“Kürtler artık AKP’ye inanmıyor” – Harun Ercan -

 

Karşı Radyo geçtiğimiz gün, Cizre’deki olaylardan hareketle Harun Ercan’la Kürt meselesinin çeşitli boyutlarının tartışıldığı kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu geniş söyleşinin dökümünü yayımlıyoruz.  

Cizre’de yaşanan son olaylar üzerinden hemen konuya girmek istiyoruz. Orada ne oluyor? Bu aşağıdan, alttan özerkliği inşa etme müzakereden ayrı bir süreç olarak hayata geçiriliyor anlamına mı geliyor yoksa bu süreç müzakereye duyulan inançsızlığın işareti olarak ulus devletçi bir kopuş manasına mı geliyor? Sahiden Cizre’de ne oluyor ? Nasıl okumak gerekiyor ?

Aslında sizin çizdiğiniz iki olasılıktan ikincisine daha yakın ama bunu kopuş ve ulusallık anlamında biraz açmakta fayda var; çünkü aslında her ne oluyorsa yukarıda halihazırda sürmekte olan bir çatışmasızlık, diyalog veya müzakere denilen sürece çok paralel şekilde oluyor. Son iki yıldır baktığımızda Kürt hareketi ile Türk devleti arasında bir anlaşma söz konusu. Anlaşmanın temeli aslında sadece tek bir şeye dayanıyor: O da daha kısa alanda daha da uzun süreli çatışmalar gerçekleşmeyecek anlamına geliyor ama ortaya çıkması, askeri anlamda iki tarafın da işine yarıyor olması ile çok alakalı. Şöyle bir fayda ilişkisinden söz ediyoruz: Bir yanda Kürt hareketi için şu anda en elzem olan şey Türkiye’de sürecin ilerlemesinden ziyade Ortadoğu’da halihazırda Kürt halkının ve diğer halkların yaşam hakkını tehdit eden Işid’e karşı mücadele edebilmek. Kürt hareketi için bu mücadeleyi verebilmenin yollarından bir tanesi hem siyasi enerjisini, hem insan kaynaklarını hem de lojistiğini oraya doğru sevk etmek. Kürt hareketi şu an böyle yapısal bir sınır içerisinde hareket ediyor.

Devlet için de aslında, herhangi bir devletin kendi sınırları içerisinde neden silahlı bir çatışma istemezse onunla çok alakalı. AKP’nin uğraşması gereken birçok şey var. Ciddi bir ekonomik kırılganlık süreklileşmiş durumda. Bunun yanında halihazırda parlamentoda çok ciddi bir muhalefet olmasa da bir takım kendi siyasi planları var. Ortadoğu ile ilgili neredeyse uyguladığı her politika başarısız olmuş durumda. Uluslararası prestijini her geçen gün biraz daha yitiriyor. Yani biraz uzatılmış AKP hegemonyasının bir şekilde Kürt hareketi ile çok ciddi bir askeri çatışmaya girme lüksü yoktu ve bunu da istemiyordu ama istediği de pozitif anlamda bir barış, bildiğimiz anlamda evrensel adımların atılmasından ziyade çözüm değil çatışmasızlık diyelim.

Şimdi Cizre’de her ne oluyor ise bu resim içerisinde oluyor. Bu resmin yani bu çatışmasızlığın gelip duvara tosladığı bir nokta kuşkusuz ki oldu. O da 6-8 Ekim olayları diye konuşulan, benim Kobane ayaklanması dediğim, Kürtlerin son bir kaç on yıla baktığımızda yaşattığı en büyük ayaklanma sayılabilir. Türkiye cephesinde nasıl Gezi ayaklanması gerçekleşmişse Kürtlerin gezisi de Kobane ayaklanması diyebiliriz. Aslında Kürt hareketinin hegomonik olduğu her yerde sokak çatışmaları sürüyor bir taraftan. Böyle bir yeni sürecin Cizre üzerinden başlamasının en temel sebebi de aslında: Kobane ayaklanmasında dikkat ederseniz devlet tarafından öldürülenlerin sayısı 35 civarındaydı fakat Cizre’de kimse ölmedi. Bunun en temel sebebi de, Cizre’de ki halk bir şekilde kendi öz savunmasını polise, askere karşı gerçekleştirebiliyor. Bunları yapabilmesinin çok pratik bir sebebi var: Aslında yüz on bin insanın yaşadığı bir kentten bahsediyoruz. Cizre bir ilçe görünüyor şu anda ama aslında bir şehir ve bu şehrin kayda değer bir kısmında hendeklerin açıldığını ve bu sebeple polisin, askerin şehire girememesinden dolayı Kobane ayaklanmasında burada kimse ölmedi. Bundan sonra yaklaşık iki buçuk ay bu hendekler kaldı. Bu hendeklerin burada durması AKP açısından çok rahatsız edici bir şeydi. Bunun en temel sebebi de her devlet şiddet tekelini her alanda üzerinde egemenlik iddaa ettiği her toprak parçasında gerçekleştirmek ister. Devlet olmasından ileri gelen; bir şekilde bundan muazzam bir rahatsızlık duydu ve en sonunda geçen hafta Cuma günü itibariyle anlaşmalı bir şekilde bu hendekler kapatıldı. Bu hendekleri kapatan da Cizre Belediyesiydi ki Kürt hareketinin temsilcilerinin olduğu bir belediye.

Bu anlaşma bir şekilde gerçekleşti ama bunun gerçekleşmesinin hemen akabinde şöyle bir gelişme de vuku buldu: Daha önceden Hrant Dink davasında adı geçen polis teşkilatı içerisindeki isimlerden bir tanesi, oraya yeni ilçe emniyet müdürü olarak atandı ve hemen akabinde yeni bir cinayetin işlendiğini gördük. On dört yaşında Ümit Kurt isimli, yerelden gelen bilgilere baktığımızda eylemci de olmayan, polislerin hendeklerin kapatılması sonrası daha önceden giremediği alana girmesi ve orada rastgele ateş açması sonucu yaşamını yitiren genç bir insan. Bu diyalog ve müzakere sürecinde Cizre’nin ortaya çıkışı Kobane ayaklanması ile çok alakalı.

Şöyle toparlıyım bir kaç cümle ile: Kürtlerin bu Türkiye siyasi rejimi içerisindeki bir çözüme, özellikle Kobane’den sonra, AKP’nin Ortadoğu politikalarından sonra ciddi bir şekilde bir mesafe almasıyla da kuşkusuz çok alakalı. Yani Kürtler baktığınızda, ki bütün anketler de bunun gösteriyordu, olası bir çözüm sürecine en fazla desteği verenlerdi. Şimdi bu anketler tekrardan yapılacak olsa Kürtlerin desteğinin farklı bir şekilde tezahür ettiği görülebilir; çünkü Kürtler artık Türkiye siyasi rejimini Kobane ayaklanmasından önceki kadar umursamıyorlar yani devlete inanmıyorlar, güvenmiyorlar, AKP hükümetinin samimi olduğuna, bu çatışmasızlık sürecinin ötesinde bir çözüm arayışında olduğuna inanmıyorlar ve güvenmiyorlar. Aslında her şeyin kaynağında bugün Cizre’de yaşananların kaynağında bu yatıyor.

Peki, devletin ayaklanmayı bastırma aracı olarak imkânlarının azalmaya başladığından söz ettiniz. Yani Türk Devleti’nin Ortadoğu konusundaki politikasının çözümsüzlüğe bulanmasıyla da alakalı bir süreç bu. Bir zorunluluk olarak resmettiniz durumu ama eldeki araçlar bu kadar azalmışken tekrar doksanlı yıllarda ki gibi zora başvurabilir mi sizce devlet? Bu anlamda Hüdapar, Hizbullah çizgisinin yeniden öne sürülmesini bu çerçeve içerisinde analiz edebilir miyiz ?

Bu aslında gerçekten önemli bir konu. Onu şöyle açmakta fayda var. Normalde AKP’nin, 12 yıllık tarihçesine, Kürt coğrafyasında nasıl bir performans ortaya koyduğuna bakılacak olursa şu söylenebilir: Kürtlerin bir kısmıyla, yani seksen ve doksanlı yıllarda muhalif olmayan Kürt hareketini desteklemeyen kesimleri belli bir çatı, bir şemsiye altında topladı ve bunu yaparken de bir takım ekonomik yatırımları kullandı. Sadece kendisi bunu yapmadı. Yer yer çok ciddi ekonomik olarak hayırseverlik yardımları üzerinden, bir takım neoliberal politikalar çerçevesinde adımlar atıldı. Yani aslında zor politikası ile rıza politikasını iç içe geçmiş şekilde AKP uygulamaya çalıştı. Biz bunun artık AKP’nin hegomonik bir güç olmaktan çıkıp sadece tahakküme dayalı bir iktidar olması sürecini 2011 genel seçimlerinden sonrasıyla dönemselleştirebiliriz. Türkiye’de gerçekleşen bu siyasi dönüşüm aslında Kürt Bölgesinde şöyle yankılandı: Ben sorunuzu cevaplayabilmek adına biraz geriden almak zorunda kaldım. Özellikle 2011 genel seçimlerinden sonra bu çatışmasızlık süreci 2012’nin sonlarında başladı ve 2012’nin sonlarından itibaren hukuksuz, yani herhangi bir şekilde karşılıklı anlaşmaya dayanmayan bir şekilde Kürt hareketi bölgede kendisine alan da buldu. Yani bu alan bulmayı biraz açmakta fayda var. Örneğin, bu özerkliği normalde sizin inşa etmenizin bir takım yolları vardır. Bunlardan bir tanesi Kürt hareketinin kazandığı belediyelerse diğeri de Kürt hareketinin aslında ta kendisi. Yani kurduğu bir takım kurumlar, Demokratik Toplum Kongresi olsun, halk meclisleri olsun yani Kürt hareketinin bir siyasi projesi var ve bunu gerçekleştirmek istiyor ama AKP herhangi bir şekilde bunu hukuki yollarla herkese açık, şeffaf bir şekilde yürütmediği için halihazırda şöyle bir dinamik ortaya çıkıyor: Türkiye’deki bir çok insanın haberdar olmadığı, bilmediği bir şekilde Kürt hareketi daha fazla alan kazanıyor, toplumsal olarak meşrulaşıyor, oradaki her türlü idari ve iktisadi ilişkinin içerisinde kendini daha fazla var ediyor ve bu şöyle bir denklem ortaya çıkarıyor: Kürt hareketi bu çatışmasızlık sürecinde aslında Kürt coğrafyasında kendisini daha fazla var ediyor. Normalde Türkiye’deki milliyetçilerin “Siz alanı Kürt hareketine bıraktınız.”,”Devlet oradan çekildi.”,”Orada devlet yok mu ?” gibi sızlanmalarının sebebi de aslında bu. Yani şeffaf yürümeyen bir süreç var.

Tam bu bağlamda AKP Kobane ayaklamasında bunun, yani böyle yürüyen bir sürecin kendisi için nasıl bir tehdit oluşturabileceğini, devlet için ne kadar tehdit oluşturabileceğini gördü ve bu nokta da çok ciddi bir şekilde şiddet araçlarına yönelme seçimini yaptı. Özellikle Kobane’den bu yana AKP Kobane ayaklanmasını bir nevi kullanarak iç güvenlik paketi dediğimiz, eylem yapan hemen herkesin dört, beş yıl ceza almasına yol açabilecek yeni bir güvenlik paketi ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu sadece Kürtlere yönelik bir yasa veya hamle değil. Bu Türkiye’deki bütün demokratik, muhalif yapılara ve insanların eylem yapma hakkına yönelik bir saldırı olarak nitelendirilebilir. Bu hamle aslında Kürt hareketi için devletin artık tamamen şiddet politikalarına yönelmiş olması demek. Bir yandan da paralelinde bu şiddet politikası sokakta var. Hemen hemen her hafta Diyarbakır’da, Cizre’de diğer Kürt şehirlerinde eylemcilerin, gençlerin öldürüldüğünü duyuyoruz ve bunu da aslında AKP iki yolla yapıyor diyebiliriz. Bir tanesi sizin bahsettiğiniz Hüdapar üzerinden bunu gerçekleştiriyor çünkü hatırlayalım Kobane ayaklanmasında öldürülen yanılmıyorsam 8 kişi Hüdapar tarafından öldürüldü. 35 kişi devlet tarafından, 4 kişi de korucular tarafında öldürüldü.

Böyle bir denklem içerisinde devlet aslında bir yanıyla kendi yaslandığı polis, asker gibi şiddet aygıtları var bir taraftan da kendi Kürt hareketine çözümü ilerletemediği için her türlü çatışmayı ve tartışmayı Türkiye kamuoyuna Kürtler içi bir tartışma olarak yansıtabiliyor veya çatışma olarak. Yani Kobane ayaklanması aslında en temelinde AKP’ye karşı bir ayaklanma, AKP’nin Ortadoğu politikalarına karşı bir ayaklanma ama nasıl tartışıldığına baktığımızda son üç ayda ölen insanlar sanki İslamcı Kürtler, Işid’i destekleyen Kürtler ile seküler Kürtler arasında bir çatışmadan ibaretmiş gibi bir algıyı AKP yaratabiliyor, kullanabiliyor. Hüdapar aslında uzun zamandır bunun peşinde. Orjinine baktığınızda doksanlı yıllarda ismi domuz bağı tarzında bir işkenceyle geçen, devlet yetkililerinin, birçok askeri yetkilinin açıkladığı üzere devlet tarafından müsamaha gösterilen, Jitem tarafında yer yer kullanılan bir örgütten bahsediyoruz. Bu örgüt yani aslında devletle içinde bulunduğu muhabbeti çok derin ve dışarıdan insanların kolay kolay görmesinin mümkün olmadığı bir düzeyden bahsediyoruz. Bu devlet için oldukça avantajlı bir denklem. Son bir kaç haftanın gündemine bakacak olursak Bülent Arınç Hüdapar’la çok açık bir şekilde bir görüşme yaptı ve Hüdapar’ın çözüm sürecine katılması gerektiğine dair bir takım ifadelerde de bulundu AKP’li yetkililer. Yani Hüdapar bu süreci daha fazla uzatmak, Kürt meselesinde daha fazla zaman kazanmak, oyalamak için kullanılan bir taktik olarak düşünülebilir. Baktığınız zaman Hüdapar’ın Kürt illerinde aldığı oy çok düşük, tüm oyu yüz bin olan bir parti. İnanılmaz ciddi bir tabanı yok aslında. Önemli bir siyasi aktör olması devletin onu öyle göstermek istemesiyle alakalı.

Peki AKP neden böyle şeyler yapıyor? Neden bu süreç daha demokratik, daha şeffaf, daha evrensel barış pratiklerine yaslanabilecekken böyle şeyler kullanıyor? Çünkü tek bir derdi var. Haziran ayında yapılacak genel seçimlere kadar çok da bir şey yapmak istemiyor. Temel derdi sürdürülebilir düzeyde bir çatışma düzeyi yakalamak. Aslında Kürtlerin de kabul etmediği bu. Yani hükümet bir yandan ciddi, pratik bir adım atmıyor, barış taslağını kamuoyuna açmıyor. Örneğin, İmralı ile devlet arasında bir şeylerin konuşulduğunu biliyoruz. Yani PKK lideri Öcalan’ın Kürt kamuoyuna yansıtmış olduğu çözüm taslağı hiç konuşulmadı, hiç tartışılmadı. Bu tekrardan gidiş geliş trafiğine girilmesi, Kürt hareketinin diğer fragmanlarının bu çözüm paketi konusunda aynı noktada olmasını söylediğinden beri üç hafta geçti fakat kimse bunu konuşmuyor, kimse bundan bahsetmiyor. AKP’de konuşturmak istemiyor çünkü temel derdi, genel seçimlere kadar sürdürülebilir bir sokak çatışmasıyla bu işi götürmek. Yani kendisi yapamıyor ve bunu Hüdapar üzerinden gerçekleştirmek istiyor ve bu şekilde de aslında iki şeyi başarmış oluyor: Birincisi oyalama taktiği devam etmiş oluyor, ikincisi Kürt hareketi daha da marjinal bir noktaya itilmiş oluyor. Yani medya aygıtlarını elinde bulunduran, medya tahakkümü muazzam düzeyde olan bir iktidardan bahsediyoruz. Alternatif bir ses çıkarılmasına kesinlikle müsaade edilmiyor. Böyle bir denklem varken Türkiye kamuoyunu Kürt meselesi konusunda çarpıtmak, yanlış şeylere sevk etmek, yanlış şeyleri düşündürtmek çok da zor değil. AKP bunu rahatlıkla yapıyor. Seçimlere gidilirken HDP’yi olabildiğince marjinalleştirmek istiyor; çünkü %10 seçim barajını geçmeyi kendisine bir hedef olarak koymuş bir siyasi hareketten bahsediyoruz. Bunlardan ötürü şu anki durum AKP’nin çok da şikayetçi olduğu bir durum değil. Özellikle Kürtler kuşkusuz muazzam tepkili ve sürece inançları çok fazla yok ama AKP’nin veya devletin bundan çok fazla rahatsız olduğunu söylemek zor.

Peki AKP’nin çubuğu hem Türkiye’de hem Türkiye Kürdistan’ında İslamcılığa bükmesinin arkasında da çözümsüzlüğü, elindeki araçsızlığı görebilir miyiz sizce?

Kesinlikle öyle görülebilir ama bence onun ötesinde de düşünmekte fayda var; çünkü AKP en başından itibaren Kürt meselesine nasıl bir çözüm düşünüyor diye baktığınız zaman şunu görürsünüz: Gerçekten evrensel liberal çözüm pratiklerine yaslanan yani şunu kastediyorum; uzun süreli silahlı çatışma, iki milyon insanın evinden, barkından edilmiş olması, on binlerce faili meçhul… Bunlar sadece Türkiye’de yaşanmadı. Dünyanın birçok yerinde bunların katbekat fazlası illa etnik ulusal bir sorun bağlamında değil, darbe dönemlerinde, çok geniş çaplı insan hakkı ihlallerinin yaşandığı süreçler sonrasında barış pratikleri aslında hâlâ da bir paket olarak dünyada deneyimler üzerinden duruyor. Güney Afrika’ya baktığınızda bunu görürsünüz, İrlanda’ya, Arjantin’e baktığınızda bunu görebilirsiniz. Yani bu çözüm ve barışın da bir metodu var. AKP’nin buna yaslanmak yerine daha farklı bir projesi olduğunu en baştan beri söylemek mümkün.

Kürtler ve Türkler ancak yeni bir ulusal kimlik tarif edilirse barışabilirler. Bu ulusal kimliğin temelinde de Sünni İslamiyet olması kaydıyla Kürt meselesine çözüm bulunabilir. Yani Kürtler ve Türkler ancak İslam kardeşliği çerçevesinde barışabilir diye bir düşüncesi ve perspektifi var aslında. AKP’nin bu anlayışı ve perspektifi burada iki tane duvara tosluyor diyebiliriz. Birincisi, Kürt hareketinin seküler bir hareket olması. Aslında anlaşamamalarının ve tarafların karşılıklı olarak farklı çözüm modeline inanıyor olmalarının temelinde bu yatıyor. Kürt hareketi seküler bir hareket bir de Kürt hareketi sistem karşıtı bir geçmişi olan bir hareket. Sadece etnik, ulusal bir hareket de değil. Yani demokratik özerkliği inşa etmeyi düşünürken, bir yandan piyasa karşıtı, diğer yandan AKP’nin muazzam şekilde nefret ettiği kadınların özneleşme sürecini gerektiren bir çözüm modeli öngörüyor.

Aslında iki tarafın varoluşsal bir uyuşmazlığı var. Bunu da çözüm bağlamında çok net görüyoruz. O yüzden AKP’nin Ortadoğu’da İslam üzerinden sıkışmışlığı derinleştikçe AKP daha fazla şiddet aygıtlarına yaslanıyor çünkü kendi öngördüğü çözüm modelinin pratikte çok da fazla karşılığı olmadığını görüyor. Yani bu İslamiyet temelinde bir çözümün özellikle Kobane ayaklamasından sonra Kürtler cephesinde çok fazla karşılığı yok; çünkü Kürtler İslamiyet adı altında Işid ve cihatçı diğer gruplar durmadan Kürtlerin yüzyıllardır yaşadığı Rojava’da ki kantonlara, yani yaşadığı coğrafyaya saldırıyorlar. Şengal’de ne olduğu görüldü. Işid Kürt kadınlarını, Ezidi kadınları köle olarak pazarlıyor. Yani bu Ezidilere olan saldırı süreciyle birlikte Kürtler arasında İslamiyete olan antipatinin daha da arttığını söylemek mümkün. AKP’nin çözüm modelinin bu perspektifle varabileceği nokta çok kısıtlı. İslamiyet temelli kardeşlik stretejisi her seferinde duvara tosluyor ve AKP her duvara tosladığında da oyalama ve şiddet politikasına geri dönüyor ve bunu da bir takım konjonktürel planlar çerçevesinde gerçekleştiriyor. İşte üç aylık planlama, beş aylık planlama. Bu planlamaları da aslında hiçbir zaman tutmuyor ve Ortadoğu’da öngöremediği bir gelişme ortaya çıkıyor ve her öngöremediği olayda Kürtlere büyük bir şiddet uyguluyor. Kobane ayaklanmasında gerçekleşen de aslında buydu.

Dolayısıyla AKP’nin Kobane’den önce, Işıd’in Kürdistan Bölgesine saldırısından önce bölgesel anlamda Kürtleri kontrol etmek, Kürdistan’ı kontrol alında tutmak için Barzani ile kurmuş olduğu ittifak Işid saldırısı ile beraber ve Türkiye’nin hareketsiz kalmasıyla en azından Işid saldırılarına göz yummasıyla birlikte tarumar oldu diyebilir miyiz? Yani Barzani ve AKP arasındaki ittifak çatırdıyor olabilir mi? Çünkü şunu da biliyoruz ki tüm Kürdistan coğrafyasında tüm Kürt ulusal hareketi içerisinde iki tane ana akım var ve bunlar birbirleri ile rekabet halindeler. Bu rekabet halinde olan unsurlardan Barzani ile AKP arasında özellikle Irak merkezi hükümeti ile olan sorunlar sebebiyle ciddi bir ittifak söz konusuydu. Şimdi gelinen noktada ve Işid saldırısı sonrasında değişen uluslararası konjonktür çerçevesinde Barzani ile AKP’nin bu yakın ittifak ilişkisi sürdürülebilir mi? AKP geçmişte sürdüregeldiği böl yönet stratejisini devam ettirebilir mi?

Aslında sizin çok güzel bir şekilde çerçevesini çizdiğiniz bu ittifak yani Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile AKP arasında Ortadoğu’da ki birçok konuda, Ortadoğu’da gerçekleşen bir çok çatışma, olasılık, imkân her ne dersek diyelim bunlar üzerinden kurulan ittifak gerçekten de Şengal saldırısı sonrası ciddi bir çıtırdamaya uğradı. Çünkü Işıd’in Musul saldırısı Barzani’nin “Biz Irak’taki Kürtler olarak artık bağımsızlık talebini ortaya koyuyoruz ve bunun için mücadele edeceğiz” demesinden iki ay sonra gerçekleşti ve bu açıklamanın akabinde hemen AKP’nin hükümet sözcüleri “Bizim böyle bir sürece karşı bir ilkesel karşıtlığımız yok” açıklamalarında bulundu. Aslında Işid bölgenin en önemli kenti olan Erbil’e de bir saldırıda bulundu. Bu son anda Amerika’nın müdahalesi ile engellendi. Orada Irak’taki Kürtler şunu fark etti: Aslında AKP düşünüldüğü kadar, kendilerinin konumlandırdığı kadar güvenilecek bir aktör değil. Genel olarak bu AKP’nin yapmak istediği ama hem beceriksizlikten, hem kaynaksızlıktan, hem bilgi yoksunluğundan hem de mezhepçilikten ötürü gerçekleştiremediği bir sürü şey neden olmuyorsa aslında bu ittifakın yürümemesinin temeli de bu.

AKP’nin Ortadoğu’ya dair hayalleri, perspektifleri var ama neredeyse hiçbirini gerçekleştiremedi. Bu gerçekleştirememesi kuşkusuz ilişkiyi çatırdattı ama aslınla bu ilişkinin temelinde yatan komik bir bağlam var. Kürdistan Bölgesel Hükümeti kendi bölgesinden çıkan petrolü bir şekilde uluslararası piyasaya sokmak istiyor. Bunun Türkiye üzerinden gerçekleşmesinden kuşkusuz ABD şirketleri rahatsız. Buna dair girişimler olmuştu. Bu girişimlerin takıldığı, tökezlediği nokta Irak Merkezi Hükümeti’nin buna müsaade etmemesiydi. Şengal saldırıları sürecinde AKP’nin KDP’ye hiç destek çıkmaması, Irak Kürtlerini hiç desteklememesi, sessiz kalması Irak’taki Bölgesel Hükümet’i Merkezi Hükümet ile yakınlaştırdı. Yani neredeyse üç aydır, petrol ile ilgili çatışma çıktığı andan, Irak Kürtleri ile Türk devleti antlaşma imzanladığı andan itibaren Merkezi Hükümet fonları neredeyse kesmişti. Üç ay boyunca neredeyse hiç fon akışı olmadı. Yani Irak Kürtleri için ticaret neredeyse durma noktasına geldi, üç ay boyunca kimse maaşlarını alamadı. İki buçuk üç ay önce bu sürecin tekrardan başladığını görüyoruz yani tekrardan fon akışı başladı.

Şunu demeye çalışıyorum: Burada aslında siyah beyaz bir ilişkiden ziyade daha önceden çok ciddi bir şekilde ittifak temeline yaslanan süreklileşmiş ittifakın çatırdadığını, çok daha kırılgan hale geldiğini görüyoruz. Bu tamamen kopmadı ama karşılıklı muazzam bir güven ilişkisine dayanan bu ilişki çatırdadı ve Irak’taki Kürtler de Türkiye endeksli Ortadoğu politikasını yürütmenin kendilerine zararı olduğunu fark ettiler ve bu zararı atlatabilmek için bir şekilde Ortadoğu’daki ilişkilenme biçimlerini daha da çoğaltmaya, çok boyutlu bir dış politika izlemenin gerekli olduğuna karar verdiler. Türkiye ile ilişkiye kuşkusuz devam ettiler çünkü baktığınızda oradaki ekonomik faaliyetlerin çok büyük bir bölümü Türkiye şirketleri üzerinden devam ediyor. Bir bağımlılık ilişkisi de söz konusu. O yüzden hızlı bir şekilde koparıp atılabilecek bir ilişkiden bahsetmiyoruz ama bu ilişki reel politik anlamda zayıfladı ve diğer taraftan ulusal medyaya çok yansımayan peşmegeler askeri malzeme götürmek adına Kobane’ye gittiklerinde burada çok şaşalı bir şekilde karşılandılar. Bu süreçte AKP oraya götürülecek askeri malzemeyi bile çok ciddi bir pazarlık unsuru haline getirdi. Bu da Irak’taki Kürtlerin AKP’ye olan güvenini zedeleyen şeylerden bir tanesiydi. Kasten ve bilerek aradaki kriz yansıtılmıyor ama artık Irak’taki Kürtler AKP ile daha pragmatik bir ilişki kurmaları gerektiğinin farkına vardılar diyebiliriz.

Anlaşılan bu AKP açısından, Kürt sorunun yönetmek açısından zor bir süreç olacak. Diğer yandan HDP’ye dönecek olursak ki o meseleyi hiç konuşmadık. Seçimlere doğru giden süreçte eğer müzakelerde bir ilerleme sağlanamazsa HDP bu süreci kontrol edebilecek mi? Bu seçimlere nasıl yansır? Çünkü Bayık’ın açıklamalarını okuduk. Bayık esas itibariyle müzakerelerde AKP tarafının hâlâ zaman kazanmaya oynadığını dile getiriyordu. Çok umutlu bir tablo çizmiyordu ancak Öcalan’ın insiyatifi ile bu sürecin devam ettirildiğini ve AKP için bunun son şans olduğunu dile getiriyordu. Takvime mutlaka uyulması gerektiğini, artık bunun bir zorunluluk olduğunu, eğer takvime uyulmazsa olacaklardan kendilerinin sorumlu olmayacağını dile getirdi. Bu manada baharda, müzakerelerin artık işlemeyeceği, sürecin sonuna gelindiği ortaya çıkarsa sizce HDP zorlanır mı? Seçimlere bunun yansıması nasıl olur?

AKP Kürt hareketini bir seçim yapmaya zorladı ve Kürt hareketi de bir seçim yapmış bulunmakta. O seçim şuydu: Kürt hareketi Haziran ayında yapılacak genel seçimlere nasıl bir anlam atfetmeli? Yani buna ne kadar önem vermeli? Yani Kürt hareketi için seçim barajını aşma hedefini ortaya koymak demek aslında buna oldukça önem vermek demek. Diğer taraftan böyle bir seçim yapılmışsa bu seçim Kürt hareketi için bir zorunluğu da beraberinde getiriyor. Eğer seçimin olduğu atmosfer çatışmaların olduğu bir atmosfer olursa kuşkusuz bu Kürt hareketindense AKP’nin işine gelen bir durum olur. Yani HDP ve diğer bileşenleri, sosyalist hareketi kapsayan, kadın hareketini kapsayan, Lgbt hareketini kapsayan, sınıf ve emek hareketini kapsayan siyasi bileşenleri ile birlikte yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdi. Yerel seçimlerde Türkiye’nin batısında bir başarı elde edilebilmiş değil. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlere baktığımızda önceki seçimlerden farklı bir oy alamadı. Yani HDP projesi yerel seçimlerde başarılı olabilmiş değil ama o seçim atmosferini hatırlayalım. AKP karşıtı cenah korkunç bir şekilde Türkiye’de Gezi ayaklanması ile birlikte siyasetle yeniden bir şekilde ilişkilenmiş, yeni bir perspektifle siyasetle ilişkilenmek isteyen insanların aslında çoğu CHP’ye oy verdi ama bu Türkiye’de yeni diyebileceğimiz bu siyasi gündem ki aslında cumhurbaşkanlığı seçimine geldiğimizde ciddi bir bölünme yaşadı.

O bölünmeden bir bölümü HDP projesine inanabileceklerini ortaya koydular. Haliyle Demirtaş’ın aldığı oy oranı üç puan kadar yukarı çıktı ve yeni bir seçime girme süreci Kürt hareketi açısından çatışmalı bir süreç olmadı. Bu yüzden çatışmaların sürmesi demek HDP için ciddi bir handikap demek.  AKP de bunu bildiği için Kürt hareketi geri atsa bile, örneğin Cizre’de hendekler kapatıldı fakat hendeklerin kapatılmasının ardından devletin yaptığı hamlelere baktığımız zaman aslında çok şaşırtıcı siyasi hamleler yaptılar. Pazartesi ve Salı iki tane önemli gelişme yaşandı. Biri Mardin Kızıltepe Belediyesi eşbaşkanı gözaltına alındı. Batman Belediyesi eşbaşkanı ve bir takım meclis üyeleri gözaltına alındı. Bunun haricinde Cizre’de Ümit Kurt’un öldürüldüğü günün iki gün öncesinde hendekler kapatılmıştı, normal hayat işleyişine geri dönmeye başlamıştı ama bir bakıyorsunuz polisler meydana çıkmışlar ve olay çıkarmaya çalışıyorlar.

Şimdi bunu şöyle okumak lazım: AKP, Kürt hareketi geri adım atsa bile, Cizre’deki hendekleri kapatsa bile, yani öz savunmasından feragat etse bile ki yaşam haklarını korumak için kazdıkları hendeklerden bahsediyoruz; çünkü hendek kazılmayan yerlerde insanlar öldürülmüştü fakat Cizre’de böyle bir şey olmamıştı. Çok dağıtmadan söyleyeyim. AKP aslında Kürt hareketi geri adım atsa da bu çatışmayı kaşıyacak, körükleyecek bir takım hamlelerde bulunacak. Aslında temelde dediğim gibi AKP’nin hedefi sürdülebilir bir çatışma sağlayarak HDP’yi daha da marjinelleştirmek çünkü HDP’nin barajı geçmesi demek çok şey demek. Türkiye siyasi sisteminde suni bir denge var aslında ve HDP’nin barajı geçmesi bu seni dengenin bozulması demek. Nasıl bir suni dengeden bahsediyoruz. CHP’nin üç beş puan aşağıda veya yukarıda oy alması AKP ve Türkiye siyasi geleceği için çok bir şeyi değiştirecek gibi görünmüyor ki MHP için de öyle. Yani CHP ve MHP’nin, şu an parlamentoda bulunan siyasi partilerin alacakları oy oranları artık Türkiye’de hiç bir şeyi değiştirmeyecektir. Barajı aşan bir HDP yanlış hatırlamıyorsam şuan da 32-33 milletvekili var. Bu sayının ikiye katlandığını düşünün ki barajı aşması durumunda bunların çoğu AKP’nin halihazırda çok milletvekili çıkardığı Kürt illerinden alınacak vekiller. Yani bir şekilde eğer HDP barajı aşarsa bundan en fazla zarar görecek siyasi parti aslında AKP’nin ta kendisi. AKP’nin seçimden sonrası için bildiğimiz, açıkça söylediği iki tane planı var. Aslında bunlar iç içe geçmiş planlar. Anayasayı değiştirmek ve bunu yaparken başkanlık sistemini getirmek. Böyle bir niyet, böyle bir projeyi engelleyebilecek olan tek şey aslında HDP diyebiliriz. Diğer türlü HDP barajı geçemezse AKP daha fazla sandalyeye sahip olacak ve anayasayı değiştirmek konusunda muazzam bir meclis gücüne erişecek. 2015 senesinin en önemli konularından bir tanesi bu olacak. Bunun gerçekleşmesini engelleyebilecek veya gerçekleşecekse bile bunun demokratik bir şekilde, Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak şekilde olmasını sağlayacak güç HDP diyebiliriz.

Diğer taraftan şöyle bir şey de biliyoruz: Türkiye’deki demokratik kamuoyu, Gezi sonrasında örgütlenmesi çok mümkün olmayan demokratik kamuoyundan bahsediyorum, Türkiye’deki geniş siyasi damardan bahsediyorum. Bu yeni siyasi damar hala çok ciddi kurumsal siyasi bir form bulmuş değil. Bunu kazandırmak adına son süreçte BHH’den bahsedilebilir. Bu önemli bir siyasi girişim olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin demokratikleşmesi için, AKP’nin daha ileri atabileceği antidemokratik adımları engelleyebilmek için Kürt hareketi ile diğer siyasi aktörlerin birlikte hareket etmesi de mümkün. Kürt hareketi aslında özellikle Kobane ayaklanmasından sonra muazzam bir şekilde yalnız kaldı, yalnız bırakıldı. Bir nevi Türkiye’deki sol hareketin, sol perspektifin Ortadoğu’yu en başından itibaren yanlış okumasıyla çok alakalıydı ama şu an belki bir takım muhalefeti birlikte örme çabaları mümkün olabilirdi diyebiliriz. Örneğin güvenlik yasasına birlikte karşı çıkmak gibi. Çünkü bu yasa çıkarsa bu herkesi bağlayacak bir şey. Bütün Türkiye’deki eylem yapma hakkını tamamen ortadan kaldıran bir şey.

Toparlayacak olursak HDP, AKP’nin çatışmayı körükleme çabalarını durduramıyor ne yazık ki. Aslında Türkiye’nin demokratikleşmesini düşünen herhangi biri için bir parametre olmalı. HDP bunu durduramıyor. Geri adım atsa dahi AKP bu çatışmayı körükleyecek hamlelerde bulunuyor. Aslında bu açmazdan çıkmanın yolu Kürt hareketinin biraz kabuğunu kırması, bölgede olan biten şeylerden herkesin daha fazla haberi olması, insanların ölen insanlar konusunda daha fazla ilgi göstermesi, daha ciddi bir kamuoyu tepkisinin oluşturulması. Şu anda bu gerçekleştirilemediği için yani bir şekilde Türkiye’deki Kürt muhalefeti ile daha geniş anlamda demokratik kamuoyunun ortaya koyduğu tepkiler birleşmediğinden dolayı çok bölük pörçük bir muhalefet var ortada. Bence bu muhalefet birlikte hareket ederse %10 seçim barajını aşmak çok da zor değil çünkü bu da bence önemli bir kesit olarak ortaya konmalı: Biz bir hafta boyunca oturup seçim sonuçlarına baktık. Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını diğer seçim sonuçlarıyla birlikte çaprazlama yöntemiyle birlikte işledik ve Kürt hareketinin, HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte oylarını arttırması aslında Türkiye’nin batısındaki Alevilerin, emekçilerin, kadınların tercihini Demirtaş yönünde yapması ile mümkün oldu. Mesela Gezi’ye destek vermiş bir takım İstanbul’daki ilçelerde Demirtaş’ın muaazzam bir şekilde oyunu arttırdığını görüyoruz. Beşiktaş, Kadıköy, Taksim… HDP’nin genişlemesi, büyümesi Kürt bölgesinde belli bir aşamaya gelmiş durumda. Daha ileriye gitmesi çok kolay değil. Kobane sonrasında ortaya çıkan ulusal atmosferin AKP karşıtlığının Kürtler arasında daha fazla popülerleşmesi kuşkusuz HDP’nin oy oranını arttıracaktır ama barajı aşmak için yeterli olmayabilir; çünkü Kürt hareketi, HDP, Demirtaş cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu tutmak zorunda. Onu tutabilecek mi bu çok önemli bir mesele. Tutabilirse ve Kürt hareketi Türkiye’deki demokratik muhalefet ile birlikte seçimlere gidebilirse AKP’nin orta vadeli politikalarını engellemek mümkün olabilir ama diğer türlü çok kolay görünmüyor diye düşünüyorum.

Son olarak şunu merak ediyoruz. Uzun zamandır Kürt siyasetçiler de yeni bir nesilden bahsediyorlar. Biz de onları görüyoruz. Yeni bir Kürt nesli geliyor. Gençler çok öfkeliler ve müzakere sürecinin başarısız olması halinde ki biz bunu biraz Kobane ayaklanmalarında da gördük. Kürt siyasetçilerine karşı da bir öfke söz konusuydu. Daha Kürdistani bir çizgi öne çıkabilir mi? Bu manada böylesine bir tepkinin, gençlerden, aşağıdan Kürt coğrafyasında gelecek bir tepkinin seçimlerde HDP’yi zorlaması söz konusu olur mu?

Bu bahsettiğinizin önümüzdeki bir kaç sene en fazla konuşacağımız şey olduğunu düşünüyorum ama bunun yansımalarının çok kısa vadede, seçimlere kadar olmasından ziyade daha bir kaç yıla belki de on yıla yayılacak şekilde konuşulacak. Evet, gerçekten alttan gelen Kürt gençleri çok öfkeliler. Bir de diğer taraftan bu öfkeyi yaratan birkaç temel şey var. Bunlardan bir tanesi gerçekten de bu Türkiye siyasi sistemiyle bu radikal gençliğin çok fazla bağ kurma imkânı yok. Bu gençler Ortadoğu’ya baktıklarında Kürtler nerede olurlarsa olsunlar Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rojava’da Kürtlerin yaşam hakkına yönelik çok ciddi saldırılar var. Kürt gençliğinin içinde yetiştiği atmosfer bu. Bir taraftan da kolektif bir hafıza içerisinde yetişiyorlar. O kollektif hafıza da aslında doksanların hala hesaplaşılmamış hafızası. Bunları yeni ulusallaşma dalgası ile birlikte düşündüğümüzde PKK’nin, HDP’nin, yani Kürt hareketinin siyasi çizgisinden doğrudan kopacak bir siyasi dinamiğin ortaya çıkacağını düşünmüyorum ama Kürt hareketine tabandan daha fazla baskı yapılması olası.

Birçok entellektüel siyasi ortamda konuşulurken genelde Kürt hareketine milliyetçi diyerek bir etiket, bir yafta bulunur. Ben bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Kürt hareketi ulusal bir harekettir fakat milliyetçi bir hareket değil ve sürekli aslında tabandan gelen Kürt milliyetçiliğine yönelik baskıları da soğuruyor. Bunu soğurmasının aslında rasyonel bir sebebi de var. Kürt hareketi için önümüzdeki on yıl içerisinde bir kaç tane olasılık varsa bunlardan en gerçekçi ve en olası olanı aslında Türkiye siyasi rejimi içerisinde bir çözüm olasılığı. Kürt hareketi bunu hedefliyor ve milliyetçilik demek Kürt hareketinin de kontrolünün ötesine geçen bir dinamik demek. Özellikle gençler arasında böle bir şeyin olması, daha yukarıya çıkması, enerjik bir hal alması. Kürt hareketi bunu şu ana kadar hep kontrol etti. Aslında şu an da Cizre’deki bir genci düşünecek her hafta ya Şengal’den ya Kobane’den ya Irak’tan, Suriye’den farklı faklı yerlerden daha önceden ya bildiği, tanıdığı olan insanların cenazeleri geliyor. Daha bugün Cizre’de yaşamını yitiren gerillalardan bir tanesinin cenazesi kaldırıldı. Korkunç bir kalabalık vardı. Böyle bir atmosferde büyüyen ve böyle bir atmosfer içerisinde yaşayan insanların duygu hali her ne olabilirse aslında bu gençlerde böyle bir duygu haline sahip. Haklı olarak öfkeli. İçinde bulunduğu koşullara duyduğu bir öfkeden bahsediyoruz.

Kürt hareketinin şu ana kadar yaptığı soğurma şekli hep şu oldu: Daha fazla radikal bir mücadele istiyorsanız, daha radikal bir kopuş istiyorsanız buyrun Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde Kürtlerin yaşam hakkı tehdit altında. Gidin orada mücadele edin. Yani Kürt hareketi bu tabandan gelen baskıyı gençlere “Madem Kobane halkı ile dayanışmak istiyorsunuz, gidin orada Kobane halkı ile savaşın” diyerek soğurdu. Tabi bir yandan gidin mücadele edin derken diğer taraftan da biz de Türk Devleti ile masaya oturduk, bir takım şeyler burada düzelecek, barışa yönelik ciddi adımlar atılacak diyerek bu noktada da gençleri ikna etmeye çalışıyorlardı. Artık AKP’nin adım atmıyor olması bu gençlerdeki öfkeyi şüphesiz arttırıyor fakat ben bu öfkenin yansımalarının doğrudan legal siyaset üzerinden olduğunu çok fazla düşünmüyorum. Kuşkusuz bir baskı unsurudur ama daha çok doğrudan mücadele içerisinde yer alan Kürt gençlerinden ziyade aslında Kürt hareketinin çeperinde duran gençlerin arasında bu Kürdistani söylemin yaygınlaştığını görürsünüz. Yani Kürt hareketinin parçası değildir. Örneğin sosyal medyada bunun temsillerini çok fazla görürüz çünkü en temelde de bu sebeple yani doğrudan Kürt hareketi içerisinde bulunmaktan ziyade aslında Kürt hareketinin çeperinde, uzağında bulunuyor olmak milliyetçi söylemi geliştirmek için çok da elverişli bir koşul yaratıyor. Yani Kürt gençlerinin arasında mücadelenin içinde olanlar var, uzak durmayı tercih edenler var. Uzak duranlar daha fazla milliyetçi söylem kullanıyorlar. İçerisinde yer alanlar ise bazen yaşamını yitiriyorlar, yaralanıyorlar, Kürt hareketinin bir takım kurumlarında çalışıyorlar, sokak muhalefeti içerisinde yer alıyorlar, bazıları öğrenci oluyorlar ama en temelde Kürt hareketi milliyetçiliği hala soğurabiliyor çünkü çok yaşamsal acil ihtiyaçları var.

O yüzden ben bunun kısa vadeli etkilerden ziyade orta vadede etkili olacağını düşünüyorum. Bu gençler arasındaki milliyetçilik çok başa çıkılamayacak bir milliyetçilik değil. Asıl başa çıkalamayacak olan yaşça büyük bir takım Kürt orta sınıflar içerisinde, öyle bir kesim varsa Kürt burjuvazisi içinde, bu milliyetçiliğin yaygınlaşması Kürt hareketini açmaz bir noktaya doğru sürükleyebilir. Çünkü halihazırda onların Kürt hareketine daha fazla baskı yapma imkanları var. Kürt hareketi de sonuçta finansal olarak bir sürü şeye ihtiyaç duyuyor, halkın yapmış olduğu bağışlarla kendisini var ediyor.Yani Kürt hareketine gençlerin yapabileceği baskı onları aslında mücadelenin içine çeken bir şey iken,halihazırda mücadelenin içinde olmayanların yaptığı baskı daha fazla sonuç getirebiliyor. O yüzden Kürt milliyetçiliğinin orta sınıflar arasında yayılması ki zaten birçok ezilen halk için öyledir, Kürt zenginleri arasında yayılması aslında Kürt hareketi için daha açmaz bir nokta olabilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar