Latin Amerika’da bir devrin sonu -

Venezuela’daki 6 Aralık genel seçimlerinde sağ önemli bir zafer kazandı ve 16 yıllık Chavezci iktidara darbe vurdu. 167 sandalyeli parlamentoda 100’den fazla sandalye kazanacağı anlaşılan sağcılar, devlet başkanı Nicolas Maduro’nun elini kolunu ciddi anlamda bağlayacak. Ancak elbette mevcut rejim başkana müthiş yetkiler sağlıyor, sağ muhalefetin içinde ciddi ayrımlar var ve silahlı kuvvetler de her zamanki gibi belirleyici bir rol oynayacak.

İşin aslı tüm Latin Amerika’da rüzgar, piyasacı sağdan yana dönüyor: On küsur yıldır iktidarda olan sol popülist ya da “ilerici” liderlikler ise kıta çapında ya darbe alıyor ya da sağcılaşıyor. Venezuela’daki seçim sonuçlarına bakmadan önce Latin Amerika’daki süreci kısaca hatırlayalım.

 

Sol popülizmin yükseliş ve düşüşü

Latin Amerika 1980’ler ve 1990’larda küresel neoliberal taarruzun en ön cephesini oluşturdu ve kıtadaki toplumsal eşitsizlikler hızla büyüdü. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında kıtayı vuran ekonomik kriz ve yükselen toplumsal muhalefet dalgası -Arjantin’de 2001, Bolivya’da 2000-2002 isyanları gibi- sonucundaysa, sol popülist yönetimler iktidara geldi. Bunların daha ılımlı ya da sosyal demokrat varyantı olarak Brezilya’daki Lula (2003), Arjantin’deki Kirchner (2003) ve Uruguay’daki Tabaré Vázquez (2005) rejimleri; daha radikal varyantı olarak ise Bolivya’daki Morales (2006) ve elbette Venezuela’daki Chavez (1998) rejimleri sayılabilir.

On küsur yıldır başta olan bu hükümetlerin çoğu neoliberal saldırıyı kısmen frenledi ve emekçiler ve yoksullar adına kimi kazanımlar getirdi. Ama ne ülkelerinin emperyalist dünya düzenindeki konumunu ne de ulusal burjuvazilerinin gücünü radikal biçimde sorguladılar. 2000’lerin genişleyici uluslararası ekonomik konjonktürü onların lehine işledi: Küresel çapta artan petrol (Venezuela), maden (Bolivya) ve tarımsal ürün (Arjantin) fiyatları bu rejimlerin rant gelirini artırdı ve özellikle yoksullara yönelik sosyal güvenlik ve yardım programları uygulamalarına imkan tanıdı. Daha ‘radikal’ varyantların gerçekleştirdiği kamulaştırmalar işçi sınıfı açısından kritik kazanımlar anlamına geldiyse de, bu rejimler bir yandan da kendi burjuvazilerini ve çıkar gruplarını yaratmaktan geri durmadı. Radikal bir toprak reformu, kapsamlı bir dış borç iptali veya kamulaştırma programı uygulanmadı.

Gelgelelim 2008 küresel krizi ve buna paralel meta fiyatlarının hızla düşüşe geçmesiyle beraber, rejimler ekonomik programlarını sürdüremez hale geldi. Emekçilerin hayat koşulları hızla kötüleşti. 2012’nin sonlarından itibaren Arjantin, Bolivya ve Brezilya’da güçlü emek ve gençlik eylemleri yaşandı: Brezilya’nın 2013 Haziran isyanı, Arjantin’deki sanayi grevleri dalgası ve Mart 2015 genel grevi kritik anlardı.

Protestoların yaygınlaşması karşısında, rejimler giderek baskıcı bir hale büründü ve muhalif hareketleri sisteme entegre etmeye çalıştı (Morales’in sözleriyle “protesto yerine öneri”ye kanalize ederek). Böylece bu güçler bir bir sağcılaşmaya, emekçileri yabancılaştırarak iktidardan düşmeye başladı. Arjantin’deki 22 Kasım seçimlerinde katıksız neoliberal Macri, popülist Kirchner’e karşı zafer kazanırken, Bolivya’da hızla sağa kayan Morales iktidarı şubatta başkanlık referandumuna hazırlanıyor. Brezilya’daki PT hükümeti ise Lula’nın varisi Dilma Roussef hakkında açılan yolsuzluk soruşturmasıyla beraber ciddi bir bunalım geçiriyor.[1] Dönelim Venezuela’ya.

 

Chavezciliğin hezimeti

Latin Amerika çapındaki popülist dalgada Venezuela öncü bir rol oynamıştı: Ülke, hem 1989’daki Caracazo ayaklanması hem de Chavez’in 1998’deki seçim zaferi ile aslında Latin Amerika’daki sola kayışın habercisi olmuştu.[2] Ha keza, bu dalganın geri dönüşüne dair işaretler de Venezuela’dan geliyor.

6 Aralık parlamento seçimlerine dair mevcut bilgilere göre, MUD adlı sağcı güçbirliği oyların %59 kadarını, Chavezci PSUV ise %28’ini almış.[3] Sağ 167 sandalyenin en az 99’unu kazanmış durumda; 22 sandalyenin akıbeti henüz belirsiz. Eğer 111’den fazla sandalye kazanırlarsa, kabineye ve yüksek yargıya müdahale edebilecek, anayasayı değiştirebilecekler. Maduro’nun görev süresi 2019’da doluyor, ancak muhalefet önümüzdeki yıl bir referandum düzenleyerek onu görevden alma peşinde.

Başkan Maduro suçu “emperyalizm ve faşist burjuvazi”nin komplolarına atarak, “bugün kazanan ekonomik savaş oldu” dese de, gerçek mesele Chavezci rejimin 16 yıllık güçlü hegemonyasına rağmen radikal biçimde değiştirmeye yanaşmadığı, dışa bağımlı kapitalist ekonomik yapı. İhracat gelirlerinin %96’sı petrolden gelen ülke, petrol fiyatlarındaki gerileme nedeniyle döviz rezervlerinde düşüş yaşıyor. Çok sayıda ithal ürününün bu nedenle kıtlaşması nedeniyle marketlerde süt, şeker, pirinç, yağ gibi temel ürünler için uzun kuyruklar oluşuyor. %160’lara tırmanan enflasyon işçi maaşlarını hızla eritiyor, ücretliler geçinemiyor. Bir süredir düşmekte olan yoksulluk oranının tekrar 1998 öncesi düzeylere tırmandığı belirtiliyor. Ekonominin bu yıl % 5 ila 7 arasında küçüldüğü öngörülüyor.

Sonuç olarak yakın zamana kadar Chavez’e destek veren emekçi sınıfların da hükümetten hızla uzaklaştığı görülüyor. Reuters’ın haberine göre, “Eskiden gururlu bir Chavezci’ydim,” diyen 28 yaşındaki özel güvenlik emekçisi Rodrigo Duran, Pazar günü sağcılara oy vermiş: “Ama artık maaşım çocuklarımı doyurmama yetmiyor; bizi kandırdılar.”[4]

 

 

Bonapartizm ve sosyalizm

Zayıf ulusal burjuvazi ile emekçi kitleler arasında denge tutturarak iktidarını sürdürmeye çalışan Chavezci rejim böylece ciddi bir darbe almış durumda. Rejim genelde düşünüldüğü kadar radikal bir toplumsal dönüşüm programı izlemedi. 2002 askeri darbesi ve 2003 PDVSA lokavtına tepki olarak hızla sola yöneldiği bir dönem oldu olmasına. Bunun sonucunda da 1990’lı yıllardaki kimi özelleştirmeleri geri çeviren kamulaştırmalar yapıldı; eğitim, sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinde emekçi ve yoksullar lehine çok önemli düzenlemelere gidildi.[5]

Ama Chavezcilik asli gücünü silahlı kuvvetlerden alan ve emekçilerle burjuvazi arasında bir denge tutturmaya çalışan, nevi şahsına münhasır bir sol bonapartizm özellikleri taşıyor.[6] (Bu şüphesiz burjuva basınının savunduğu gibi Venezuela’nın bir diktatörlük olduğu anlamına gelmiyor; seçim sürecinin şeffaflığı bile bu iddiayı yalanlıyor.) Chavez’in şu sözleri bu bonapartist konumun iyi bir ifadesi: “Bu demokratik ve barışçıl devrim süreci olmasa, Venezuela’da kim bilir kaç Caracazo [1989’daki isyan] daha gerçekleşirdi (…) Burjuvalar şimdiki gibi rahat yaşayamazdı.”[7]

Bu nedenle de asla ulusal burjuvaziyi radikal biçimde mülksüzleştirme yoluna gitmedi Chavezciler; kamulaştırmalara rağmen ekonominin %70’inin kontrolü yine de uluslararası ve ulusal burjuvazide kaldı. Mülkiyet düzeninde köklü bir dönüşüm ve işçi denetiminin yaygınlaşması, dış borcun iptali söz konusu olmayınca da ülkenin dışa bağımlı ve rantiyer ekonomik yapısı baki kaldı.

Maduro hükümeti döneminde rejim iyice baskıcı ve bürokratik bir hal almaya başladı; Obama hükümetinin Venezuela’ya yönelik tehditlerini de bahane eden hükümet sadece sağcı muhalefeti değil emek hareketini de bastırma yoluna gitti. İstihbarat servisi SEBIN ve jandarma işçilerin sendikal örgütlenme çabalarına bire bir engel oluyor; Civetchi ve Ferrominera örneğindeki gibi grevci işçiler hapse atılıyor. Ocak 2015’te kabul edilen 8610 sayılı kararname orduya eylemlere karşı silah kullanma izni veriyor. (Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, askeri personel 2014 ve 2015’te % 45 ve %75’lik zamlar aldı.) Kamu petrol şirketi PDVSA başta olmak üzere çoğu işletmenin işçileri, rejim kontrolündeki CBST adlı sendikal konfederasyon tarafından denetim altında tutuluyor.[8] Veya dev gıda tekeli Polar’ın işçileri direniş başlatınca hükümet onları resmi 1 Mayıs yürüyüşünde kürsüye çıkarıyor ve fabrikanın kamulaştırılacağı tehdidini savuruyor; ancak geçmişin aksine hiçbir adım atmıyor. Bütün bu süreçler de elbette emekçilerin rejimden iyice yabancılaşmasını getiriyor; 1998-2013 arasında 18 seçimi kazanmasını sağladıkları PSUV’dan yüz çevirmelerine neden oluyor.

 

Bağımsız antikapitalist hat

Sonuç olarak, Chavezciliğin yenilgisi hem ülke hem kıta çapında emekçilere yönelik yeni neoliberal saldırıların habercisi. Ancak yenilenin sosyalist değil sol popülist bir hareket olduğunu akıldan çıkarmamak şart. Maduro her ne kadar seçim hezimeti sonrası “Sosyalizm mücadelesi asıl şimdi başlıyor” dese de, Venezuelalı ve Latin Amerikalı emekçilerin antikapitalist bir hattı örme mücadelesi illa ki sermayenin PSUV gibi ‘solcu’ ve de sağcı partilerinden bağımsız yürüyecek.

Latin Amerikalı emekçiler yeni sağ önderliklerin hamlelerine illa ki cevap verecek; çünkü kitleler artık 1990’larda olduğu gibi dağılmış ve önderliksiz değil ve 2000’lerde kıta çapında önemli mücadele deneyimleri biriktirmiş durumda.

 

[1]    http://www.laizquierdadiario.com/Las-legislativas-venezolanas-y-el-giro-a-la-derecha-en-latinoamerica

[2]    http://www.antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=484

[3]    http://www.lts.org.ve/La-derecha-gana-contundentemente-las-parlamentarias

[4]    http://uk.reuters.com/article/us-venezuela-election-idUKKBN0TP03Y20151207

[5]               Chavez döneminde ücretsiz üniversite eğitiminden faydalanan gençlerin sayısı 800.000’den 2.6 milyona çıktı, yoksulluk oranı %48’den -bir dönem- %27’ye düştü, okur yazarlık ciddi biçimde genişledi, emekli maaşı alan insan sayısı 380,000’den 2.1 milyona çıktı, 800.000 sosyal konut inşa edildi.

http://www.marxist.com/venezueladecember-6-parliamentary-elections-the-bolivarian-revolutions-most-difficult-challenge.htm

[6]    Daha ayrıntılı bir tartışma için:
http://www.laizquierdadiario.com/ideasdeizquierda/el-fin-de-la-etapa-de-la-revolucion-bolivariana/

[7]    http://www.aporrea.org/actualidad/n128541.html

[8]    Bkz. Venezuela’da yayımlanan En clave obrera adlı işçi gazetesinin Nisan – Mayıs 2015 sayısı, sf. 6-7.

http://www.lts.org.ve/En-Clave-Obrera-Nro-35

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar