lokomotifi parçala! – stefo benlisoy -

 

Küresel ısınmayı önlemek için atmosferin bileşimini değiştirmeye yönelik uluslararası girişim başarısızlığa uğramış, yeryüzü buzla kaplanmış ve canlı yaşamı ortadan kalkmıştır. Bong Joon-ho’nun Snowpiercer’ının (2014) bağlamını oluşturan bu felaket, günümüzde iklim krizine karşı giderek daha çok dillendirilen bir “çözüm” önerisine dayanmakta aslında. Buna göre iklim krizi mevcut iktisadi ve toplumsal yapıda radikal değişikliklere gitmeksizin, örneğin atmosferin bileşimini değiştirerek güneş ışınlarının burada tutulumunu azaltmayı sağlamak gibi bir dizi jeomühendislik projesiyle aşılabilir. Elbette iklim krizini bir çırpıda çözme iddiasıyla kâğıt üzerinde oldukça cazip görünen bu tür projelerin gerçekte ne ölçüde başarılı olabileceği meçhul. Atmosfer gibi oldukça karmaşık doğal süreçlere müdahale etmek sayısız risk barındırıyor. Snowpiercer iklim krizine karşı bu jeomühendislik girişimlerinin olası beklenmedik sonuçlarını kendisine arka plan olarak seçen tek film de değil. İklim değişimine müdahale etmek için geliştirilen devasa iklim makinalarının bozulmasıyla oluşan buzul çağı koşullarında geçen 2013 tarihli Kanada yapımı The Colony de hayatta kalan az sayıdaki insanın yeraltı sığınıklarındaki yaşam savaşını konu ediniyordu.

Aslında ekolojik krizin yol açtığı bu post-apokaliptik bağlam Bong’a, hiyerarşik ve eşitsiz toplumsal ilişkilerin egemenliğini mikro ölçekte kurgulamak için gerekli fırsatı veriyor sadece. Felaketten kurtulan az sayıdaki insanın sığındığı, artık yaşanmaz olmuş dünyanın etrafını biteviye dolaşan süper tren mevcut evreni oluşturuyor. Devam etmeden önce tren alegorisinin ve senaryonun bazı kısımlarının filmle aynı adı taşıyan eski bir Fransız çizgi romanına dayandığını belirtmekle yetinelim. İşte bu süper trene hapsolmuş insanlar katı bir sınıf ayrımı etrafında örgütlenmişlerdir: Ön vagonlardakiler gerçekdışı sayılabilecek bir bolluk içerisinde gününü gün ederken arka vagonlardakiler aç kalmamak için kendilerine verilen protein çubuklarıyla beslenmekte, sıkı ve acımasız bir askerî disiplin altında yaşamaktadırlar. Trenin en arkasında hayatın bir toplama kampından neredeyse hiçbir farkı yoktur. Trendeki bu sert sınıf ayrımı en doğrudan dışavurumunu mekân kullanımında bulur. Arka vagonlar karanlık, dar, pis kokulu ve kalabalıkken film ilerledikçe karşılaşılan ön vagonlar aydınlık, renkli, konforlu ve kişinin yalnız kalabilmesine olanak sağlayacak şekilde seyrek nüfusludur.

Uzun Yürüyüş

Elbette bu baskıcı ve hiyerarşik düzen bile sadece güce değil belli bir ideolojik meşrulaştırmaya da dayanmaktadır. Bu meşrulaştırma, ifadesini süper teknolojik trenin mucidi Wilford’un (Ed Harris) vekili olan ve arka vagondakileri kontrol altında tutmakla yükümlü Mason’un (Tilda Swinton) sözlerinde bulur. Tren evreninin “Demir Leydi”si aşağı sınıflara ya da kendi deyimiyle bu “beleşçilere”, “nankör pisliklere” sürekli olarak trenin “ebedi nizamı”nın, yani verili düzenin olası tek düzen olduğuna, tren dışında başka bir dünyanın mümkün olmadığına ve ayakların asla baş olamayacağına ilişkin nutuklar çeker. Trenin kuyruğunda yer alanlardan beklenen, bu “mükemmel” evrenin/sistemin yaratıcısı Wilford’a ve onun nimetlerine şükretmek ve bunun içerisindeki konumlarını bilmekten ibarettir. İleriki sahnelerde karşımıza çıkacak ilkokul vagonundaki öğretmenin (Alison Pill) küçük öğrencilerine Wilford’un yarattığı “kutsal lokomotifin” ilahi ilkelerini bellettiği ve trenin dışına çıkmanın mutlak ölüm anlamına geleceğini ifade eden sözleri tekrarlattığı sahnelerse egemen sınıf ideolojisinin yaygınlık kazanma biçimlerini oldukça mahirane ve mizahla yüklü bir biçimde gözler önüne seriyor.

Bu meşrulaştırma çabalarına rağmen en “arkadakiler” maruz kaldıkları son derece olumsuz koşullara karşı sık sık ayaklanacaklardır. İşte Snowpiercer arkadakilerin son “devrimini” konu edinir. Ayaklanmanın fitiliyse, askerlerin bazı çocukları –sebebini filmin sonunda öğreneceğimiz bir nedenle– zorla trenin ön tarafına götürmeleri ve bu süreçte uyguladıkları şiddet sonucu ateşlenir. Bu sahnelerde insanın aklına ister istemez (son örneğini ABD’de Ferguson’da tanık olduğumuz) polis şiddetinin kışkırttığı toplumsal ayaklanmaları getiriyor. Ayaklanan arkadakiler bu kez başarılı olmak için lokomotifi, yani trenin kalbini ele geçirmenin gereği üzerinde anlaşmışlardır. Devrimin lideri olacak Curtis (Chris Evans), fikirleriyle onu esinleyen bilge ihtiyar Gilliam’a (John Hurt) bu hedefi en başından açıkça söyler: “Lokomotifi kontrol edersek, dünyayı kontrol ederiz. Bütün geçmiş devrimler, lokomotifi ele geçiremedikleri için başarısız oldular.”

Böylece devrimciler, trenin önüne doğru oldukça zorlu bir yolculuğa çıkarlar. Bu ‘uzun yürüyüş’ hayli kanlı olacak, varılacak amaç için sayısız kayıp verilecektir. Çünkü egemen sınıf, yani trenin ön tarafı, ayrıcalıklarını ölümüne savunacak, hele de mevcut düzendeki yerlerini sorgulayan ve kendileri için taleplerde bulunan aşağıdakilerin ayaklanmasına karşı çok daha gaddar olacaktır. Yine de en yakın arkadaşı Edgar’ı (Jamie Bell) kaybetme pahasına Curtis trenin ön vagonlarına doğru ilerlemeye, isyan büyümeye devam edecektir.

Ancak bu vagondan vagona süren aksiyon ve şiddet dolu devrim yolculuğu, elde ettiği tüm zaferlere karşın “başarısızlığa” mahkûmdur bir anlamda. Bong’un hikâyesi bu noktada, merkezileşmiş mevcut siyasal iktidarı (lokomotifi) yıkmayı/aşmayı değil de basitçe onu ele geçirmeyi, ona el koymayı hedefleyen devrimci stratejilerin sınırlarına ilişkin eleştiriyi gündeme getirir. Filmin sonuna doğru trendeki devrim girişimlerinin dengeyi korumak, nüfusu kontrol etmek, mevcut huzursuzluğu soğurmak için bizzat trenin mucidi ve otokratı Wilford tarafından kışkırtıldığını öğreniriz. Wilford, ayaklanmanın lideri Curtis ile dramatik karşılaşmasında –sosyal Darwinist ve Malthusçu önermelerden de bolca esinlenerek– kırılgan bir dengeye ve kısıtlı kaynaklara sahip bir dünyada, trenin ya da insanlığın ebedi düzeninin neden arkadakiler ve öndekiler ayrımına dayanması gerektiğini açıklar. İnsanlığın devamı için trenin ya da medeniyetin arkasıyla önü arasında ilânihaye sürecek bir kısır döngüye ve önceden belirlenmiş sabit konumlara mahkûm kalınmıştır aslında. Belki iktidardakiler değişecek, Wilford’un yerini, sonundan başına treni kat eden ilk insan olan Curtis alacak, iktidarı eline alan yeni bir kast oluşacaktır. Ancak neticede ön ve arkadakiler arasındaki, çelikten yasalara tabi katı ayrım ile bu düzenin –ya da medeniyetin– devamı için demir yumruklu bir yönetim ihtiyacı sonsuza dek var olacaktır. Film bu noktada kalsa devrimci veya radikal bir toplumsal dönüşümün beyhudeliğine ilişkin sinizmle yüklü, liberal veya muhafazakâr sayısız anlatının başarılı bir yeni versiyonu olmaktan kurtulamayabilirdi. Oysa Bong bu noktada başka bir yöne işaret ediyor: Yapılacak tek şey, belki de mutlak ölümü göze alarak trenin dışına çıkmak, dış dünyanın bilinmezliğine atlamaktır.

Tarih Treni

Aslında Bong’un kullandığı lokomotif metaforu, on dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiltere’de ortaya çıkmasından itibaren sanayi devrimi ve kapitalist modernitenin en güçlü simgelerinden biri olagelmiştir. Her türlü doğal engeli arkasında bırakarak büyük bir hızla ileri atılan, insanlığı mutlu ve iyimserlik dolu bir geleceğe taşıyan lokomotif imgesi popülerliğini “modern zamanlar” boyunca neredeyse hiç kaybetmedi. Öte yandan Bong’un lokomotif ve tren imgesini bu bağlamın dışında, Benjaminci bir anlamda kullandığı söylenebilir. Michael Löwy’nin aktardığı gibi Walter Benjamin, bu meşhur tren alegorisini diyalektik biçimde tersine çevirir: Tarih treni yani kapitalist medeniyet, mutlu yarınlara değil dosdoğru uçuruma gitmektedir. Devrim ise trenin bu felakete yolculuğunun durdurulması, tabiri caizse uçuruma varmadan imdat freninin çekilmesidir. İşte Snowpiercer’da da devrim, trenin yönetim aygıtının değiştirilmesinden, dümenin daha “ehil” ellere teslim edilmesinden ziyade treni durdurmayı hedeflemek zorunda kalacaktır. Bu anlamıyla devrimci praksis iyimserlik dolu bir eylemden ziyade en kötüsünü engellemeye yönelik ucu açık (umut kadar umutsuzluk da dolu) ihtimallerle dolu bir eylem olacaktır.

Bu rolüyse Curtis ve isyancı arkadaşlarının değişik vagonların kapılarını açma yeteneğine sahip olduğu için yanlarına aldıkları Namgoong Minsoo (Song Kang-ho) ve trende doğan kızı Yona (Ko Ah-sung) üstlenirler. Vagonlar boyunca ilerledikçe, geçmişindeki karanlık açığa çıkmaya başlayan ve en nihayetinde Wilford’un argümanlarıyla devrimci kararlılığı sarsılacak karizmatik ve cesur önder Curtis bir anlamda ikincilleşirken film boyunca İngilizce tek kelime etmeyen (bu anlamıyla Batılı olmayan kimliği iyice vurgulanan) bir çeşit uyuşturucu olan kronol bağımlısı Nam giderek öne çıkmaya başlar. Nam, Curtis’in lokomotifi ele geçirme ve Wilford’un yerine başka bir lider atamaktan (yaşlı bilge Gilliam veya kendisi) ibaret devrimci stratejisini sorgulayacak, Wilford’la yüzleşmekten kaçınmasını salık verecek ve en nihayetinde kendisi bambaşka biçimde eyleme geçecektir. Herkesin, ‘aşılması mümkün olmayan trenin duvarları’ olarak düşündüğü sistemin sınırları, Nam için yeni bir dünyaya açılan kapıdan başka bir şey değildir. Fakat sonuçta insanlık, trenin yani mevcut sistemin dışında yeni ve taze bir başlangıca, bütün erdemlerine rağmen son kertede eski düzene ait olan ve onun zaaflarını da taşıyan Curtis veya Nam figürleri aracılığıyla değil; Nam’ın kızı Yona ve filmin başında Wilford’un askerlerince kaçırılan, trende doğmuş Timmy (yeni Havva ve Ademler) aracılığıyla adım atacaktır.

Tüm bu özellikleriyle Snowpiercer, örneğin yine yakın zamanlı Açlık Oyunları ya da Elysium: Yeni Cennet misali baskıcı ve eşitsiz yönetimlere karşı bir ayaklanmayı, sınıf savaşını ya da devrimci kalkışmayı aksiyonla dolu ve yer yer keskin bir mizahla yüklü popüler bir sinema diliyle hikâye etmekle yetinmiyor. Radikal bir toplumsal dönüşüm ihtimaline ve insanın bu dönüşümü gerçekleştirme kapasitesine ilişkin yakın zamanlı Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti ya da Evrim misali bir karamsarlığın ifadesiyse hiç değil. Filmi değerli ve farklı kılansa, devrimin sınırlarına ve yönelimine dair köktenci sayılabilecek sorular soruyor olması. Bu anlamda ‘siyasal iktidara el koyma’ ve ‘aşağıdakilerin durumunu el konulan merkezî iktidar aygıtını devreye sokarak düzeltmeye çalışma’ şeklindeki reformist sosyal demokrasiyi veya Stalinist siyasal stratejiyi ve yirminci yüzyıldaki bir dizi devrimci projeyi eleştiren farklı düşünsel geleneklerle filmin irtibatını kolaylıkla kurmak mümkün. Snowpiercer Marx’ın, ezilenlerin ilk yönetim deneyimi olan 1871 Paris Komünü’nde somutlaşan, proletaryanın mevcut iktidar mekanizmasını zapt etmekle yetinemeyeceği, onu parçalaması gerektiği (Lenin’in de 1917 devrimi arifesinde kaleme aldığı meşhur ‘Devlet ve Devrim’de sahip çıktığı) fikrine pas verdiği gibi, anarşist temalarla, son dönemde popüler olmuş “iktidar olmadan dünyayı değiştirmek” argümanıyla ve hatta anlamlı bir kurtuluşun ancak “medeniyeti” topyekûn terk etmekle mümkün olabileceğini vaaz eden anarşist ilkelcilikle dahi flört ediyor. Aslında filmin, mevcut iktidar mekanizmalarına el koymak yerine bu mekanizmaları ‘parçalamayı’ (patlatmayı) mı yoksa iktidar mücadelesinden bütünüyle ‘çekilmeyi’, iktidarın etrafından dolanmayı (trenden atlamayı, siyaset ‘oyununun’ dışına çıkmayı) mı önerdiğini kestirmek pek mümkün değil. Snowpiercer ortaya attığı soruların cevabını vermiyor, vermeye de girişmiyor. Buna lüzum da yok zaten. Soruları, aslında son üç yüz yıldır devrimleri yapan ve düşünen herkesin bir biçimde aklında dolaştırdığı soruları bugün yeniden sormak yeterli zaten. Biz “trendekilere” düşense bu “kadim” sayılabilecek sorulara kendi meşrebimizce yanıt aramak.

(Bu yazı, Altyazı dergisinin Eylül 2014 sayısında yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar