühendisliği girişimlerini espriyle karışık “laikçi teyzeler haklı çıktı” diye tanımlayanlar, AKP’nin “faşizminden” dem vuranlar hep bizler değil miyiz? Mesele padişahlıksa, şeriat özlemiyse, cumhuriyetin yıkılmasıysa, faşizmse Gezi direnişinde bulunmuş ahalinin, seçimlerde sağa da yönelse, cemaate de göz kırpsa, ABD’den medet de umsa CHP dışında ne alternatifi olabilir ki? Kabul edelim: AKP karşıtlığına sosyal-sınıfsal bir içerik vermekten uzak duran, AKP iktidarını “saf” siyasal düzeyde bir otoriterizm sorunu olarak gören, neoliberal otoriterizmi ve patriyarkayı değil de “gericiliği”, “faşizmi”, “padişah bozuntusunu” hedef tahtasına oturtan sol, CHP’ye ve onun siyasal tahayyül dünyasına alternatif bir çekim alanı zaten yaratamaz.

Daha etkili bir kampanya yürüten HDP’nin yapısal sorunlarına da gözümüzü kapatamayız. Organik bir parti haline hiç değilse henüz gelememiş olması, yani toplumsal mücadeleler alanlarına birleşik bir müdahalede bulunmayan bir parti oluşu, HDP’nin esas itibariyle seçimlerde ve seçimler aracılığıyla siyaset eden bir parti olması anlamını taşıyor. Bu da onun olası etki alanını yada hareket kabiliyetini daraltıyor. Ancak HDP’nin Gezi’yle seferber olmuş, sokağa çıkmış kitleler nezdinde ikna edici bir seçeneğe dönüşememesi ve CHP’nin basıncıyla karşılaşmasının ardındaki nedenler başka. HDP’nin gövdesini oluşturan Kürt özgürlük hareketinin AKP hükümetiyle bir müzakere sürecinde oluşu, AKP/Erdoğan otoriterizmini başat ve acil tehdit olarak gören kitleler nezdinde HDP’nin inandırıcılığını zayıflatıyor.

Yanlış anlaşılmasın. Kürt özgürlük hareketinin onca yıllık mücadelenin ardından ulusal ve demokratik talepleri uğruna hükümetle müzakere masasına oturmuş olması elbette hayıflanacak bir şey değil. Tam tersine, Türkiye’nin batısındaki solun görevlerinden biri, Kürt hareketinin bu “masada” hareket kabiliyetini artıracak, elini güçlendirecek siyasal müdahaleleri gerçekleştirebilmek olmalı. Ancak Kürt siyasal hareketinin içerisinde bulunduğu siyasal gündem ve duyarlılıkla Türkiye’nin batısında Haziran’la sokağa çıkan kitlelerin gündemi ve ruh hali arasında bir tenakuz değilse de ciddi bir farklılık olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Bir yanda AKP hükümetine karşı (çoğu zaman sol ve sağ argümanların alaşımı olan) haklı bir tepki, diğer yanda on yılların mücadelesinin fiili kazanımlarını müzakere masasında kalıcılaştırma arayışı. İki farklı siyasal halet-i ruhiyeyle, iki farklı siyasal duyarlılık ve kavrayışla karşı karşıyayız. Bu farklılık, bu bakışımsızlık, HDP’nin karşı karşıya kaldığı ciddi bir meydan okuma.

Bir iki noktayı hatırlatalım: BDP-HDP çizgisi, “süreçte” AKP’nin tek parti olmasından kaynaklı kadir-i mutlaklığını ve demagojik “demokrasi” söylemini lehine kullanmaya çalıştıysa da, AKP’nin bu çizgiyi terk ettiğinin açık ibareleri gelmeye başladıktan (niyeyse) epey sonra KCK ve BDP arka arkaya açıklama yaparak bu sürecin AKP’yle devam etmesinin mümkün olmadığını düşündüklerini ilan ettiler. Bu, AKP’de sonun başlangıcını görmek ve bu yeni sürece ortak olmamak çabası ile yapılmış bir manevra mıydı, yoksa bölgede AKP oylarını emanet alacak tek partinin BDP olması gerçeğinin tetiklediği bir siyasal akıl mıydı, yoksa BDP-HDP çizgisi samimiyetle ve ilkeli bir biçimde “batıdaki” toplumsal muhalefete yüzlerini dönme kararı mı almışlardı, 30 Mart’tan sonra göreceğiz. Öcalan’ın Newroz mektubuysa bu denklemi, en hafif tabirle, daha da karmaşıklaştırmış durumda.

Diğer taraftan, HDP içerisinde Kürt hareketinin nasıl bir siyasal ağırlığı olduğunu görmek için öyle büyük bir siyasal analist olmaya falan gerek yok. On yıllar süren mücadele içerisinde birikmiş örgütlülük, özgüven, deneyim ve kitlesel desteğin yanında HDP içerisindeki irili ufaklı sol yapıların hepsi birer minik hizip görünümünde. Dolayısıyla HDP içerisinde kritik karar alma aşamalarında Kürt hareketinin baskın çıkacağı bir güçler ilişkisinin var olduğunu varsaymak abartılı olmaz.  BDP’li vekillerin HDP’ye katılması kararıyla birlikte bu siyasal etki ve gücün artacağını görmek için de âlim falan olmaya gerek yok. Kürt özgürlük hareketinin ana gövdesinin stratejik aklının bu hareketi nereye sürükleyeceği bugünden kestirilemez elbette. Ancak özellikle bu yeni siyasallaşma ortamında Kürt özgürlük hareketinin yekpare olmadığını yakın zamanda göreceğimizi kestirmek zor değil. Hareket, her büyük siyasal gerçeklik gibi, çoklu nedensel ilişkilerin belirleyiciliğinde olduğundan, bizim kendi dar mahfillerimizde kurduğumuz homojen siyasal yapılara haliyle pek benzemiyor. Ancak bu, bu nedenselliğin sonuçlarına kendimizi teslim edeceğimiz ya da nedenlerden bir tanesi olan iradeyi eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmiyor.

Nihayet, HDP-BDP çizgisinin özellikle son dönemde “tatava yapma, bas geç” kampanyası karşısında aynı tepeden bakan duruşu tersinden paylaştığını da ekleyelim. Gezi sürecindeki rolünden bağımsız olarak, seçim-Gezi ilişkisini kurmayan, tamamen dar anlamda seçime kilitlenen bir siyasal çizgiyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla HDP’nin en başta ifade ettiğimiz, Gezi’yle açığa çıkan hareketin aktüel siyasete tercümesi meselesinde (kimi yereller dışında) oldukça eksikli olduğunu ve bu hususu siyasal stratejisinin merkezine koymadığını, belki de koyamadığını ifade etmekle yetinelim. Bu anlamda HDP’nin, bir yandan ikircimsiz bir biçimde ülkenin batısındaki otoriterizm karşıtı öfkenin en önünde yer alabilecek ve diğer yandan da Kürt halkının meşru ulusal ve demokratik özlemlerini batı kamuoyu nezdinde anlaşılır kılan bir aracılık-tercümanlık görevi üstlenebilecek bir siyasal alternatif olarak öne çıkması şimdilik mümkün görünmüyor. (HDP’nin orta vadede bu ikili görevi eş zamanlı olarak layıkıyla üstlenebilmesinin olası olup olmadığı tartışmasını ise bir başka yazıya bırakalım.)

Bütün bu manzarada kime oy vereceğiz? Kendi seçeneğini yaratamamış (hatta tartışmamış bile) sosyalist sol olarak, sağcılaşmış bir CHP ve bir siyasal proje olarak belirsizlik ve “yapısal” denebilecek zaaflarla malul olan HDP arasında bir tercih yapmak zorunda mıyız? Sorunu salt “AKP karşıtlığı” olarak okursak, evet, isteyen gidip CHP’ye oy verebilir. Ama bu seçimleri otoriterleşme ve aşırı sağcılaşmaya karşı bir tampon oluşturma fırsatı olarak okuyacaksak, Gezi sonrasında oluşan sokak muhalefetini sandığa sıkıştırmamak arayışındaysak, o zaman kendi seçeneğimizi yaratamadığımız oranda halen en ciddi alternatif olan BDP-HDP çizgisine emaneten de olsa, eleştirel de olsa, herhangi bir yanılsamaya kapılmadan “evet” dememiz gerekir. Ancak (başa dönelim) kime oy vereceğimizi kıya sıya tartışırken unutmayalım: Sorun, Gezi’nin tarattığı o radikal birikimin siyasal ifadesinin nasıl ve hangi mecralar aracılığıyla gelişebileceği meselesidir. Bu meselede yol almadıkça şerle ehven-i şer arasında sürüklenmeye devam edeceğiz.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar