Marksizm, Din, Sivil Cumalar, Yeryüzü İftarları Üzerine Notlar – Onur Doğulu -

Siyasal İslam/laiklik/din tartışmaları on yıllardır hem genel olarak Türkiye siyasetinin hem de sol siyasetin gündeminde. Fakat özellikle AKP iktidarının daha baskıcı ve saldırgan bir hal alması, IŞİD gibi bir örgütün ortaya çıkıp sadece Ortadoğu’da değil Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bir bölgede binlerce militanı mobilize ederken bir yandan da Avrupa’nın önemli şehirlerinde bile sansasyonel eylemler yapabilecek bir güce ulaşması doğal olarak bu tartışmaları gündelik hayatımızın bir parçası haline getirdi.

Bu yazıyı yazarken amacımız, bütün bu tartışmaları yaparken özellikle sosyalistlerin gündemin sıcaklığı içinde popüler argümanların ardında savrulmadan net ve anlaşabilir bir siyasal hatta sahip olmasına bir nebze olsun katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede bazı temel sosyalist/Marksist yaklaşımların altını çizmeye ve aynı zamanda birçoğu zaten daha önce de söylenmiş olan temel argümanları basit bir şekilde tekrar etmeye çalışacağız.

 

I.

Marksizm’in din olgusuna yaklaşımı aslında herhangi bir soru işareti bırakmayacak şekilde nettir. Ayrıca Marksizm’in din ile ilgili külliyatının yanı sıra, Marksist materyalizmin temel argümanları da din ve onun algılanışı ile ilgili sayısız argüman içerir.

Marksist materyalizme göre (idealizmin aksine) insanların sosyal varlığını belirleyen bilinci değildir; tam tersine sosyal varlığı onun sosyal bilincini belirler. Başka türlü söyleyecek olursak, tarihi şekillendiren fikirler değildir; fikirler tarih içinde şekillenir. Bu genel yaklaşımı din için de tekrarlamak mümkündür: dinsel fikirler insanlar tarafından yaratılmışlardır; yani sosyal koşulların bir ürünüdürler. İşte bu yaklaşım Marx’ın kendisini din meselesi konusunda kendisinden önce gelen kaba materyalistlerden ayırmasını ve daha sofistike bir değerlendirme yapmasını mümkün kılmıştır.

Biraz uzun bir alıntı yapmak pahasına Marksist materyalizmin temel taşlarını özetleyen şu pasajı paylaşmakta fayda var:

“Marksist materyalizm, temelleri itibariyle, şu aşağıdaki önermelere bağlılığı içerir:

  1. Maddi dünya, insani (ya da herhangi bir başka) bilinçten bağımsız olarak vardır.
  2. Dünyanın (total ya da mutlak değilse bile) gerçek bilgisi mümkündür ve… bu bilgiye ulaşılabilinir.
  3. İnsanlar doğanın bir parçasıdır; fakat ayrı bir parçasıdır.
  4. İlk kertede, maddi dünya insan düşüncesinden türemez; fakat insan düşüncesi maddi dünyadan kaynaklanır.

1. ve 2. önermeler modern bilimin varsayımlarına ve bulgularına tekabül etmektedir ve bir tür ortak sağduyu statüsüne ulaşmıştır. Çünkü bu önermeler bilimin bulguları tarafından pratikte milyonlarca ya da milyarlarca kez doğrulanmıştır. 3. önerme de modern bilimin, özellikle Charles Darwin’in ve modern paleontoloji ve antropalentolojinin bulgularıyla örtüşmektedir. Fakat bu önerme Darwin’den önce Marx tarafından açıkça dile getirilmişti:

4. önerme ise en ayırt edici Marksist önermelerden biridir ve görece bu gelenek dışında kalan kesimlerin daha azı tarafından paylaşılır. İnsanlar ve doğa arasındaki ilişkiye materyalist bir perspektiften bakan bir çok kişi, fikirler ve maddi koşullar arasındaki ilişki ve fikirlerin toplum, tarih ve siyaset içindeki rolü hakkında idealist bir bakış açısına sahiptir. Neredeyse düşünmeden “Soğuk Savaş’ın esasen ideolojiler arasındaki bir çatışma olduğunu” ya da “kapitalizmin ekonomik büyüme fikri üzerine kurulu olduğunu” kabul ederler. Bu nedenle 4. önerme Marx ve Engels’in üzerinde kuvvetli bir biçimde ve sıklıkla durdukları bir konu olmuştur.“ (John Molyneux, “More than Opium: Marxism and Religion”, International Socialist Journal, No.119, 2008.)

Yukarıda belirtilen 4. önermeden yola çıkarak Marksizm’in din ile ilgili en belirleyici önermesi olan “insan dini yaratır, din insanı yaratmaz” önermesini herhalde daha etraflıca kavrayabiliriz.

Marx tabi ki bir ateistti ve dünyanın ve sosyal olayların din temelli açıklamalarını reddediyordu. Fakat Marx’ın dine ilişkin yaklaşımı bundan ibaret değildi. Marx, bu yaklaşımın ötesine geçip ilgimizi dinin sosyal temellerine çekmişti. Din basitçe insanların beynini esir alan bir hurafeler ve dogmalar toplamı değildi. Gerçek insani ihtiyaçların, tarihsel ve sosyal koşulların bir ürünüydü.

İnsanlar din adına bir şey yaptıklarında davranışlarını belirleyen şeyin basitçe mensubu oldukları din olduğu tespitinde bulunmak tarihsel ve sosyal koşulları göz ardı etmek açıkça materyalizmden idealizme doğru yelken açmak anlamına gelir. Burada bakılması gereken dinin somut tarihi koşullardaki rolüdür, ki bu rol ihtiyaçlara göre çeşitlilik gösterir, çünkü dini yaratan insandır.

Marksistler açısından bir din ile tartışmak bu dinlerin temelini oluşturduğunu iddia eden “kutsal” kitaplar ile polemik yapmak o kutsal kitaplar içerisinde yer alan şu yada bu bölümün ne kadar “gerici”, “çağdışı” olduğunun ispatının çok ötesinde bir anlam içerir. Teknik olarak kitabi dinlerin eleştirisi on yıllar önce tamamlanmıştır fakat halen milyarlarca insan şu ya da bu dine bağlılıklarını devam ettirdiği gibi dinin siyasi hayat içerisindeki öneminde herhangi bir azalma olmamıştır. Marx dini, insanın yaşadığı yabancılaşmaya karşı bir tepki olarak değerlendiriyordu. Marx’ın “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”ndeki o çok bilinen meşhur pasajında dediği gibi: “Dinsel acı, aynı zamanda gerçek acının da, gerçek acıya karşı protestonun da ifadesidir. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir; tıpkı ruhsuz bir durumun ruhu gibi.” Tabii ki Marksistler/sosyalistler açısından asıl konu milyarlarca insanın dine ihtiyaç duyduğu nesnel ortamın ortadan kaldırılması için mücadele etmek yani milyarlarca insanı ruhani öğretilere muhtaç eden maddi/sosyal koşullar ile savaşmaktır.

 

II.

Din tartışması içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde daha çok İslam dini üzerinden yapılmakla beraber yukarıda belirtilen temel argümanlar tüm dinler için de geçerlidir. Bir dini diğerinden daha “ilerici” veya “gerici” ilan etmek, kabul etmek bizim işimiz değildir. Temel tarih bilgisine sahip herkes aynı veya benzer kaynaklardan yola çıkan çeşitli dinlerin farklı sosyal ve tarihsel koşullarda farklı roller oynadığını kolaylıkla görebilir.

Tarihsel farklılıklar bir yana, bugün Suudi Arabistan kralının veya Dubai/Katar şeyhlerinin inanmış olduğu “Allah” ile Gazze’de bir gencin veya Amerika’da bir siyahın inandığı “Allah” birbirinden farklıdır. Aynı Marthin Luther King’in, Latin Amerika’da bir direnişçi papazın, G. Afrika’da ırkçı bir beyazın veya Amerika’lı bir Mormon’un inandığı “Tanrı”ların farklı olduğu gibi.

Bu genel önermelerden sonra daha güncel meselelere gelebiliriz. İlk olarak Türkiye’de veya Ortadoğu’da siyasi bir güç olma iddiası bulunan sosyalistler siyasal İslam ile ilgili her türlü toptancı ve indirgemeci yaklaşımdan kaçınmalıdır. Bunu söylediğimiz zaman siyasal İslam’ın bir türüne “tolerans” veya “yakınlık” ifade etmiş olmuyoruz. Sadece karşı karşıya olduğumuz şeyin daha detaylı anlaşılması gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Yani “Bu Müslümanlar” diye başlayan, dost sohbetlerinde Ortadoğu’nun mevcut durumunu “İslam” olgusuyla izah etmeye çalışan “idealist” yaklaşımlardan tez elden kurtulmamız gerekiyor.

 

III.

Diğer önemli bir nokta “laiklik” konusu. Kuşkusuz sosyalizm aynı zamanda gerçek bir laiklik savunusudur. Türkiye’deki ve dünyadaki genel kanının aksine Marksistler dinin yasaklanmasını savunmazlar. Burada Engels’in Blanquistlere yönelik bir eleştirisinde kaleme almış olduğu şu satırları anımsamakta fayda var: “Herkesten daha radikal olduklarını göstermek için, Tanrının, 1793’teki gibi, var olmadığı buyruldu: 

‘Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden” (Tanrıdan), “bu davadan” (varolmayan Tanrı dava oluyor!) “mevcut sefaletlerinden ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır.’

İnsanları par ordre du mufti [müftünün emriyle] tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi: birincisi, kâğıt üzerinde her şey buyrulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapılabilecek en büyük hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak yasaklayarak Bismarck’ın anti-klerikal Kulturkampf’ini, da geçmektir.

Sosyalistler laikliği savunurken hedef tahtalarına sıradan insanların inançlarını koymazlar. Devlet kurumlarının ve iktidarın tüm inançlara ve inançsızlara eşit mesafede olması ve bunlardan bağımsız olarak örgütlenmesi gerektiğini savunurlar. Laiklik bizim için dinsel inancın tamamen ortadan kalktığı bir yaşam tarzı değil, hiç bir inancın diğeri üzerinde baskı kurmadığı ve kendini dayatmadığı bir toplumsal örgütlenmedir. Kuşkusuz bu bahsettiğimiz özgürlükçü laiklik aynı zamanda inanan (Türkiye için Müslüman diye okuyabilirsiniz) insanların da güven ve desteği ile hayata geçirilebilir. Bu durumda sürdürülen laiklik mücadelesi herhangi bir dine inanan insanların da güvenini ve desteğini kazanmak zorunluluğundadır.

Hızlı bir örnek vermek gerekirse geçtiğimiz aylarda bir kıyafet yönetmeliği ile ilk ve ortaokullarda başörtüsünü serbest bırakan yasa tasarısına birçok farklı kesim “aile ve devletin çocuğu baskı altına aldığı ve tercihlerini zorla belirlediği” haklı gerekçesi ile karşı çıktık. Bu konuda eylemler düzenlendik. Lakin bundan yaklaşık 20 yıl önce üniversitelerde başörtüsü yasağı uygulandığında bir kaç istisna dışında bir çok sol/laik çevre “başörtüsü kadını köleleştiriyor” gerekçesi ile bu yasağa destek vermiş, yetişkin başörtülü öğrencilerin üniversiteden uzaklaştırılmasına ya sessiz kalmış ya da destek vermişti. Hal böyle olunca istediğimiz kadar özgürlükten veya insan haklarından bahsetsek de kabul edilemez bir uygulama olan ilkokulda başörtüsü uygulamasına karşı da “laik cephe” dışında pek de destek bulamıyoruz.

Son zamanlarda bolca konuşulan “laik cephe” veya “sizin mahalle, bizim mahalle” tartışmalarına da kısaca değinmekte fayda var. Kabaca söylemek gerekirse, herhangi bir bireyin ya da siyasi grubun tek başına sadece “laik” olması onu sosyalistlere daha “yakın” veya “uzak” hale getirmemektedir. Yine bir örnek vermemiz gerekirse, başörtüsüyle Karadeniz’de HES mücadelesi veren bir kadını, taşeron sistemiyle insanlık dışı koşullarda çalışan ve buna karşı sahip olduğu imkanlarla direnmeye çalışan 5 vakit namazında bir işçiyi, Kürdistan’da sivil Cuma kıldıran bir imamı yada Gezi’de yeryüzü iftarı düzenleyen Müslümanları, sadece kendi yaşam tarzı kaygıları üzerinden AKP karşıtlığı geliştirmiş bir “laik” orta sınıf mensubundan kendimize daha yakın görüyoruz ve beraber örgütlenme olanaklarını bulmak ve geliştirmek gerektiğini düşünüyoruz.

Sosyalistlerin dinsel farklılıkların ya da dindar olanlarla olmayanlar arasındaki farkların işçi sınıfının saflarında birlikte mücadele fikrini zedelemesi ihtimaline karşı çabalamaları gerekmektedir. Kitleselleşme iddiasındaki bir sosyalist hareketin saflarında zaten kaçınılmaz ve zorunlu olarak dindar işçiler de yer alacaktır. İnşa edeceğimiz ve edilmesine katkı sunacağımız her hareket, kampanya ve örgütü de bu insanların (ve tabii ki diğer inançlı ve inançsız üyeleri ile beraber) içerisinde kendilerini yabancı hissetmeyecekleri yapılar olarak düşünmemiz gerekiyor. Bunun aksi, her türlü laiklik veya dinsellik üzerinden oluşturulacak suni kamplaşma ve gruplaşmayı yani dinsel söylem ve inanç karşıtlığı üzerinden örgütlenmeyi hedef edinmiş siyasi yapıları güçlendirecektir.

Girişte belirttiğimiz gibi amacımız kazanabilecek bir siyasal hattın inşasına katkıda bulunmak. Bu hat emeği ile geçinmek zorunda olan, dışlanan, baskı altına alınan, kimliği, cinsel tercihi yok sayılan yani bu ülkenin ve dünyanın ezici çoğunluğunun kendini parçası hissettiği bir hat olmak zorunda.

 

IV.

Yazıyı, yukarıda anlatmaya çalıştığımız şeyi içinde yaşadığımız dünyadan kısmen daha farklı bir tarihsel ve sosyal bağlamda dile getirmiş ve özetlemiş olan Lenin’den biraz uzun sayılabilecek bir alıntıyla tamamlamak istiyoruz. Yaklaşık yüz yıl önceye ait 1909 tarihli ama güncelliğini hala koruyan “İşçi Partisinin Din Konusundaki Tutumu” adlı makalesinde Lenin şunları yazıyordu:

Marksizm materyalizmdir. Böyle olduğuna göre, 18. yüzyıl Ansiklopedicilerinin materyalizmi ya da Feuerbach’ın materyalizmi kadar dinin amansız düşmanıdır… Ama Marks ve Engels’in diyalektik materyalizmi, materyalist felsefeyi tarih alanına… uyguladığı için… daha ileri gider. Şöyle der: Dine karşı nasıl mücadele edeceğimizi bilmek zorundayız ve bunu yapmak için ise, yığınlar arasında inancın ve dinin kaynağını materyalist bir yolda açıklamak zorundayız. Din ile mücadele soyut ideolojik öğütle sınırlandırılamaz ve bu mücadele böylesine öğütlere indirgenmemelidir. Dinin toplumsal köklerini ayıklamayı amaçlayan sınıf hareketinin somut pratiği ile bağlanmalıdır.

Niçin din… tutunmaktadır? Halkın cahilliği yüzünden diye yanıtlar burjuva ilericisi, radikal ya da burjuva materyalisti. Öyleyse: “Kahrolsun din, yaşasın tanrıtanımazlık; tanrıtanımaz görüşleri yaygınlaştırma başlıca görevimizdir!” Marksist, bunun doğru olmadığını, bunun yüzeysel bir görüş… olduğunu söyler. Bu, dinin köklerini yeterince derinlemesine açıklamaz; bunları materyalist bir yolda değil de, idealist bir yolda açıklar… Dinin en derin kökleri bugün, çalışan yığınların toplumsal olarak ayaklar altına alınmış durumunda ve onların, her gün ve her saat sıradan çalışan insanlara, savaşlar, depremler vb. gibi olağanüstü olayların verdiğinden bin kez daha şiddetli olarak, acıların en korkuncunu, işkencelerin en vahşisini veren kapitalizmin kör güçlerinin karşısında, görünüşteki tam çaresizliklerindedir.

Bu, dine karşı eğitsel kitapların zararlı ya da gereksiz olduğu mu demektir? Hayır, böyle bir şey diyen yok. Bu demektir ki, sosyal-demokrasinin tanrıtanımaz propagandası, onun temel görevine, sömürülen yığınların sömürenlere karşı sınıf mücadelelerinin gelişmesine bağlı kılınmalıdır.

Belli bir bölgede ve belli bir sanayi dalındaki proletarya, tutalım ki, epeyce sınıf bilincine ulaşmış sosyal-demokrat ve kuşkusuz tanrıtanımaz ileri bir kesimle, kırlıkla ve köylülükle bağlarını daha sürdürmekte olan, tanrıya inanan, kiliseye giden, ya da hatta –diyelim bir Hıristiyan işçi sendikasını örgütleyen– yerel papazın doğrudan etkisi altında olan geri işçiler olarak ikiye bölünmüş olsunlar. Ayrıca, tutalım ki, bu yöredeki ekonomik mücadele bir greve yol açtı. Grev hareketinin başarısını her şeyin üstünde tutmak, bu mücadelede işçilerin tanrıtanımazlar ve Hıristiyanlar olarak bölünmelerine şiddetle karşı koymak, böylesine bölünmelere karşı şiddetle direnmek bir Marksistin görevidir. Böyle durumlarda, tanrıtanımaz propaganda gereksiz ve zararlı olabilir –geri kesimleri ürkütme, seçimlerde bir sandalye yitirme vb. yolunda dar kafalıca bir korku açısından değil de, modern kapitalist toplum koşulları altında, Hıristiyan işçileri sosyal-demokrasiye ve tanrıtanımazlığa açık tanrıtanımazlık propagandasından yüz kere daha iyi dönüştürecek olan sınıf mücadelesinin gerçek ilerlemesi açısından.

 Biz, tanrıya inancını koruyan işçiyi sosyal-demokrat partiye kabul etmekle kalmamalı, onları özellikle arayıp bulmalıyız; onların dinsel inançlarına karşı en küçük bir tecavüzün kesinlikle karşısındayız, ama onları da, parti programımıza karşı etkin bir mücadele versinler diye değil, bu programın esaslarına göre eğitmek üzere saflarımıza almaktayız.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar