M. Görkem Doğan: “Türkiye’nin diktaya dönüşmemesi için 22 Nisan’da Çağlayan’a” -

 

Eğitim-Sen İstanbul Üniversiteler Şubesi başkanı Mustafa Görkem Doğan ile beraberiz. Merhaba Görkem.

Merhaba.

Görkem biliyorsun, “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” imza metnini imzalayan 100’ü aşkın akademisyenin imzasından sonra önce Cumhurbaşkanı’nın sonra hükümetin açıklamaları geldi. Değişik bir sürece girildi. Sonrasında 10 Mart’ta tekrar bir basın açıklaması oldu. Bunun üzerine dört akademisyen tutuklandı. Bu imzayla ilgili birçok üniversitede soruşturmalar devam ediyor. Aynı zamanda savcılık soruşturması da var. Genel olarak siyasal açıdan ve hukuki açıdan nasıl değerlendiriyorsun süreci?

Valla süreci hukuki açıdan değerlendirmek mümkün değil, çünkü hukuki bir süreç değil. Bütünüyle siyasi bir süreç… Kuşkusuz avukatlar arkadaşlar kanunlar çerçevesinde gerekeni yapıyorlardır. Ama açıkçası bu iş hukuk düzeyinde çözülmeyecek, bu tamamen siyasi bir süreç. Hatırlayacak olursak da akademisyenler pek çok imza metni yayınladılar şimdiye dek, bu metnin hiçbir özelliği yoktu demiyorum ona geliriz birazdan, ama bu metnin seçilip bu kadar ağır yüklenilmesi bütünüyle sarayın, Cumhurbaşkanının bir siyasi tercihi sonucunda oldu. Cumhurbaşkanı bu metne yüklenmeyi seçti, siyaseten tercih etti ve bunu sadece söylem düzeyinde yapmadı, kurumlara da bu metnin sorumlularının mağdur edilmesi yönünde hem adliye, üniversiteler, YÖK vs. ile hem de sokaktaki vatandaşa imzacı akademisyenlerin hedefe alınması şeklinde siyasi bir çağrıda bulundu açıkçası. Bunun metne dair bir sebebi var kuşkusuz. Bugün artık STK’lara da, ki bu STK’ların arasında Mazlum-Der de var, Sur’da Cizre’de olan bitene dair rapor tutan STK’lara yükleniyor. O STK’lardan önce bu işe ilk işaret eden akademisyenlerdi. Metinle alakalı kısmı bu… Ama o kısım bitti artık, Rusya da bundan bahsediyor, Uluslararası Af Örgütü vs. falan bu yavaş yavaş Miloseviç’in Kosova’da yaptıkları gibi dünyadaki Uluslararası İnsan Hakları örgütlerinin gündemine girmiştir artık. Süreç yavaş yavaş ilerleyecektir. Bu metnin bir katkısı olmuştur ama hala devam ediyor olmasının sebebi sırf bu kısımla alakalı değil.

Daha da önemli olarak üniversiteleri AKP Türkiyesine uyumlu hale getirme operasyonunun da bir vesilesi haline getirildi metin. Çünkü bu metinle üniversiteler Türkiye’nin başka ideolojik ağırlığı olan kurumlarından farklı olarak mesela, medyadan farklı olarak hala ciddi anlamda muhalif bir potansiyel taşıdığını göstermişti. Bu muhalif potansiyeli ezmek istediler. Bunun iki veçhesi var, bir tanesi bizzat bu muhalif potansiyelin bizatihi aktörü olan akademisyenlerin ezilmesi, Esra Mungan hocanın veya Kıvanç’ın, Muzaffer’in veya Meral’in tutuklu olmasının başka bir açıklaması yoktur. Bir de eski, “Üniversiteler bilim üretir, dolayısıyla siyasetten tarafsızdır” veya “Siyasetin üstündedir” veya genel anlamda insan hakları, barış gibi evrensel değerleri savunur gibi bir anlayışı ezmek üzere de bu biçimde bir yapılanması, bu biçimde eğilimleri olan üniversitelerin kurumlarını, yani Ankara SBF’yi, Mülkiye’yi mesela, Boğaziçi Üniversitesi’ni, ODTÜ de bu bağlamda değerlendirilebilir, Mimar Sinan yine İstanbul’dan. Bunların ezilmesine yönelik de bir başka veçhesi var. Şimdi gördüğünüz polis saldırıları, yaygın baskılar, YÖK kanununda değişiklikle YÖK başkanına disiplin konularında daha da yetki verilmesi gibi çabalar da bu ikinci bağlamda düşünülebilir. Dolayısıyla üniversitelere ve üniversite mensuplarına yönelik iki taraflı bir sindirme, AKP Türkiyesi ile uyumlaştırma operasyonu siyaseten yürütülmeye devam ediliyor.

Bu siyasi algı operasyonlarının yürütücülüğünü kürsülerden siyasetçiler, adliyede görevlendirilmiş savcılar, bunların bir kısmının daha sonra başlarına iyi şeyler gelmediğini biliyoruz, Zekeriya Öz örneği ortada. Hukuki kimliğinizi bırakıp bir siyasi operasyonun yürütücüsü olursanız eğer savcılık kimliğiniz kalmıyor. Bu vesileyle şimdi bu işleri yapan savcılara da hatırlatmak isterim bunları… Tabii ki emniyet, emniyet açısından normal bir şey, onlar zaten hükümetin emrinde bir kuruluş… “Onu al, bunu bırak, bunun evini gece bas” gibi emirler İçişleri Bakanlığı’ndan geldiğinde emniyet tarafından uygulanıyor. Bunları görüyoruz, aynı zamanda “O üniversitede afiş asılmış falan hemen gidelim, etrafı terörüze edelim” gibi uygulamaları da görüyoruz. Fakat üniversite yaygın ve kuvvetli bir dayanışma göstererek bu siyasi saldırıya karşı duruyor. Bunun çok önemli bir aşamasını bu Cuma günü 22 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’nde göreceğiz.

Tam da onu soracaktım, aslında iki dava aynı güne denk gelmiş durumda. Biri Can Dündar ve Erdem Gül’ün Davası, o da aslında aynı siyasi aklın getirdiği bir durum. İkisini birden değerlendirerek 22 Nisan’a nasıl bir çağrı yapabiliriz?

Tabii ki dediğin çok doğru, demin söylediğim gibi, medya ölçüde dizayn edilmiş ama hala hükümetin hoşuna gitmeyen çıkışlar yapan Cumhuriyet gazetesi gibi yayınlar var. Dolayısıyla Can Dündar ve Erdem Gül üzerinden medyada son kalan buruşuklukları da düzleme operasyonu. Üniversiteler açısından daha yeni başlayan bir operasyon. Bu ikisi aynı güne denk geldi sembolik olarak, dolayısıyla 22 Nisan artık Can Dündar’ın yaptığı gazetecilik midir, değil midir falan veya Kürt sorununun çözümünde veya barış talebi o metinde olduğu gibi mi dile getirilir gibi tartışmaları aşan genel olarak Türkiye’de hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, dolayısıyla demokrasi sorunuyla alakalı bir gündem 22 Nisan. O davaların öznel sebeplerini aşan Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler sorunuyla alakalı hale gelen bir gündemi var 22 Nisan’ın. Ben bütün özgürlüklerden ve demokrasiden yana yurttaşların 22 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’nde olması gerektiğini düşünüyorum. En temel insan haklarımız, yurttaş haklarımız yargılanıyor olacak. Bu haklarımızın siyasetin iki dudağı arasında olup olmayacağının ortaya çıkacağı bir yargılama olacak. Dolayısıyla bu Türkiye’de demokrasinin varlığı ve yokluğu arasında kilit tarih haline gelmiştir. Bunu böyle değerlendirmek gerekir, başka türlü değerlendirenler Nutuk’tan alıntılayacak olursak, “Gaflet ve delalet içindedirler.” Yani olan bitenin farkında değillerdir, çünkü Türkiye bir darbe ve dikta dönemi yaşıyor. Buna karşı hala toplumsal muhalefet imkanımız var. 22 Nisan bunun için önemli bir aşama. 22 Nisan’dan sonra böyle imkanlarımız kalmayacak olabilir… Toplumsal muhalefetin içinde biri olarak nasıl demokratik bir muhalefet yapabileceğimizi, 22 Nisan’ın sonucuna göre böyle olanaklarımızın kalmadığından bahsedebilecek duruma geleceğiz. 22 Nisan önemli, Çağlayan Adliyesi’ne gideceğiz dört arkadaşımızı alacağız. Böylelikle Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler bahsinin bir süreliğine kapanmış olmasını engelleyeceğiz. Arkadaşlarımızı alınca sorun çözülecek mi? Hayır çözülmeyecek ama hala demokratik marjlar içinde marjın en köşesine itilmiş olsak da mücadele imkanının olduğunu göreceğiz ve oradan devam edeceğiz. Türkiye’nin de bir dikta rejimine dönüşmesine izin vermeyeceğiz. 22 Nisan’ın böyle anlamları var.

Teşekkür ederiz Görkem. 22 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’nde buluşmak üzere diyoruz.

Ben teşekkür ederim, buluşmak üzere.

(Bu söyleşi Karşı Radyo’da yayınlanmıştır)

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar